Ahmet Günbay Yıldız - Sevdalar Sözde Kaldı

Ahmet Günbay Yıldız‘ı tanıyanlar bilir. Muhafazakarların aşk romancısıdır. Biliriz. Üniversite yıllarında kaldığımı yurtlarda bize bu kitapları tavsiye ederdik. Sonra okurken duygulanır, idealler edinmeye başlardık. O zaman pek özgürlük falan bilmezdik. Öyle “serbest” de değildik. Hayat bizim isteklerimizin değil, “hazır reçetelerin” emirleri doğrultusunda ilerlerdi. Şimdi durum biraz değişti. Ama “öz” itibariyle pek bir şey değişmedi.

Kurgu yönünden çok aceleci davranılmış bir kitap olmakla beraber, Ahmet Günbay Yıldız’ın edebi anlamda başarılı olduğu bir kitap olduğu ortaya çıkıyor. Konuyu bağlarken çok aceleci davranılmış. Bir kaç Türk film’i tesadüfüyle de karşılaşıyoruz… (Haluk’un mahkemesinin hakiminin Haluk’un babasının olması gibi)…

Aslına bakarsanız kitabı, yeni yetişen gençliğe tavsiye etmeyi öğütleyebilirsiniz. Çünkü yeni yetişmekte olan gençlik  için çokça edebi tarzda öğütlenmiş  ”ahlak ve maneviyat”  vaazları var. Hatta sosyalist bir düşünce sergilemiş insanlar, birden İslamiyeti seçiyorlar ve iki sayfa sonra inanılmaz vaazlar vermeyi başlıyorlar ki bunlar sanki bir kaç İslami külliyat bitirmiş derseniz.

Hiç sokak ağzıyla konuşan roman karakteri yok. Bütün karakterlerin hepsi konuşurken edebi anlamda bir sergi sunuyorlar. Sanırım bu yeni yetişen gençliği kalbini cezbetmek için yapılmış bir hamle olmalı.

Kitap bana çok sıkıcı ve zayıf bir kurgusuyla beni tebessüm ettirdi.

On kişilik bir genç grubu. Birbirlerine söz veriyorlar. Sonra sözlerini tutmuyorlar. Önceden modern hayat sergilemiş arkadaşlardan bazıları İslamiyetin derinliklerinde kaybolurken ki hatta bazı arkadaşlar o grubun içinde o grubu düzeltmek için baştan beri varmış (Yasin mesela). sonradan öğreniyoruz onların muhafazakar olduklarını. Romanın baş karakteri Haluk’un baba hasreti çekiyor ama bu hasret hiç iyi yansıtılmıyor. Haluk’un annesi sonradan muhafazakarlaşıyor. Kapanıyor, namaz kılmaya başlıyor ve başlıyor diğer sayfalarda gözü yaşlı vaazlara…

 

Okurken sıkıldığım kitaplardan bir tanesi.

 

Haftalar… Kitaplar… Malum Zorunluluk

Bir haftalılık zorunluluk sürecine tam üç kitap sığdırdım. Bu yüzden bu haftanın gayet verimli geçtiği inancını taşıyorum. Bahar’ın sesini duyma konusunda ihmalkar davrandığımı da açıkça söyleyebilirim ki ben bu yazıyı okurken muhtemelen bu “kısmî özre” bir tebessüm etmiştir ve kendi kendine bir yorum yapmıştır mutlaka… evet haksızım. Ama bu zorunlulukta bazı ihmallerin gerçekleşmesi muhtemel oluyor. Bu duruma bende en az senin kadar üzlüyorum ve hatta içerliyorum…

Haftaya bu saatlerde muhtemelen evimde annemle beraber çay içiyor olabilirim. O yüzden biraz keyfim yerinde. Zaman hızla akıp geçiyor. Aslında bunu en başından bilmeme rağmen yine de biraz zamana karşı haksızlık ettim. Oysa zaman vazifesini yapıyordu ve bizi her zaman “bir sonun başlangıcı”na götürüyordu.

