Tanrı Çocukları Dinlerden Korusun

İngiltere’de, Cambridge yakınlarında bir köyde oturuyordum. Akşam vakti kapı çaldı. Bir kadın, yanında 8-9 yaşlarında kız. Kim bunlar, ne arıyorlar diye düşünmeme gerek kalmadan, kadının dürttüğü küçük kızın konuşmasıyla mesele anlaşıldı.

İngiltere’de, Cambridge yakınlarında bir köyde oturuyordum. Akşam vakti kapı çaldı. Bir kadın, yanında 8-9 yaşlarında kız. Kim bunlar, ne arıyorlar diye düşünmeme gerek kalmadan, kadının dürttüğü küçük kızın konuşmasıyla mesele anlaşıldı. Yehova Şahitleri beni müritleri arasına katmaya çalışıyordu.

Çocukların çalıştırılmalarını engelleyen kanunlar var. Dine alet edilmelerini önleyen kanun olup olmadığını araştırdım. Varmış.
Varmış ama bu durumda yapılabilecek bir şey yokmuş. Kanun çocukları pagan dinlerden koruyor. Anne babaları, alışılagelmiş dinler dışında inanç aşılamak isterse, devlet çocuklara el koyuyor. Yahudiysen sorun yok, mesela. Yüzyıllarca Türklerde yaygın olan şamanizme inanıyorsan yandın. Çocuklarını devlete kaptırdın. Islah evlerinde psikologlara, sosyal hizmet uzmanlarına ya da  evlat edinilmeye mahkum ettin.
İşte yüzyılımızın çifte standartlı seküler devlet anlayışına bir örnek daha. Devlet nezdinde falanca dinler mübah falancaları günah.

Mübah olanlara çocuklarımız kul köle.
İster misyonerlik faaliyetinde kullan, ister çocuk adını  yeni öğrenmeye başlamışken kerrat cetveli gibi kutsal kitaplarını bellet. Tarih değişiyor.
Üç büyük Ortadoğu dini, oğlunun boğazını kesmeye yeltenen İbrahım’i peygamber olarak kabul ediyorsa da, çocuklarımızı tanrıya kurban etmiyoruz.  Dövülmelerine,  hakkımızdan da öte, terbiyeleri için gerekli diye bakardık. Vazgeçemeyenler olsa da, günümüzde dayak cürüm. Çocuk çalıştırmak yasak. Binlerce yıllık  adetlerimizi engelleyen yasalar çıkartabileceğimiz, yakın zamana kadar aklımızın ucundan geçmezdi. Evrensel Çocuk Hakları Beyannnamesi, adalet söz konusu olduğunda, katı geleneklerimizi tepetaklak edebileceğimizin kanıtı.

Din kültürünün aktarılmasıyla inancın belletilmesi farklı şeyler. İleride sormazlar mı, hangi hakla çocuklarımıza tanrın bu, bu da dinin dediğimize?
Akılları ermez diye çocuklarımıza oy kullandırtmıyoruz. Otomobil kullanmalarına izin vermiyoruz. Sigaradan, içkiden koruyoruz.
Eskiden sınırlama yokken ve günümüzde erken olgunlaşmalarına rağmen, reşit olana
kadar evlenmelerini yasaklıyoruz. Din gibi ciddi, çok boyutlu bir kuruma gelince, sırf anne babalar o dinden diye, çocuklarını şartlamalarını doğal karşılıyor, teşvik ediyor, tersini kınıyor, ayıplıyoruz. Dinlerini çocuklarına belletmekte kullandıkları her tür disiplin ve yöntemi kabulleniyoruz.

Çocuklara, reşit olunca, isterlerse, dinlerini seçmelerine olanak sağlamaktan kaçınıyoruz. Seçim, dinlerin müritlerini bilinçli, bilgili kılmaz mı? Dinleri adına daha iyi örnek, daha iyi rol modeli olmazlar mı? Hurafelerden korunmazlar mı? Doğuştan itibaren takım tutarcasına şartlandırılan dini aitlikler düşmanlıkları, savaşları, tarih boyunca körüklemedi mi? Çocuklara dinlerini seçme özgürlüğü tanımamamız, onların dinlerimizi benimsemeyeceği korkusundan mı?

