Çarşı İzni Sohbetleri

Jennifer Weiner - Küçük Depremler

O kadar ciddi kitaplar arasında açıkçası Jennifer Weiner adlı, yeşil gözlü yazarın “Küçük Depremler” (Litle Eartquakes) kitabı çok iyi geldi. Yüzlerce erkeğin arasında, dört kadının (Becky, Lia, Kelly, Ayinded) bütün özel yanlarını öğrenmemizi ve sevgili eşlerimizi birazcık da olsun anlamamızda bize yardımcı olacağı için Jennifer’a bu romanı yazdığı için teşekkür ediyoruz…

Ben bu tür kitapları çok fazla ciddi meseleleri kafasını takmayan genç kızların okuduğu kitaplar olarak tanımladığım için bu tür “popüler” diye nitelendirebileceğim kitaplara hiç niyetlenmemiştim. Ama bu ön yargımın bana bir hayli zararı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi ben bu pek vatanî ama az insanî görev sırasında, boşluğu doldurmak için, çok ciddi tarihi kitaplar okuyordum. Jennifer öyle güzel öyle iyi geldi ki… o küçük revir odasına mutlu bir “merhaba” ile içeri girdi… ayrıca yiyecek bir şeyler de getirmişti…. Ben masamda ise çizdiğim satırları, kendi yorumlarımla defterime kaydederken; Jennifer “biraz ara ver artık” dedi ve bana anlatmaya başladı. Becky’nin Mimi ile çekişmesi, Kelly’nin iş yoğunluğu, Ayinde’nin Oliveri’in hastalığını… bakir Steve’in ilginç alışkanlığını… ve saire…

Başarılı Öğrenciler ve  Diğer Gerizekalılar

Her ailenin çocuğunu kimi zaman gerizekalı pozisyonuna çoktuğu bilinir. Ben de kimi zaman kendimi çokça gerizekalı hissetmiştim. Ve de aptal, kararsız, ne idüğü belirsiz, yaramaz, tembel, başkalarınınçocuklarıgibiolamayan, hiç bir eksiği olmadığı halde bir çok eksik iş yapan ve saire…

Gazetelerde (çok kıskandığımdan mıdır nedir anlamadım) kahraman gibi ilan edilen başarılı öğrencilerin o şekilde teşhir edilmesine sinir oluyorum. Öyle bakıyorlar ki… evet kahraman sınav birincileri. “Çok başarısız, gerçek dışı, saçma sapan eğitim sistemimizin başarılı öğrencileri. Bu öğrenciler yıllarca sınava hazırlandılar. Test çözdüler. Dışarya çıkamadılar… çok sevdiği kızlara-erkeklerle zaman kaybı olur düşüncesiyle beraber olamadılar… bitmedi… son çıkan kitaplardan hiç birini bilmezler ve ayrıca gazete takip etmezler. Bunlar sadece test çözerler. Hem de çok güzel. Bahse bile girerim. Var mısınız?”

İyi bakalım… bak bunların içinden Yusuf Arman diye birisi var ki açıkça itiraf ediyor… Yusuf Arman. İşte o zeki çocuklardan. “Sosyal hayattan biraz uzak kaldım. Kitap okumaya bile vakit bulamıyorum. Herşeyi bırakıp sadece sınava hazırlandım…” hazin…

Nevada Üniversitesinde sevgili hocamız Yunus A. Çengel; Sanki lise eğitiminin tek bir gayesi var, o da öğrencileri ÖSS’ye hazırlamak. Yani en kısa zamanda en fazla soruyu en kestirme yollardan çözme becerisini kazanmak. Gerçekten de öğrencilerimiz testlere girip geçme konusunda gayet beceri sahibi. İyi de bu becerinin kime ne faydası var? Hangi işveren bir kişiye bu becerisinden dolayı iş verir, veya hangi lise mezunu bu becerisine dayanarak bir iş yeri açar? İlk ve lise öğretiminde öğrencilere gerçek dünyada kendilerini “yararlı” kılacak hangi beceriler veriliyor? Her lise mezunu üniversiteye girebiliyor olsaydı, bunu yine anlayışla karşılamak mümkündü. Ama her yıl üniversite sınavlarında 5 öğrenciden 4’ü yani yüzde 80’ı yerleştirilemedikleri için başarısız sayılıyor, ve bu ezici çoğunluk 18 yılını kaybetmiş olarak ve pazarlanabilir bir becerisi olmadan hayat mücadelesine terkediliyor. Tablo bu kadar vahim olduğu halde yıllardır neden bir şey yapılmıyor, anlamak zor. 

diyor… Makalenin tamamı için tıkla; AB SÜRECİNDE RASYONEL EĞİTİME GEÇİŞ

Basılı Gözyaşları Ya Uçarsa/ Ne’m Kalır Bu Dünyada Her Şey Ya Rüyaysa…

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?