Sonra ise İstanbul var sırada. Bu sefer daha yavaş olmasını istiyorum. Bahar olur, ve o iki dost olur. Diğerleriyle ise bir çay ve bir sigara içimlik vaktim olur (kusura bakmayın vaktim yok, gitmem gerek). O adamın yanına giderim sonra, bana yine öğüt verir ve tebessüm eder. Kız kulesinin karşısında iki liralık çaylardan içeriz dostlarla. Espirler falan yaparız. Ben zorunluluğu anlatırım. Onlar merakla dinlerler. Hepsi bir arada nasıl olacak bilmiyorum ama Bahar’ın sıcaklığını şimdiden duyar gibiyim.

Eğer bir sıkıntı olmazsa, o Kadıköy’deki şöminenin başında kırmızı şaraplarımızı yudumlarız. Güzel olur. Heyecan verici bir sıcaklık içerisinde, günler diğer güne hızla geçer. Evet hızla geçer ki o günler güzeldir çünkü. Ve zaman içinde zaman vardır ve o güzel günler çok çabuk geçer.

Erkek kardeşimin gönderdiği kitaba nasıl da bağlandım  oysa. André Maurois-İklimler… o kadar güzel ki kitap 1966 yılında basılmış (sonra bu kitaptan size fikrimi ileteceğim)… kırkaltı yıllık bir kitabı okumak bir kitap müptelası için harika bir duygu. Toplan zorunluluk sürecinde bu 7. kitabım. Okumayı zevkin ötesine dönüştürdüm burada. Gecenin karanlığında küçük okuma lambamla, istirahat aralarında ve saireler (gazinoda falan oturduğumuz serberst zaman dilimlerininb tümünde) kitaplarımı okumaya devam ettim. Çok okuyan ama çok bilmeyen biri olarak, kitap okumak bu zorunluluğa çok ama çok yakıştı inan bana…  

Oysa sakıncalı kitaplar vardı “zorunluluk” için. Zorunluluğun amirleri kitaplara  önceden bir göz atıp, sakınca olup-olmadığını kontrol ediyorlardı. Bir iki kitap okumuştum oysa zorunluluğa yakışmayan. Onlar bilmiyorlar o sakıncalı kitapları. Kusura bakmasınlar… Demiştim ya hani önceden size mühim değil, hatta umrumda değil…

Eğitimler, istirahatlar derken hafta bitti. Tekrar yeni bir haftaya başlayacak. Biz o haftayı bitirmeye çalışacağız ki o hafta zaten biz çalışmasakta bitecek. Sonra yine izinler. Sonra haftalar. Zaman bu döngülerle ileryecek ve biz şaşıracağız…

Hatta şaşırıyoruz…

 

Saydam Bir Engel

haliyle sevgili N’ye”

Yarı yoldan geri döndüm bu hikayeyi anlatmak için. Kaleme alacağım hikaye yaşadığım ve yazmak istemediğim en aptal hikayelerden biri olarak her zaman hafızamda olacak…

Bir kaç metrekare alanda, hani şu ekmek parası kazanmanın derdindeydik. Sanatsal bir iş yapıyorduk ve hayat kurtarıyorduk. Ve belki de bazı hayatların kurtarılmasına engel oluyorduk. Tabi bu çok ender bir ihtimaldi ama bir ihtimaldi.

Ben ile beraber yaklaşık dokuz-on kişiydik o bir kaç metrekare alanda.

Anlaşmak ve sevmek zor değildi aslında. Ama olmuyordu. Sanki saydam bir engel vardı aramızda… her defasında birbirimize koşarken o engele çarpıp geri dönüyorduk ve o saydam engelin ardından birbirimize kızıyorduk sanki bunun suçlusu bizmişiz gibi…

Dokuz-on kişilik insanlardan sadece bir kişiyle anlaşmamakta ısrar ediyordum nedense. Onunla aramızdaki engel o kadar kalındı ki, kırılamıyordu. Ön yargılarla ve dedikodularla dolu koca, saydam bir engel…

Adı N. idi ve üç-dört defa dışarı çıkmış ve bir kere beraber içki içmiştik. Sarhoş olduğunda o kadar tatlı oluyordu ki, o saydam engel bile aramıza girmeye cesaret edemiyordu. N. Hanım diye hitap ederdim ona, Kadıköy’de beraber kol kola gezerken bile. “bana hanım deme N. de artık  ” demişti sonunda. “tamam” demiştim. “iş yerinde de sarhoş ol” diye eklemiştim. Bu fikir ikimizin de hoşuna gitmişti ama bir detayı görmüyordum o -kendince- sarhoş değildi; “çakırkeyif” olmuştu sadece.