Bundan 50, 100, 500 yıl sonrasından günümüze bakılınca belki de çocuklarımızı tarihimizin son köleleri diye görecekler. Çocuk  ‘sahibi’ olmak deyimi bile ibret verici değil mi? Günlük dilimiz istibdatın kanıtı.

Çocuklarımızı dinlere genç yaşta teslim etmenin eriştiği felaketlerin son örneği İrlanda Katolik kilisesinde. Bu tür skandallara  A.B.D., Almanya, Avusturalya’da rastlanmıştı. İrlanda’da Katolik kilisinde papaz ve rahibeler binlerce çocuğa cinsel tacizde bulunmuş. Zan altında kaldılar mı kilise onları  korumak için tayinlerini, tanınmadıkları başka bir yere çıkarıyormuş. Onlar da gittikleri yeni yerlerde başka çocukları tacizi sürdürmüşler. Dindar polis, kiliseyle işbirliği halinde. Elli yıldır bu böyle devam etmiş. Olay gerçen hafta patlak verince, Papa İrlanda’nın tüm piskoposlarını Vatikan’a çağırarak azarladı.
Ratzinger’in,  Papa olmadan önce Vatikan’da kardinalken, tacizcileri yargıya ihbar edenlerin afaroz edilmesini tavsiye eden komisyonun başında olduğu  unutulmamalı. Şunu da unutmamalıyız. Bu tür olayların her dinde ve özellikle tarikat ve cemaatlerde  olmasına rağmen, tacize uğramışların konuşması, olaydan yıllar sonra bile başlarından geçenleri anlatabilmesi, cesaretten de öte onları anlayışla karşılayabilecek bir toplum gerektirdiğini.

(Gündüz Vassaf-Radikal/Kültür-Sanat)

Çağdaşlık Üzerine İronik Bir Deneme

“Çağ atladıkça fakirleşiyor muyuz, zenginleşiyor muyuz?” diye soruyor Abdullah Uçman “Türk Edebiyatı Dergisi”ndeki Edirne’de Bir Gün Hikayesi‘nde…

Bence zenginleşiyoruz… siz o Edirne ziyaretinizdeki edindiğiniz olumsuz izlenimlere aldanmayınız, zenginleşiyoruz efendim. Günahlarımızı daha pervasızca teşhir ediyoruz, daha rahat sevişiyoruz, filmlerimizde pornografiye daha çok yer veriyoruz ve saire… Sizce bu zenginleşmek değil mi, sayın muhafazakar yazarımız?

En başından beri istediğimiz buydu aslında. Çağdaşlaşmak, çağ atlamak. Örneğin bir sinemada, hem de kız arkadaşınızla bir aşk filmindeki bir sevişlme sahnesini izlerken, sevişen kadının gerçek hayata  evli olduğunu söylüyordu arkadaşım… bu ne inanılmaz bir gelişmeydi böyle sayın Uçman. En azından çağu yakalamışız…

Sırf bu zenginleşme uğruna yıllardır devrimler, reformlar ve darbeler yapmadık mı? Kimisine bir şeyleri unutturduk. Bazı şeyleri zorla ezberlettik, sabah okulun önündeki sıra olup and içmedik mi, hedeflere ilermeye…

Evet… gece geç saatler kadar işçki kadehlerimizi havalara kaldırıp şen kahkahalar atıyoruz ama üstelik bunun hiç bir anlamı yok, düşünmüyoruz… sadece içiyoruz ve sarhoş oluyoruz… bir şeylerin tadının-tuzunun olmamasına gerek  yok, nasıl olsa çağdaşız… çağdaş olma çabasındayız…

Artık herşey ortada… şeffafız artık… bacaklarımız ve göğüz uçlarımız… ayrıca tüm bunları söylemekten itina etmiyoruz değil mi? O günler geride kaldı… siz üzülebilirsiniz…

Ve ayrıca bir zamanların bir kavmin neden olmasına sebebiyet veren bir sapkınlık, bir “özür tercih” olarak adlandırıldı ve bu özgürlüğü herkes rahatça yaşayabiliyor…. Ne güzel bir gelişme…

Artık hesap edin ki Tanrı bile çağdaşlaştı…

İşte sorunuz cevabı A. Uçman…

Çok zenginiz… siz sakallı amca farkında değilsiniz…

Askerliğie Samimi ve Gerçekçi Bir Yaklaşım -1-

Ben size bu yazıyı ikibin on yılının ikinci ayının yirmi altıncı gününde yazıyorum ama size ne zaman ulaşır açıkçası bir fikrim yok. zira hafta sonu çarşı iznim verilmedi ve sabah  dokuz, akşam beş çalışma saatleri arasında yoğun bir tempoyla çalışıyorum.