(Lucretius)

 

6799700-lg

Bana sorarsanız Tanrı bizi beklemiyor. Zaten yüce bir varlığı zaman ve mekandan soyutladığınız zaman, Tanrı benim ne yapacağımı biliyor, görüyor. Ve bunu bizimle paylaşmıyor. Olsun. Kabul ama madem herşeyin sonu belliyse, ya da değilse de sadece bunu Tanrı biliyor  olsa bile, yarının bir anlamı yok öyle değil mi? Ki neticede Tanrı herkesin sonunu bilmesinden öte, bir kişinin yüzlerce sonunu dahi bilebiliyor. Ve bizlerde burada, zaman kavramına hapsolmuş bir şekilde, hayatımızı bir şekilde idame ettirmek zorunda bırakıyor…

Alman bir filozof “Eğer ölümden sonra hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu” diye ifade ederken, ben dün (bunun “dün” olmasının bir önemi yok, daha genel bir geçmişi ifade ediyorum) gerçekten yok olmayı ve bu ve (varsa) öteki hayatları yaşamanın çok fazla bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bana bunu, “çok korkunç” bir şey gibi olarak söyleselerde, ben Cennet ve Cehennem’den öte, yok olmayı isterdim. Zaten ben yok olduktan sonra  bu “alçaklığın” farkında bile olmayacağım. Hiç bir şey olmayacaktı. Hiç bir şeyin olmadığının  bile farkında olmayacağım. Herşey çok güzel olacaktı…. hayat devam edecekti ama benim varlığım sona ermişti. Nitekim bende şu an aklımızda olmayan-olmayacak bir çok “yok” gibi olacaktım ve hiç kimse bu yokluğun farkında olmayacaktı.

Ki ben kaç kişi var olduğunun farkında ki zaten… çoğumuz bir şekilde kendimize göre inançlar icat etmişiz ve onları inanıp hayatımızı şekillendirmişiz… Herkesin bir senaryosu bir oyunu var. Herkesin bir rolü ve diyalogları var. Kimi Tanrı’yı yaratıyor, kimi inkar ediyor, kimi inanıyor. Kimi sadece ilahi kaynaklardaki kitaplarda yazanları hayatlarına tatbik ederken… kimileri kendi salt akıllarından kendilerine “dünyanın kurtuluşunu sağlayacağını” iddia ettikleri ideolojik fikirler çıkartıyorlar ve insanları bir müddet uğraştıyorlar… kimileri ise tüm bunlardan uzakta,  işinden dönüyor, karnı da aç…

Kendime haksızlık yaptığımı sanıyorum kimi zaman… bu doğru. Çocukları yeterince dinledik zaten. Bu saatten sonra hadi biraz da biz bi iki kelâm edelim. Sonrasını çok fazla düşünmeyelim. Hele dostlar nasıl da söylemeli; birbirlerine tüm gerçekleri. Bundan çekinmemeli. Sonra aptallara da fazla hoşgörülü olmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü gösterdiğiniz hoşgörü aptalın aptallığını  farkına varmasında engel oluyor.

Yok olmayı arzulayan bir insan, çevresindeki  hangi olaya kayıtsız kalabilir ki? Ölümler, savaşlar ve saire… aslında o kadar korkunç değil. Kendi adıma. Kendi algıma göre değerlendirdiğimde durum çok fazla değişmiyor. Neden böyle oldu sanıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Düşünmekten, şüphe etmekten… korkmayın ve denemeyin. Önemli değil! Nasıl olsa Tanrı’nınj rahmeti gazabından gani, nasıl olsa affeder… iş Kadir gecesi’nde bir dua’ya bakar. .. Böylesine düşünmek kamu personeli olmak için girmen gereken sınavlarına çalışmanı çok fazla etkilemiyor.  Zaten kimi zaman işin içinden çıkamadığında arkadaşlarla sohbet ediyorsun. Yani çok fazla endişe edilecek bir durum yok. Bizim, yani ”genç kadın” ile niyetimiz ciddi… yani içinde bulunduğum(uz) hayat içerisinde farkındalık. Genç kadın biraz daha hevesli… ben doyduğum zaman kalkacağım bu merak sofrasından… yok olmak fikri ise ne kadar aklımda olsa da mümkün değil…