Onu gizliden severdim. Bildiğiniz gibi değil. Hani arkadaş olarak derler ya işten ondan. Zaten bir erkek bir kızı pekala severdi ve aşık olmasına gerek yoktu öyle değil mi… ona aşık değildim. Sonuçta arkadaşımdı ve seviyordum. Ama saydam bir engel vardı. O lanet olası engele ikimizde engel olamadık ve anlaşamıyorduk…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Sonra gitti. O gidince o koca saydam engel de gitti. Bir boşluk olmuştu. Gitmeden o dedikodu yapılan kapı arasında ben ona “böyle olmamalıydı” demiştim. Ağlamıştı ve tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinin yaşını silmeden “inşallah dışarıda arkadaş oluruz” diye temnni etmişti. Ve sarılmıştı. O parfümü nerede duysam anımsarım. Bir iki kere N. kokmuştu. Sonra ise gitmişti.

Aradan belki bir yıla aşkın süre geçti. Ne yaptığı hakkında en küçük bir fikrim yok. En son bir sosyal paylaşım sitesinde kendine rastladım. Sağ olsun arkadaşlık teklifimi kabul etmiş. Güzel gülen bir kaç fotoğrafına rastladım. Anlaşamadığımız o yıllara geni döndüm. Tebessüm ettim…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Dr. Dilaver Selvi - Ateşin Yakmadığı Aşık

Din kitaplarını okumayı severim. Babam çocukluğumda din kitabı almıştır eve. Din kitapları en çok promosyon ve kampanyayla satılırdı babam da alırdı haliyle. Ben o din kitaplarını babam aldıktan altı yıl sonra okumaya başladım ve hemen hemen hepsini bitirdim.

Aslında hiç planda yoktu bu kitap. Tamamen tesadüfen, raslantılsal şekilde geçti elime. Zorunlulukta okuyacak başka bir şey yoktu. Çok da kitap yoktu ortalarda. Nitekim zorunluğun kütüphanesinde sadece teknik kitaplar bulunuyordu. Bir kaç kültürel bir kitap vardı ama yine de benim ilgimi çekmediler.

Sonra sevgili F.’den ödünç aldım bu kitabı. Dr. Dilaver Selvi’ye yabancı değilim. Semerkand Yayınlar’nı da bilirim. Hani bir çay içmiliğimiz ve bir saygımız var.

“Kıssalar, bize bizi anlatır; içimizdeki kimliğimizi ortaya çıkarı, üzerimizdeki perdeyi kaldrır ve fıtratımızı gösterir.”

Böyle başlıyor kitabına Dr. Dilaver Selvi ve devamla kıssaların bir ayna olduğunu ve iç halimizi yansıttığımızı ifade ediyor.

Kitap yaklaşık seksen kıssadan oluşuyor. Böyle “dinimi öğreniyorum” nevinden basit içerikli bir kitap. Ama kıssalar basit değil. Öğretici, eğitici ve dumura uğratıcı. Ama en azından biraz tasavvufa alışkın olduğum için biraz basit geldi ne yalan söyleyeyim. Biri bir Allah çekiyor sonra cennete gidiyor(muş)… sonra adam elhamdülillah diyor pişman olup otuz yıl istiğfar çekiyor. Öyle bir sürü kıssa. Kimi güzel, kimi şaşırtıcı. Ama Şems-i Tebrizi’nin hikayesi de etkilemedi değil..