Ben askerliğe geleli tam seksen altı gün oldu. ve ben neredeyse kendimi burada doğmuş gibi hissediyorum sevgili okur. Bunu askere gelmeden önce sevgili K. zaten söylemişti. Şimdi daha çok iyi anlıyorum.

Askerlik psikolojisi, ben  askere gelmeden altı ay öncesinde başlamıştı zaten. Hayattan kopmama, kitap okuyamama eve tıkılmama neden oldu bana bu psikoloji.  Şimdi ise bu seksenaltı günün (neredeyse iki kaftası izinle geçti) her saniyesini yaşadım ve bu günlere dokuz kitap, onlarca dergi ve sayfalarca yazı sığdırdım.Bu kaçınılmaz durumun her saniyesinden zevk aldım ve her boş saniyemi değerlendirdim…

Daha askerliğin bitmesine bir sene var. Bu zamanımı gözümde büyütmüyorum. Çok hızlı geçtiğinin farkındayım.

Hayatımda hiç milleyetçi ve vatanperver olmadım… sosyolojik ve kültürel anlamda daha evrensel, daha liberal ve daha global bir düşünceye sahibim. Düşüncemin temellerini sağlamlaştırma konusunda biraz yavaşım ama düşüncemin genel hatları bu…

Oysa askerlik ayrı bir dünya. Uygun adımlarla,  yürüyüş kararı saymalarla, kıt’a durlarla dolu…. İnsana bir şeyleri öğrettiği gerçek. Ama bazı şeyleri unutturduğu da ayrı bir gerçek. Bir yazar, bir aydın, bir fikir adamı ve bir fikir aksiyoneri için burası bir cehennem… ama bir birey için… biraz zorunluluk, biraz tutsaklık o kadar…

Sabır baş anahtar. “N.” bana burası için bir “nefs terbiye” yeri demişti hiç unutmuyorum. Doğru aslında… burası insanı acizleştiriyor, zayıflatıyor… değersizleştiriyor…

Kaçmak yok… emir var… Emir her şeyden ötedir burada… Sorgulamak yasak… Emir yanlış olsa bile. Yasak!

Ardında bıraktıklarına çok üzülürsün.. Ama bir müddet sonra alışırsın (herşey gibi)…. En çok bulunduğun mekandan çok, geride kalanları özlersin. Bende özlüyorum. Ama en çok kendimi…

Burada başka biri oluyorsun. Bunun için yemin ettin üstelik…

Bu Noktadan Sonra

Artık zorunluluğun ikinci etabı olan S… şehrindeyim. Yine bir internet kafede yazılarımı kaydediyorum. Bunun ne için yaptığımı da bilmiyorum. Şehir girişindeki köylerde yaşamak istedim gelirken oysa; “bir varoluş biçimiyle”… en azından sabahları taze yumurta ve peynir yerdik…

Bu şehir hakkında  -pek gezmesem de- ilk izlenimim buruk. Burada beni birçok sıkıntının beklediğini seziyorum. Umrumda değil açıkçası. Başıma gelebilecek en kötü şeylerin gelmesini temenni ediyorum…

Ama ikinci etap zorunlulukta daha iyi, daha özlemli, daha sakinim… daha aşığım örneğin. Daha vakur ve daha tebessümkâr.