Geç kaldım… gitmeliyim…

Birşeylerebiranlamverebilmeninzorluğunuçekengiller

OĞUZ ATAY’A

Ben hiç düşünmedim. Aslında bu saatten sonra da hiç düşünmüyorum. Belki de kaybetmenin faturasının son ödeme tarihi gelmedi. Son güne kadar ödeme yapmazdık biz. Alışkanlık. Maaştan arta kalan bir miktar paranın, döşeğin altında durması, belki de biraz mutlu ediyordu annemi bilmiyorum ama ben nerede saklıyorum o bedelleri ve o acıları bilmiyorum. Annem gibi olamadım…

Aslında ben… (yani sen) bundan sonra çok fazla düşünmemiz gerektiğini gördüm ve  kaybetmekten iflağı tükenmiş dostlarla (yani hep birlikte) gülmek… samimiyetsiz samimiyet… Sözde sevda. Zorla…

Aslında bir yazar olarak eleştirilmek… şunu okuma, bunu okuma ve hatta hiç okuma, boş ver (kabaca: s.ktir et) bizim gibi ol. Neden Olric? Neden bunu istiyorlar? Olric ben; süreklikafasıkarışıkolupdakararsızolangillerden-mişim… onlara (yani bizlere) göre herşey eskisi gibi devam etmeli(y)miş… “Canım bu kadar farklı şeylerle karşımıza çıktığında duruma hakim olamıyoruz… bak seviyoruz da seni… yapma böyle… okuma-yazma-düşünme…” Neden Olric? Bunlar tümden reddediyorlar herşeyi… Bir şey diyorum “inşallah”  falan diyorlar. Bilmiyorum. “Dua et” diyorlar. Peki ama ya benim dua-mın aksini başka bir adam daha samimiyetle ederse?

Geçenlerde içeride otrmuş kitap okuyordum. Şöyle-böyle ikibinyüzelliiki sayfalık bir kitap. Sosyolojik tahliller var. Sonra baktım dışarıda bir kargaşa çıktı, sonra seslerin benim küçük evime doğru geldiğini gördüm. Kapı zorlandı sonra… daha ne olur demeye kalkmadan içeriye bir çok insan girdi. Ellerinde sopalar ve saire… başladılar teker teker konuşmaya:

GENÇBİRKADIN: “sen neden bu kızı üzdün” (ondokuz yaşında bir genç içeriye ellinde siyah bir elbiseyle içeri girer. Sonra ağlamaya başla ve sonra çıkar gider.

FATİHSULTANMEHMETHANOLDUĞUNUİDDİAEDENBİRİ: “bre bizi Fransız kaynaklardan okumayasın” (kılıcını çeker, kılıcın beyazlığı gözleri kamaştırır.)

YANYANADİZİLMİŞYAKINBİRKAÇDOST: (hep birlikte) “karşımıza adam gibi bir aşkla çık” (uğultular yükselir.)

ÇEVİRMESAKALLIBİRMÜSLÜMAN: “yanlış anladın sen bizi, yanacaksın”

GENARELTWAIN: “asker (emretme komutanım) peki, o zaman ben çıkayım, dışarıda bilmem kaçıncı dünya savaşı var” (General seferbelik ilan eder, herkes gider)

 

İnanmayanlar Beklediler Dostum

Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez.

-Cemil Meriç-

 

Bir arkadaşım… hatta çok sevdiğim bir dostum, eğer siyasi düşüncelerimde bir değişiklik yapmazsam yani kendisinin inandığı “doğru” düşüncelere yönelik bir değişik yapmazsam, beni evine kalmak üzerine kabul etmeyeceğini söyledi. O kadar şaşırmıştım ki, ona “şaka yapmayı bırak” demiştim ki aslında bu husuta o çok ciddiydi. Hayatımda bir çok defa kırılmıştım ama bu kırılma, benimle onun arasında bir kırılma noktasıydı…