 Kısacası kıssalarla imanın anlatıldığı bir din kitabı. Tavsiye edilebilir…

Yağan Kar ve Yazmak Üzerine

Ben sivil yaşantıda bu kadar üşür müydüm, hatırlamıyorum… oysa çok uzun zaman olmamıştı sivil yaşantımdan ayrılalı. İnsan ne çabuk alışıyor ve ne çabuk unutuyor sevgili okur…

Bu şehirdeki en büyük parktaki pahalı bir kafeyim. Pahalı olduğu için kendime sadece kırkbeş dakikada bir sıcak içecek ısmarlıyorum ancak. Büyük camekanın yanında oturuyorum ve bu sebepten olsa üşüyorum. Diğerlerine bakıyorum bir şey yok ancak ben üşüyorum…

Bu kış oysa (cemekandan gördüğüm kadar) gayet güzel. Genç kızlar güzel şeyler giymişler. Atkı ve berenin şart olduğu zamanlar değil mi bu zamanlar… ve berenin örtmediği saçlar düşer omuzlara… ve soğuk rüzgar geriye doğru tembelce savrur omuzdaki saçları. Gözler kısılır ve yüz kızarılır…

İnanılmaz bir soğuk hava var burada… nedir bu camekandan bile geliyor soğuk. İmdadıma bir sıcak sahlep yetişiyor. Garson kız kendine yakışan bir nezaketle ve gülümseyerek sephaya koyuyor sıcak sahlepi. Kitabıma ara verip, bende onu tebessümle seyrediyorum. Oysa bu zorunlulukta hasret kalmıştık bu nezaket gösterilerine…

Yaşadığım her şehre ayak uydururdum ve severdim. Ama bu şehre pek alışamadım, sevemedim. Olmadı. Ama alıştım. En azından son kalan iki haftayı rahatça geçirebileceğime inanıyorum. Sonrasında bir sahil kenti bana çok yabancı olmayan ve çok yakın olmayan. Sonrası… sonrası meçhul ve bilinmeyen… gerisi sır… gerisi pek mühim değil…

Geçen farkettim. Bir “serbest ilişkim var”mış… nasıl ve ne zaman yazmıştım o sosyal paylaşım sitesine. Bilmiyorum. Serbet bir ilişkim olmamıştı ve olmaması lazımdı. Bir ilişkim olsa da bu başkasını ilgilendirmeliydi. Yazdığım edebi metinleri her zaman gerçeği mi yansıtıyor sanki. Oysa sanatsal anlamda bir uğraştı bu yaptığımız. Her zaman gerçeği yanstımaz… bir eşcinsel romanı yazsam eşcinsel olduğum içindir herhalde… ama bazı “yakın okur”larım bu durumu anlamakta zorlandı… olmadı anlacağız sevgili yakın okur…

Örneğin André Mourois’in “İklimler” kitabından esinlenerek bir iki yazı kaleme aldım ve şiddetli bir iki tepki aldım. Bir ilham bir, esinlenmeydi oysa .Ama yakın okurlar çok ciddiye aldı. Nasıl ülkemin zihniyetini yansıtıyorlar değil mi?

Bazı şeyleri mutlaka yaşamış olabilirim. Ama her zaman yazar yaşadıklarını değil; okuduklarının analizini, gördüklerini ve ilhamlarını aktarır. Gerçek her zaman yansıtılmaz. Benim yazılarımı okuyan biri benim her daim acı çektiğimi zanneder oysa. Oysa öyle değil…

Geçen kumandan yazarlık, yaşamadan yazdığını ifade etti. Ne kadar vahim. Durum öyle değil… öyle olmamalı… kısmen haklısın kumandanım. ama kazın ayağı öyle değil…

23.01.2009

Ahmet Akgül - Bizim Atatürk

Atatürk hakkında bir çok kitap yazıldı ve her yazılan kitabın yazarı Atatürk’e farklı bir bakış açısıyla yazıldığını iddia etti. Hâl böyle iken Ahmet Akgül’ün de yazdığı “Bizim Atatürk” kitabı da aynı iddia ile kaleme alınmış ve başarısız olmuştur.

Hatta Akgül yakın tarihi de ele aldığını falan ifade etmiş ki hiç alakası yok. Atatürk hakkında yazılmış çok aykırı bir şey olmamakla beraber, bir Milli Görüş klasiği ve klişesi olarak yine “siyonizm”, “din elden gidiyor”, gizli güçler ve saire gibi yine paranoyakça bir sürü konu ele alınmış olduğunu gördüm altıyüz seksen sayfada.

Atatürk hassas bir kondur ele alınması zordur ve dikkatli olunması gerekir. Hatta ben bu yazıyı kaleme aldıktan bir hafta sonra bir daha açtığımda sitemi belki kırmızı ve kalın puntolarla engellediği yazısıyla da karşılaşabilirim.