Gelirken Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabına verdiğim aralarda, aklıma bir çok cümleler gelmişti. Unuttum onları. Kalemim yoktu. İstemedim kendime. Cezalandırdım kendimi kendimce…

Ve şimdi ise ben; bir kaç saat sonra pek de samimiyetine inanmadığım, inandıramadığına inandığım ve acaba beni inanmak zorunda olduğunu bilmediğim bir kuruma bir sene boyunca hizmet etmeye gidiyorum ve içimde tarif edemeyeceğim bir duygu var. Sanırım yeni bir maceranın başlangıcında oluşan klasik heyecanın bir yansıması diyebiliriz…

Ama uzun süreli alışkınlıkları bırakıp gelmek zor oldu. Bilmiyorum. Kalan için mi, yoksa giden için mi zor oluyor bilmiyorum. Benim için çok zor oldu. Bu sefer mki daha farklı. Anlatmaya hacet görmüyorum. Detaylarla kimse ilgilenmez biliyorum. Ama bu sefer daha başka, bu sefer ki daha acı…

Ama en azından insanın bir gün kavuşabilmesini dilediği bir umudunun olması ne kadar da güzel. Benim gibi korkak insanlar bu umudun üzerine pek gidemezler. Ama belki bu prensibimden vazgeçerim de belki umudun üzerine giderim. Ama sonrasında bir şeyleri-birilerini kaybetme ihtimali var…

Gelirken o büyük otobüsün yaptığı bir-iki kısmi manevralarda korkmadım. Bir Varoluş Biçimi’ni düşündüm. Tebessüm ettim. Diğer insanlara baktım. Telaşlanmışlardı.

Yazacak bir şey var mı artık?  Korkacak bir şey var mı artık? Sen verebilir misin bunun cevabını ey “Bir Varoluş Biçimi”… oysa sen şu an muhtemelen pijamalarınla kahvaltı yapıyorsun. Benim aramamı mı bekliyorsun? Arayacağım seni biraz sonra… kısa bir telefon konuşması olacak ve genel mahiyeti ise temenniler… “ne zaman geleceksin”ler, “rahat mısın”lar, “yolculuk nasıl geçti”ler…

Bunlar ne güzel sorular değil mi? Ben bu hayattaki en büyük zengiliğin sana bu soruları soracak birinin olması olarak görüyorum. Sana yüzlerce kilometre uzaklıktan sana “gel” diyenlerin olması ne kadar da güzel… ve  ne kadar güzel bir nasip…

Ve başlıyoruz…

Bu noktadan sonra, hafta bir görüşmek dileğiyle…

Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler

Herşey tesadüfen oldu. Zorunluluğun bahşettiği bir hafta sonu iznindeyim. Son yedi kitabım bitmişti ve okuyacak başka bir kitabım yoktu. B…. şehrinin büyük bir “Kitapçı”sından bir kitap almak istedim. Epiy dolaştım. Sonra aklıma ajandam geldi. Onda K Dergisi’nden not aldığım bir iki kitap olmalıydı. Ajandamı aldım. Baktım. Ve tekrar çantama koydum.

Aradan bir kaç dikaka geçmesinden sonra, bir adam bana yaklaştı. Kitaplarla ilgileniyordu ama asıl ilgilendiği bendim. Emindim. Sonra yanıma geldi, kibar bir sesle benim raflardan kitap alıp-almadığımı sordu. Almadığımı söyledim ama adam kameradan aldığım görünüyor diye ifade etti. Tebessüm ederek çantamı adama uzattım, “lütfen bakın” dedim. Müsterih oldu. Çünkü çantama koyduğum şey ajandamda adam onu kitap sandı.

İşte bu anımın yaşandığı gün benim sinirlerim bozuldu ve ben raflardan herhangi bir kitap aldım. Ama aldığım bu kitap hiç de herhangi bir kitaba benzemiyordu. Bir köyde yaşanan esrarengiz olaylar ama bundan öte yazarın müthiş kurgusu. İnanılmaz bir başyapıt ve o herhangi bir kelimeyle, herhnagi birinin asla başaramayacağı bir yazın şekli.

Ben bu kitabı zorunlulukta, koğuşumda bir kaç saat içinde okudum. Sizin de aynı hazda ve aynı şekilde okuyacağınızdan eminim.

Cennetin oğlu, Muhtar, Cıngıllı Nuri, berber, zabit ve saire… hepsi size bir şeyler anlatacak ama karşınıza çok yalan ve sır çıkacak. Dikkat edin lütfen…

Andre Maorois - İklimler

- erkekler kendilerini aldatabilecek, özgüveni olan kadınları severler

ama aldatılmak istemezler- (Ahmet Altan)

Eğer bu kitabı Andre Maurois yazmasaydı, ben yazacaktım. Öyle demeyin lütfen, bu hikaye aslında bizim bildiğimiz ve ne yazık ki bazılarımızın yaşadığı hazin bir hikaye…

“Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim” gibi bir döngü vardı bazılarımız için. İklimler işte tam bunu anlatıyor ki bir Odile kahramanı var ki, Philippe Marcenat onu herşeye rağmen çok ama çok sevmiştir.