Bu Türk Milliyetçisi arkadaşım benim bir çok yazarı okumama bir anlam veremiyormuş (Ahmet Altan gibi…) Bende tüm bu olup bitenlere aslında bir anlam veremiyordum. Aslında o sevgili dostum benim aslında neye inandığımı ve hangi siyasi düşünceyle hareket ettiğimi bilmiyordu.  {Bak cümleler de birbirine girdi tam olarak istediğimi ifade etmek de ne kadar da zorlanıyorum.} Ne ise… işte bir kokoreççi dükkanında önünde “eğer sen böyle şeylere inanmaya, okumaya ve dinlemeye devam edersen ( ben zorunluluk bittiğinde Kültür Başkenti’ne taşınmayı düşünüyordum ve o arkadaşın evinde kalmayı da aklımdan geçiriyordum) ben seni evime kabul edemem.” Canım bende bu kadar aşağılanmayı kabul edemem. Düşünsene, insanların gözünde küçük bir çocuk gibi görünmek… belli, seni seven çocuk “cahilce” bir laf etmiş. Bu “cahilce” kelimesi senin kelimelerin kadar kırıcı değil dostum, hesap ettim… Bak yazı da karıştı. Ama kafam bu kadar karışık değil… Bak dostum baştan anlatayım sana… Müslüman adamsın Kutsal kitabın “Bakara” yani inek suresi okumuşsundur… İblis, “ben Adem’den üstünüm Tanr’ım… ben ona secde etmem… edemem…” derken orada şoven milliyetçiliğin ilk adımlarını atmıştı… siz de sanırım onu devam ettiriyorsunuz… okuyucuların da eminim ki kafası karışmıştır… Olay şu aslında ben, -sen bir dakka susar mısın ben anlayatayım ilk önce… ne diyordum… ben bir aşırı milliyetçiliğe karşı olduğumu ve bu hoşgörülü düşüncemin temelini;  Allah katındaki tek din olan ”İslam” dan aldığımı, buna rağmen (aslında rağmen değil ama ne ise) dinler ve medeniyerler arasında çatışma değil hoşgörüye ve milli unsurların her zaman arka planda olduğunu… ön planda olduğu vakit durumun ne kadar anlamsız olduğunu, ve benim ülkemde açıkça ve samimiyetle sözler söyleyen yazarları okuduğumu belirtmiştim ona dostluğumuzun samimi ve anlayışlı günlerinde… şimdi öyle kuzum okur yanlış anlamayasın… sonra ama bunun çok doğru olmadığını söyledi dostum neye ve kime dayanarak bilemedim. Olsun ama ben yazardım… Özellikle demokratik ve liberal idim. İkinci Cumhuriyet falan derdim. Tek Tanrı’lı tüm  dinlere karşı eşit mesafede olduğumu ve görünenden çok, görünmeyene inanırdım. Bunu anlamanın çok zor olduğunu söylüyorlardı genç kızlar   (ki hiç biri henüz sevgilim olma talihsizliğini gösteremediler) ve benim anlamlı, ironik sözlerimden hiç bir halt anlamıyorlardı. Onlarca cümlenin ardından sadece “anlamadım”  diyorlardı… dostum da beni dışarıdaki bankta yatmaya zorluyordu bir de… Vay canım İstanbul’um, Kültür Başkenti’m. Beni ret ettiler, içinde barındırdığın bir kaç düşünce nedeliyle… Bir banka ihtiyacım var. Değil mi ne kadar komik Olric? Oğuz Atay‘a teşekkürler. Üstad bak bende tutunamadım. Sonunda intihar  eder miyim? Hikmet gibi… Selim gibi…

Yok dostum sana demiyorum… senle alakası yok…  ben o “milli” tartışmayı unuttum bile. Son zamanlarda önemsiz şeyleri de çok çabuk unutuyorum… Kalacak başka bir yer buldum zaten. Teşekkür ederim.

Yolu Bilmek ve Yolda İlerlemek Farklıdır

Dünyada çok acı var. Bunu kısa bir çarşı izninde farkettim.  Bunları teker teker izah etmeye zamanım yok. Gideceğim. Burada geç kalmanın bedeli biraz baş ağırtıcı. Geçelim tüm bunları. İsrail’in saldırıları ile söylemek istediğim bir kaç şey de yok değil. Aşağılık herif seni! Bunu nasıl yapabildin? Ya Musa yaşasaydı… çok kızardı size. Ve Kabbala bunu mu diyor size? Sizi anlamıyorum. Anlamadım. Anlamıyorum diyorum sizi… Neden?

Sonra insan aşkı arar. Bir genç kadın vardır satırların arasında. Tüm bu olup-bitenleri sorar-sorgular.  Genç adama kahve getirir. Genç adam teşekkür eder. Genç adamın özlemlerini sorar. Aslında hiç sorma der genç adam. Genç kadın karşısındadır. Genç adam aşkı sorar. Genç kadın susar. Bu kadar da olmaz ki… oysa ne güzel piyano çalardın. Hatta keman. Güzel besteleri olan biriydi. Yiyecek bir şeylerde yoktu. Hatta çok korkuyordu. Sonra genç kadının bir arkadaşı vardı. Sade mimarisiyle dikkat çeken çalışma odama usulca gelir. Henüz yeni dinmiş gözyaşları. Genç kadın ve adam ona bakar. O kapının önünde, başı önünde sesizce bekler. Genç kadın ellinden tutar. Ona bir kahve ikram eder. Genç kadının henüz yeni ağlamış arkadaşı kahveyi içerken üzerine az bir şey kahve döker. Çünkü elleri titriyordur genç kadının arkadaşının…

Peki bu neyin savaşı. Benden ne istiyorsunuz? Sonra benden ne alabilirsiniz? Toprak. Komik olmayın her yerde var o dediğiniz şeyden. Ama  burası size vaadedilen toprakları mı? Kim vaadetti. Tanrı mı? Soralım mı Tanrı’ya? Var mısınız?