Burada Ahmet Akgül’ün bir Milli görüş teorisyeni olduğunu söylemem gerekir. Atatürk bir giriş konusu olmuş ve arka planda kalmış. Yazar yine kendi bakış açısıyla Atatürk’ü anlatmış. Ayrıca çok fazla alıntılara sahip olan kitabın tasarım konusunda da başarısız olduğunu görüyoruz. Alıntılar kitaba çok fazla güzel yerleştirilmemiş. Öylece konulmuş ve açıkçası biraz kafa karıştırıcı olmuş.

Eğer az çok Milli Görüş cephesinde yer aldıysanız bu kitabı okumanıza gerek yok. Zaten her “sohbet”te bu kitabın muhtevasıyla karşılaşıyorsunuz. Hele hele bir Milli Gazate okuyucu iseniz, hiç mi hiç gerek yok. Çünkü az önce de bahsettiğim alıntıların çoğu Milli Gazete’den.

Kısaca böyle söyleyebilirim bu kitap hakkında… Okuması size kalmış… Kitap  Bilge Karınca Yayınevi’nde 2006 yılında çıkmıştır.

Yayın Yılı: 2006
681 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5×21 cm
Karton Kapak
ISBN:9758715690
Dili: TÜRKÇE
 

 

Karlı Bir Günün Sabahında

Bir çarşı izni daha. 9:30 da yağan karın altında bekledik bizi çarşıya, yani “kısmî özrülüğe” götürecek olan o otobüsü… itişe-kakışa bir şekilde bindik otobüse.  En yakın “internet-cafe” de durdum. Bilgisayarı açtım ve başladım…

Bu üstteki gereksiz ayrıntılara hiç girmeden de başlayabilirdim yazıma. Aslında daha iyi olabilirdi? Hep böyle olmuyor mu oysa? ve hayatımızın her döneminde “daha iyi olabilirdi” dediğimiz yüzlerce zaman olmuyor mu? ne yazık ki…

Kimin ne umrunda bilmiyorum ama kutsallaştırılan her vazifenin altında yatan saçmalıklar var bunu öğrendim son zamanlarda. Gerçi yine son zamanlarda bireysel anlamda bir şeyler düşünmemenin emir olduğu bir yerde işte vakit bulduğumuzda bazı bazı şeyler geliyor aklımıza. Geliyor ve gidiyor.  O kadar. Sonrasının ne önemi var söyler misin? Ya da sus… bu aralar içe kaçışlardayım, kimilerince saçma olan zamanlardayım. Bazı zamanlar insanın kendinden öyle utandığı zamanlardayım. Geç mi kaldım diye soruyorum kendime… her zaman geç değildir dedi bir ses… bak o sesi de özledim… ama en çok… en çok kendimi özledim…

Sorsan bir değişiklik yok. Ama neler neler değişti. Zaman neleri geri getirmeye çalışmadı değil mi? Bunun hepimiz farkındaydık. Ve hepimiz aynı sona “Allah Korusun” dedik. Ne tuhaf, kendi yarattığı sonu kendisimi mi koruyacak…

Bilmiyorum… okuduğum din kitabı belki yardımcı olur. Uzun oldu din kitabı okumayı. Belki bu zorunluluğa aykırı bir kitap kim bilir? ama olsun.. mühim değil… hatta tekrar ediyorum umrumda değil. Ne olması gerektiği değil, ne olmaması gerektiği ile ilgilenen bir zorunlulukta iç kaçışlardayım. Bunun bir önemi yok dostlar ve okular…

Ama her nedense içimdeki olası umudu tarif edemem. Öyle ya da böyle bir şeylerin umudunu taşıyorum. Bu hayattan aslında çok fazla bir şey,  hatta hiç bir şey beklemediğimde olsa gerek. Biraz komik bir durum. Öyle kaantkârlıkla alakası yok. Biraz zor onun için…

Ve herkes de aynı soru… askelrik nasıl gidiyor? cevaben, olması gerektiği gibi… ne iyi ne de kötü… satabil… monoton ve tekdüze…

Yanlış anlaşılmasın bir de… ben bu yazıları yazarken hep tebessüm ediyorum…