Güzel bir aşk romanı. Bende 1966 basımı var. Hatta şu an yanımda bir göz atarken bir sayfası da koptu.  Kitap ilk olarak Odile başlığı altında, İsabelle de Cherverny’ye yazılan mektupta Philippe Marcenat ve Odile aşkı anlatılmaktadır.

İkinci bölüm ise İsabella ve Philippe aşkı, mektup tarzında anlatılmaktadır.

Kitabı okuduğunuzda, kendinize “aşk tek kişilik midir”, “kaçan kovalanır mı” gibi soruların aklına gelmesi muhtemel. Ve yazının en başında belirttiğim Ahmet Altan cümlesi de aslında bu romanın kısa bir tanımı gibi.

Philippe’nin hayatına aslında bir çok kadın girmiştir. Ama Odile başkadır. Evliliği sürecinde yalanlarla, kaçamaklarla doludur Odile’nin hayatı. Philippe de bunu bilir gibidir ama emin değildir ve her şeye rağmen de Odile’den vazgeçmye niyeti yoktur. Ama Odile onca sadakata rağmen, Odile’den boşanır ve bu husuta Philippe’nin yardımları söz konusudur. Tabi bu sırada, Odile’nin tüm foyasını meydana çıkaran Misa da Philippe’ya aşıktır ama o aşık Odile’ye aşık. Ve François ile evlenmektedir. Ama François hiç bir zaman Odile’ye istediğini veremedi ya da Odile alamadı bunu bilmiyorum ama en sonunda Odile hazin bir sonun içine düştü.

İkinci bölüm biraz daha masumane… İsabella’nın Philippe’ye aşkını anlatır. Ve inanılmazdır Philippe bir Odile olmuştur. Ama İsabella da Philippe olmuştur…

Hazin, güzel, insana her iklimi yaşatan bir kitap…

Tavsiye ederim…

Bir Kaç Kelime Kahve Molası

En son kahvemi böyle yalnız içmemişti … tadı daha bir başkaydı …

Bir ölüm biçimi; bir kaç harfli? Nedir bu? bilmiyorum. Bulmacalarla da işim olmadı pek … o yüzden bilemeyeceğim. Diğer harflerin çıkmasını bekleyeceğim.

Ve ne güzel süpriz, kitapçı kitapçı bulamadığım kitabı (Frederic Bastial’ın “Hukuk” işte)onu Y. .. Sipariş etmiş. Ne güzel bir süpriz, ne kadar ince bir düşünce, ne kadar anlamlı bir hediye bu benim için. Teşekkürler.

Oysa bende henüz misafirleri uğurladım. Onun öncesinde beraber TRT ‘teki kayak şampiyonasını seyrettik. Bir kaç dakika bir ara verdim. Biraz kendimi iyi hissetmeme neden oldu. Bekledim. Tekrar gittim, misafirlerin yanına. Yarın bir yemek Daveti daha. Sonra yolculuk. Sonra bir tatil. Sonra bir oğlu ve hemen ardından bir başlangıç. Laf aramızda ama keyifsizim falan diyorum ama umutluyum … gördüm ki umutlu olmak zorundası bu hayatta. Gerisi teferruat …

header-2

Şimdi tekrar Pavlonya Sokağı’nın önünden geçmek isterim, ah şarap tadı, dostane sesler kulaklarımda … ne güzel oluyordu. Ne güzel başlıyordu. Ne güzel bitiyordu. Ne güzel Caddeler kalabalıktı. Ne de iyi oluyordu insanın sıcak sohbet ederken üşümesi. Ne kadar da güzeldi kahkahalar. Ne kadar da güzeldi çekimser Bakışlar. Ne kadar da güzeldi sarılmalar, özlem sözleri, Martı sesleri, kabalıktan çıkan çözülemeyen gürültüler, kalabalık trafik, şehir ve trafik ışıkları, karşıdan Karşıya geçerken yanımızdakinin bir ÇILGINLIK yapmasını engellemek gibi bir sürü şey, ne de güzeldi ve ne de iyiydi …