Herşeyi sadece bir sayfaya sığdıramıyorum. Genç kadın da bunu çok iyi biliyor. (Bu arada arkadşı gitmiştir çoktan.) “Neyi varmış?” Genç kadın adamın yüzüne dikkatlice bakar. Sanki sorunun cevabı onun yeşil gözlerinde saklı. “Sevgilisi” dedi usulca… “herşeyini bağışladığı sevgilisi onu terketmiş” dedi gözlerini genç adamdan ayırmayarak. Genç adam tebessüm etti. “Terkedebilir” dedi, “ilişkide böyle bir ihtimal her zaman vardır.”

Genç kadın televizyonu açtı. Ekranlarda İsrail’in saldırılarıyla ilgili haberler vardı.

Onlar ve Onlar

…ve onların bir derdi vardı. Kendilerinin çok ağır olduklarını sanırlardı. Kendilerine, kendi kendilerine acılardı. Kocaman şehirde, tek başlarına bu dert yüküyle bir yaşam mücadelesi vermeye çalışırlar ve kendilerinin anlam derinliğinde karşısındakinin kaybolduğunu sanırlardı… gülücüklerle ve kalabalık caddelerde yaptıkları serbest hareketlerle dertlerini gizlemeye çalışırlar ve çok derin insanların bu dertlerini anlamalarını beklerler ve yanılırlardı.

Hayattaki derin kavramların adını koyamamış küçük kız çocuklarından bahsediyorum sizlere. Onlarla çok fazla ortak noktam yok ama bir an kendimi kaptırıp, onlarla onlar olabiliyorum. Bu yüzden bazan kendime çok kızıyorum. Ve güllerin solmasına izin veriyorum.

O güller, gülücükler; hepimizin -belki de- zaman zaman kapıldığı, “postmodern depresif” ataklarda kendilerini ifade etmenin güçlüğünü yaşıyorlar sevgili okur. Dün gece, hiç alışık olmadığım bir halde, anlatmaya çalışacaktım. Ama anlamak istemediler. Bunu kaldıramayacağımı söylediler… onlar yerinde saymanın kararını vermişlerdi… güçlü değillerdi. İstanbul size göre değildi… üzülmek elde değildi…

…ve insanların varolduğunu anımsatan insanların gösterdiği-göstermediği-göstermekzorundaolduğu-göstermekzorundaolmadığı sevgileri vardı…

Ve onlar hakkında yazmak bizlere kelam etmek düşmezdi… kutsal kitapta zaten onlar yazılıydı…

 

Gitmeden Hemen Önce

Ne demişti en son? Sevmek için feda etmeli, göze almalı insan. Doğru söylüyor olsa gerek. Doğru söylüyordu. Ama feda etmek zordu… bazı şeyler vardı. Özellikle beklemek. Özellikle beklemek zordu. Bekleyen bilirdi. Beklemek acı verirdi. Tadını kaçırır, rahatını bozardı. Islak kaldırımlarda yürüyüşlerin tadı çıkmazdı. Beklettiği için özür dilerdi beklenen. Çok gecikebilirdi. Hatta hiç gelmeyebilir de. Çünkü her an “süpriiiiz” diyerek karşısına ölüm çıkabilirdi. Ölüm Allah’ın en kararlı emriydi. Olsun. Öldükten sonra bir başka severim seni. Teşekkür ederim. Bekletmek istemem. Bekle. Bak burada bekleyeceğim. Tam burada… (ince uzun şehadet parmağıyla genç adamın göğsüne bastırır.) Adam uzun ince parmağa bakar. Usulca suretine bakar genç kızın. (Genç kız içindeki ıstırabı gizlemek adına gülümser.) Vedalaşmaya lüzum yok. Bir sarılsaydım. Sarılabilirsiniz kuzum… (İkisi de mutludur.)