İzninizle kahvemin son yudumunu da çektim …

İstanbul’da İki Gün… Özlemle ve Sevgiyle…

Dün ve evvelsi gün İstanbul’daydım. Sadece kırksekiz saatim vardı, onlarca insanla konuşmaya , kucaklaşmaya, gözlerinin içine bakmaya… Zaman çabucacık geçti… hiç birimize yetmedi…

Haydarpaşa Gar’ında indiğimde, martıları ve anılarımın döküldüğü deniz çıktı karşıma… bir müddet martıları seyrettim. Bu hoşuma gitmişti. Gözlerimi kapattım. Kulağıma dalgaların şarkısı, martıların sesi, vapuların düdüğü geliyordu. İstanbul görünmez bir şef vasıtasıyle bana bir orkestral  müzik keyfi yaşatıyordu. Gülümsüyordum.

Sabah kahvaltımı o sabah, çok sevdiğim birdost ile yaptım. Güzeldi… paylaşabilecek herşeyi paylaştık. Sigaralarımızın dumanını ve yansıra İstanbul’un herşey kokan havamızı içimize  çektik. 

Akşamı arkadaşlar toplandı. Şaraplar içildi.. sohbetler edildi… kahkahalar atıldı… bir ara bir şarkı söylenir gibi oldu… biraz yabancılık sezildi… muhabbetin devamı temenni edildi… hatta bu hususta ısrar edildi… özürler dilendi… zaman çabucak geçti… arkadaşlar evlerine bırakıldı… derken istanbul mecerasının bir günü bitti…

Ertesi gün hasta yatağında, zamanında sabahlara kadar muhabbette  ısrar  ettiğim büyük dostumu görmeden önce, neden bilmem onca zamanımızın çoğunu birbirimizle konuşmayarak ama her daim konuşacağımın ümidini taşıyarak geçirdiğim (en azından kendi adıma durum böyleydi) arkadaşımı aldım. Kadıköy İskele’sine ve Marmara’ya bakarak yaptığımız kahvaltıdan sonra, acıyla kıvranan büyük dostumu görmek istedik. Gördük… acıdan kıvranıyordu adete… onun için ve bizim için adeta bir felaketti… oysa ben onu her daim tebessüm ederken görmüştüm… Gördüğüme sevinmiştim oysa…

Zaman yüzünde hınçla öyle çabucak geçiyordu… ne bende ne diğer(ler)inde keyif yoktu. Biraz daha doyamadan geçti zaman ve ben şimdi aradan bir saat kırk beş dakika uzaklıkta, sıcak odamda, aile şefkatinin tesellisiyle bu yazıyları kaydediyorum. Aile ve dostluk… İnsanın yaşamının en önemli parçası. Bunu haliyle çok uzaklarda, zorunlulukta çok iyi gördük. Ama bu İstanbul ziyaretinin izah etmekte güçlük çektiğim bir anlamı vardı. O zaman daha cesaretli olduğumda bunu güç yetireceğime inanıyorum…

Bir değişimden öte, bilinçaltımı hakimi altına alan bir durumdan söz ediyorum. Bu durumun mantıklı bir izahı da olabilir ama ben bu izahtan ne yazık ki kaçınıyorum. Ayrıca kilo da veriyorum. O yakışıklı toplum malı erkeklere özenmekten öte bir cihetle bu kararı alıyorum, yoksa yanlış anlama. Biliyorum ki ben ve diğer herkes için aynı önemli  şey nedir kuzucuğum? Evet “ruh”… evet ruh herkeste var ama… ruhu görecek gözler herkeste yok…

Bu İstanbul  ziyareti, seyahati, yolculuğu, mutluluğu, zevki, nasibi bitti. Bir daha Mayıs ayına kadar da yok.

Öncelikle bu ziyareti, seyahati, yolculuğu, mutluluğu, zevki, nasibi bana naspettiği için Allah’a,  kabul ettiği ve milyonlarca insanın içerisinde benim de iki gün barınmama izin veren İstanbul’a, ilk günkü sabah kahvaltısında bana eşlik eden Ş…’a, o güzel samimiyetiyle bana süpriz yapıp karşıma oturan N….’a, beni evlerinde ağarlayan ve onun öncesinde her fırsatta bana  sıcaklığını esirgemeyen H… ve K…’ ya; ve o son gün, sona yakın olduğumuz gün,  bitmemesini istediğimiz ve ne gariptir çabucacık  biten  o günün sabahından, akşamına kadar yanımdan ayrılmayan ve benimle tesadüfen bulduğumuz bir kafeteryada kahvaltı eden, sonrasında hasta ziyaretine gelen, sonra da benimle kitapçı kitapçı gezip  Frederic Bastial’ın ”Hukuk” kitabını arayan ve sonrasında o “umut veren” kitaplardan birini de almayı ihmal etmeyen ve sonrasında benimle birlikte “K Dergi”sine şöyle bir bakıp, yine benimle birlikte kahve yudumlayan Y….’a, tüm varlıklar adedince  teşekkürler…  tekrar görüşmek dileğiyle…

Ve sevgiyle…

Odile’ye Mektup

“hayata karşı aşırı bir sevgiden  sıyrılarak/ umuttan da, korkudan da sıyrılarak/ hangileri olursa olsun, kısacası hamdediyoruz tanrılara/ hiç bir hayat ebedi değildir diye/ ölüler asla dirilmezler/ hattâ en yorgun ırmak bile/ en sonunda denze ulaşır diye”

(bir ingiliz şiiri)

Yorgunum Odile. Öyle ki artık herşeyi oluruna bırakmışım. Bu saatten sonra geç kaldığım şeyleri düzeltmeye niyetim yok. Bitti artık. Bu saatten sonrası için olacaklar için yapacağım bir şey yok.

Seni affetmiyorum. Sende affetme beni. Böyle kalsın. Yapacak bir şeyimiz de yok. Sen aldattığınla kal, ben ise saflığımla. Bu böyle oldu. Sen de tanrı nasip etmedi de. Kandıralım kendimizi. Sen ağlama. Ben hiç ağlamıyorum zaten. Sadece okuyorum. Mutluyum sayılır. Mutluyum diyebilirim. Ara ara aldatışların geliyor aklıma o kadar. Güzel bir kızın gülümsemesine benzettiğim umutlarımı tükettim ama mutluyum.

Ama çok yorgunum. Öyle ki, bazı gerçeklerden bile yoksunum. Oysa istemiyorum. Hani zorla olmaz bir şeyler değil mi. Fazla üstelememek gerekir. Ve biraz gerçekçi olmak. Ne olur biraz gerçekçi olur musunuz? Lütfen… buna çok ihtiyacım var. Benim gerçeklerimi kabul edin ve beni rahat bırakın. Hayır Odile! sen ara ara beni ara… Ya da ben seni arayayım. Sen beni epeydir aramamıştın. Zaten hiç aramıyordun. Şu an gülüyorsun değil mi?

 …

İzne çıktım bugün. Ailemin yanındayım. Bir kaç gün sonra ise arkadaşların yanında. Üç-dört aydır uzak olduğum insanlara kavuşmak güzel şey. Yarın değil ondan sonraki gün. Muhakkak yazarım sana olanları…

Oysa bu gece evimde. Sana; o çok sevdiğim-sevdiğin müziklerin eşliğinde yazıyorum. Oysa ne kadar çok özlemişim sivil yaşantımı. İstediğim zamanda yatıp ve kalkmayı. Gerçi “özgürlük” kavramına inanmam. Pek de aram iyi değildir. Ama en azından, başkalarının istediği gibi değil, kendi istediğin gibi -…….- (buraya “özgürce” kelimesini yazmayı çok isterdim)  yapabilmek güzel şey. Bunun kıymetini bil lütfen…

Bundan bir saat önce Y. ile konuştum. Nasıl da özledim O’nu… O da beni çok özlemiş. Gerçi zamanında bunun kıymetini bilmemek için elimizden geleni yapmıştık, ziyan etmiştik, yazık etmiştik. Aynı metrekarede saatlerce beraberdik ve konuşmadığımız anlarda onu görmesin diye beni, göz ucuyla izlerdim. Çabucacık hareketlerle, hastalara özveriyle yaklaşırdı, beni şaşırtırdı. Onun ortalığı düzeltmesi ve simetri takıntısı benim çok hoşuma giderdi. Çok iyi bir insandı ama hayat ve yaşananlar acımasızdı. Saydam Engel‘den yazılarımdan bahsettim, bilirsin. İşte onun gibi bir şey. Ama Y. biraz farklıydı… herkesten daha çok…