Özür dilerim ama benim çok fazla vaktim yok. Hani ayrılık  taşıtı geldi ya, gitmeden bir isteğiniz olup olmadığını soracaktım? Ben gidiyorum. Bilmem saatte kaç kilometre hızla bu ayrılık taşıtı beni sensizliğe götürecek. Bu nedir? (Genç kız sevgi dolu yolluğu uzatır.) Tıpkı eski filmlerdeki gibi. Bu nostalji çok ıstıraplı ama. Giderken yolda severim.

(Ayrılık filmlerdeki sahneler gibi olmuyor artık ayrılıklar… -artık insanları yeni ayrılık sahnelerine alıştırmanın zamanı gelmişti-  sessiz bir otobüs geri geri kalkıyor terminalden. Genç adam büyük pencereden bakıyor. Genç kız gülümsüyor. Yüzündeki ıstırap  çok belli oluyor lakin. Genç adam için zor olacağı belli. Genç kızın yüreğini sızladığını gördü yanındaki yakın arkadaşı. Bir şey diyemedi, bir-iki basit sözün dışında. Genç adam koltuğundan yanındaki yaşlı adamı rahatsız ederek, bakış açısından kaybolana dek büyük pencereden dışarıya baktı. Gözden kaybolmuştu genç kız.  “Hasret” dedi genç adam. “Hoş geldin” Hasret tebessüm etti. Ona içinde özlem dolu, bir iki satır getirdi. İlerde yazar diye. Genç adam eline kalemi aldı.)

giderken… bir umutla… bir hasretle… acı gözbebeklerimde… karanlık bir yolculuk olacak… dışarıya baktığımda bir şeyler göremeyeceğim… büyük karanlık pencereden üzgün yansımamı göreceğim… hemen yanı başımda hayalini… yalnız değilim… yaşlı adamla ortamızda küçük bir kız misali  oturuyor hasret… yaşlı amcaya en çok neyi özlediğini soruyor… beraber fotoğraf albümüne bakıyorlar… sürekli “bu kim” diye soruyor… karışmıyorum onlara… iyi anlaşıyorlar… adam sabırla anlatıyor…

 

Düşüncelerinize Dikkat Edin; Duygularınıza Dönüşür…

Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir? - Cemil Meriç

 

Saatlerdir bir şeyler yazmayı bekliyordum. Bu arada müzik dinliyordum. Aslında kısmî izinlerden hiç hoşlanmıyorum. Kapalı alanlarda geçiriyorum çoğunu. O özgürce dolaşan insanları görmekten çok hoşlandığımı söyleyemem. Çıldırtan bir bekleyiş bu… bir sabrediş. Bir süre bir şeyi yapmaya mahkum edildiğinde insan çok iyi anlıyor. Bir de masallar olmasa… ve tarihî şahsiyetlerin yanılmadığı yanılgısı. Her şey yeterince sıkıcı. Herşey yavan…

Bunları ne zaman yazmıştı hatırlamıyordu. Saatler önce uzun bir yolculuktan gelmişti. Yolculuk boyunca gözünü kırpmamış, çoğunu müzik dinleyerek, kitap okuyarak ve yanındaki hacı amcanın namaz kılmasını izleyerek geçirmişti. Gündüz yolculuklarını pek bilmediği için sürekli dışarıya izlemiş, bakış açısından çabucak kayan; dağları-taşları, artık yürümekte zorluk çeken yaşlıları, İstanbul’daki kalabalığın bir kısmının alıp  yerleştirilmesi gerektiğine  inandığı bozkırları,  araları kaç metre olduğunu merak ettiği telefon direklerini, üç-dört metrekarelik ve içinde su olan ve insanların bu suya bir şeyler serpiştirdikleri dikdörtgen tarlaları, yol kenarlarında aptal bir şoförün kazasına sebiyet verecek olan siyah taşları izledi… düşündü… ara ara tebessüm etti. “Ne oluyorum” dedi…

İçinde bir his onun elîm bir trafik kazası geçireceğini söylüyordu ve yolculuğun sağ-salim nihayetinde, içindeki sesin tekrar yanıldığını gördü. İçindeki sese bir daha kulak vermemesi gerektiğini söylüyordu içindeki  ses. Bu paradoksa gülümsedi. Bu seferki anlamlı bir gülümsemeydi. Bir şey demedi.

Çok düşündü. Sürekli. Neyi-niçin düşündü, onu da düşündü. Düşüncesizliğini -bir zamanlar-  onu da düşündü. Düşündürücü düşüncelerde hep düşündü. Zehir oldu yolculuk. Yanındaki adamın ona aldırış etmediğini düşündü. Onu iyi bir insan olduğunu en az sekiz torunu olduğunu, hac ibadetinden yeni geldiğini, ölüme yaklaştığını ama mutlu olduğunu düşündü. Yolculuk sonunda ne yapacağını ve aslında dünyanın da nihayete her an eriverebilen bir yolculuk olduğunu düşündü.

Bu yolculuk diğerlerinden farklıydı. Yağmurluydu. Yol kaygandı. Diğer yolcular olmasaydı o yolda o kaca arabanın kaymasını ve elim bir şekilde can vermeyi isteyecekti. İstemedi. Bunu hissetti. Şimdiden ölecek olan yolculara üzüldü. Çok derinden. Sonra  bir iki tehlike atlatıldı. O hissettiği şeye yaklaşıldığını sandı. Yanıldı. Durdu. Düşündü. Şair ölümün güzel olduğunu, eğer öyle olmasaydı peygamberin ölmeyeceğini söylemişti bir zamanlar… o zaman ölmenin bir sakıncası yoktu. Ama bir peygamber gibi ölmek vardı, bir de onun gibi… bir de paygamber gibi yaşamak vardı, bir de…

Düşünce yoğunluğu eski sevgilisinin şehrinin sınırından içeriye girdiğinde her nasılsa artmıştı ve bu düşünceleri abarttığını düşündü artık. Hem kitabını okumalıydı. Sevgi, Hikmet ile evlenmişti. Ve Hikmet o ironik ve şakacı yanıyla o öksüz-yetim ve küçükken sürekli üşüyen kızdan nasıl bahsedecekti.

Bunları düşünüyordu. Bir de O’nu… “O” kimdi…. bu hikayede “O” herhangi biriydi… Öyle ki herşey olabilirdi… bir insan… belki de bir  bitki… ya da bir eşya… Ama o herhalükarda bir “O” düşünmeliydi.

Çok düşündürücüydü…

Yazmak Üzerine -Çelişki-

Okuyacak ne çok şey var. Yazacak ve yaşayacak. İnsanları özlediğimi söyleyemem. Her yanım insan. Ben bile. Boynumdaki kireçlenmenin ağrısına dayanmak güç. Unutur gibi oluyorum, ama gerçekten unutamıyorum bu ağrıyı. Tıpkı yıllardır unutamadığım kalp ağrısı gibi.

Kızmayalım, darılmayalım. Biz Yazar garip ve ilginç şeyler yazmazsak, nasıl yazar olabiliriz? Bu mümkün mü; Değil… o yüzden biraz farklı, biraz sıradışı olmalıyız ki işin bir espiri olsun. Hem postmodern kültürün yansıması da böyle.

Aslında bakmayın bizde farklı şeyler yaşamıyoruz. Tüm insanların yaşadıklarını yaşıyor. Aynı toprağa ayak basıp, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Yazarla sadece yaşadıklarını derinden hissediyorlar ve tüm bunları hangi amaca hizmet ettiklerini bilmeksizin/bilmek istemeksizin kaydediyorlar.

Sonra insanlar bunları okur. Yazarlar doğal olarak tüm yazılanların (yaşanılanların) kolay okunması için edebiyatı icat etmişlerdir. Bir iki farklı kelime, bir iki devrik cümle. Sonra okur bunları okur…. sonra kendilerini unuturlar ve bizlere kafa yorarlar. Bilmezler ki, aynı şeyi yaşadıklarımızı.

Örneğin yazılan bir pornografik-erotik hikayede sonra gerçekten o kızla sevişip sevişlmediğini sorarlar. “Hayır” dersin… hatta evlilik öncesi cinsel münasebete karşısındır. Sadece bir hikayeyi; hikaye kahramanının gözünden anlatmışındır.

Gerçek okurlar daha iyi anlar sizi. Ama gerçek okurlar, hep gerçek yazarları okurlar…

Öyle değil mi?

Her Aptal Onu Beğenen Başka Bir Aptal Bulur

“Kadınlar sevişebilmek için nedene ihtiyaç duyarlar. Erkekler sadece bir yere.”

 

Onu nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum. Bilirsiniz aslında aptalları kandırmak daha zor olur aslında. Hele bir de genç bir kız ise. Fikrimce böyle. Şimdi ise beyaz ve ortapedik bir yatağın üzerinde külotunu çıkarmakla meşgul olan kızı izliyorum. Acele etmiyor. Ben biraz aceleci. Gülümsüyor. “Kimseye söylemek yok ama” diyor. Bu “ama”yı söylerken ağlayacak olan bir çocuğa dönüşüyor ve sinirimi bozuyor. Ama buna rağmen yüzümden tebessüm eksik olmuyor.