Sevgili Odileciğim…

Korktuğum ve bilmek istemediğim o kadar çok gerçeklerim varmış ki… şaşkınım bebeğim. Bak mesela ben insanlarda hep kusur bulur ve şahsımı ikinci plana attıklarına inanırdım. Beni bir yere atan yokmuş meğer. Biraz ön plana çıkma amacım vardı, ters tepiyordu o kadar. Ben insanları ikinci plana atmıştım oysa. Ve bu sayede yalnız kalmıştım. Herkesi mi? Evet herkesi… hatta seni bile Odileciğim… belki bu yüzden ayrıyız… ve belki sen bu yüzden… kollarda… ayrı…

Ne buraya geçelim…

Şimdi gece yarısına doğru, yirmi saattir uykusuz olmama rağmen uyumak istemiyorum. Hüznü hatta acıyı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. Gülmek kolay iş bebeğim… mühim acı çekmete… acı çekmek erdemliliktir. İnsanın diğer günlerinin kıymetini bilmesini sağlıyor…

Oysa bir umuttu hep, şairin dediği gibi. Sahte dünyaların gerçek insanlarına saygımızı eksiltmeden… daha sonraki, satırlarda buluşmak üzere…

 

Gitmeden Hemen Önce

Edebiyatı, daha doğrusu yazmayı seviyorum. Şimdi terminaldeyim. Bu zorunluluk‘a kısa bir ara verdiğimin işaretidir ve şahsım açısından pek sevindiricidir. Şimdi beni otobüs Sakarya’ya götürecek. İçimde hissettiğim bir şey yok. Endişelerim vardı bir kaç, bitti, geçti ve rahatım.

Ya hayat çok pahalı, ya da ben çok ucuzum. Karar veremedim. Ama kânaatkarım. Burada babamın sevgi ve saygıyla kulaklarını çınlatıyorum. Tabi annemin de. Bir çok şey gibi, bu da onların, onların sayesinde.

Ne diyordum. Evet hayat pahalı. Yok canım ya da ben ucuz. Aylık gelirlerimizin zamana uyum sağlayamadığını görüyoruz değil mi? Öyle değil mi sevgili okur? Hayır durun bir dakika. Ne dememiz gerekir. Çok şükür! Her daim… Öyle demez mi Kutsal Kitap… çok şükür… varlıklar adedince…

Pucará de Tilcara

Balıkesir’den gitmeme az kaldı. Evime gidiyorum. Ne mutluluk (!). Az kaldı. İki buçuk saat sonra buradan, saatte doksan kilometre ile gideceğim. Akşam üzere, kızkardeşimin doğum gününe yetişmeye çalışacağım.

Burdakilerin hakkını yemeyelim. Diğer zorunluluklara göre daha iyiydik. Teşekkür ederim. Ama beklentilerimizin aşağısında, kitaplardan, televizyonlardan, hitabetlerden , hülasa olması gereken bir zorunluluktan çok farklı bir zorunluluk yaşadım. Çok erler vardı. “Hele bakın şu erlere, kim can vermez bu yerlere” öyle değil mi?

 

Geçelim bunları. Bu konular hakkında konuşmaktan istemiyorum. Paragrafların birbirinden bağımsız olmasının önemi yok. Aslında sevgili okur ne istiyorum biliyor musun? Buralardan çok uzakta gidip Arjantin’de yaşamayı. Sakalı, saçı birbirine karıştırıp… dervişane bir yaşam tarzı. Yanımda istediklerim… müzik, kitaplar, kalem, defter ve Tanrı…

Uzunca… bir süre… ölmeden hemen önce bitireceğim bu tatili ve ardından tekrar ülkeme döneceğim. Yanılmayın sakın, o romantik vatanseverlerden değil. Vatanımda ölmemin, ya da oraya gömülmemin ne önemi var ki? Öldükten sonra, bu dünyadaki herşey benim için geçmiş olacak.. Bu ayrıntıya pek takılacağımı sanmıyorum.

Şimdi… birazdan geçeceğim… keyfim yerimde…

Arjantin meselesi ise… güzel fikir…