Önceleri de bir kaç kez seviştiği ve yine bu aptal hali takındığı belli. Aptallar zevk alır mı? Ben alıyorum. Bu aptalı düşünmek istemiyorum. Neyse! Göğüslerinin güzel olduğunu söylüyorum. Gülüyor. Zevk aldığı sırada gözlerini kapattığında daha da güzel geliyor. En azından suretindeki aptalca ifade bir anlığına kayboluyor. Bu inlemeler sevişmeye ayrı bir lezzet katıyor. Ama neticede bir aptallık var ortada. Bu yoğun aptallık fikri ile sevişmek istemezdim. Ve aptallık bu genç kıza yakışmıyor. Belki de değildir. Nereden çıktı bu aptallık fikri. Oysa bu güzelliğe bir “giz” -ki “giz” her daim işe yarar- çok yakışırdı oysa. Ve bir anlam ve bir de aşk…

Doğru! Sevmeden sevişilmez. Sadece bir ayda tanıdğım ve E.’deki tuttuğum yeni evi gösterirken çağırdığım ve üniversitenin İngilizce bölümünde okuyan bir kız…. Evde bir iki eşya ve yatak odamda ise beyaz bir yatak. Ev boş sayılabilir. İnlemelerin yankısı evin boşluğunu hatırlatıyor.

Ama bu evi bir tuhaflık kaplıyor. Allahtan eşyalar yok. Yoksa bu kasvet boğardı bizi. Peki bu kız neden aptal? Belki de değil. Yoksa aptal olan ben miyim? Her şeyi geçtim bu hikayeni anafikri, teması, temas ettiği konu ne? Okuyucu sormaz mı “arkadaş sen ne diyorsun” diye? Haliyle… belki de şuna temas ediyordur. Acımasızlık… aptallık…

Çok terliyor. Bende terliyorum ama onun kadar değil. İşim çabuk bitiyor. (Bu satırı yazarken ona bakarak gülüyorum.) Sanki biraz pişmanlık var gibi. O kadar da olur. Yeni seviştin. Her sevişmenin ertesindeki aynı hissedilenler. Dur bir dakika, bu aptalın yüzünde anlamlı bir ifade görüyor gibiyim. Sigara yakmak için kalkmaya yelteniyor. Açık perdelerden çıplak vücudunun teşhir edilmesinden endişe duyarak kendisine bir çakmak atıyorum. Sigarasını yakarken “kimseye söylemek yok” diyor tekrardan. Bu defa “ama”sı yok. Daha kararlı… bu sefer aynı kararlılıkla “tamam” diyorum. Sevişmek bu kıza iyi geliyor sanırım. Bunu kendisiyle paylaşıyorum. Gülüyor. Bir içki istedi. Gülümseyerek olmadığını söyledim.

Tuhaf bir şeyler seziyordum. Yataktan kalktı. İşin ilginçliğinden çırılçıplak odada yürümesine aldırış etmedim. Evin içinde dolaşmaya başladı. Boş bir evde aptal ve çıplak bir kız dolaşıyordu. Bunu resmetmek isterdim. Ama artık aptal gibi bakmıyordu. Ne olmuştu bu kıza. Ses soluk kesildi. Nereye gitmişti bu kız. Ondan önce yaktığım sigramı söndürdüm. Kalktım… banyodan sesin geldiğini duyfum. Hızlıca banyoya yöneldim. Suyun altında (ki su soğuktu) derin derin nefes alarak bacak arasını yıkarken gördüm. Tüm günahları, pislikleri, olup bitenleri ve sanki tüm geçmişini o bacak arasını yıkayınca geçeceğini sanıyordu belki de… Kafasını kaldırdı… Bana baktı. Durumunu meşrulaştırmak için sanırım aptalca güldü. Bende tüm olanları onun aptallığına verecektim. En başından beri bunu yapıyordu demek ki… Bu duruma aslında onun aptal olmadığına sevdimdim.

Ben de ona zaferle gülümsedim. Aptalca “içime boşalmadığından emin misin” diye sordu. Bu cümeleye “evet” cevabı vermneden önce, onun sevişme eylemine gerçekten aşina olmadığı kanısındaydım…

Benim turuncu yüz havlumla kurulandı. Hava sıcaktı, üşütmezdi. O yüzden saçlarını kurutmadı. O kumral saçları balkonda çay içerken kurudu. Saçları kurudu, çaylar bitti. Gitmesini gerektiğini söyledi. Gitti. Gitmeden önce alnından öptüm. Bu sefer çok anlamlı gülümsedi.