Kısa Bir Pazar Yazısı

Günce No Comments »

Yorgun mesai saatlerinden sonra, sıcak evimde bir şeyler karaladığıma seviniyorum. Uzun süredir anlaşılır günce yazıları yazmamıştım… Şöyle samimi bir şeyler karalayayım dedim aklıma gelmişken.

Her gün hayatın farklı sürecine girdiğimin farkına varıyorum. Örneklendirme yapmayacağım, anlayacağınız kadar. İnsanlarla yine problemim var. Bilmiyorum aslında anlaşmış gibi görünsemde; kafama takılan, ve kafamın içinde soru işaretlerine neden olan hususlar beni düşündürüyor.

Sonra artık kendi sözlerimin doğruluğundan şüphe etmektense, biraz da insanların sözlerini, eylemlerini ve en azından kendilerini değerlendirmesini istiyorum. Sanırım gereğinden fazla mücadele verdim insanları anlama konusunda. Ama yine de olmuyor, duygularıma yenik düşüp, tekrar istemediğim mücadelenin peşine düşünüyorum… Ama kendimi kontrol edeceğime inanıyorum, en azından bu konuda bana yardımcı oluyorlar…

Hikaye yazımım devam ediyor. Ama bunları “şimdilik” yayınlamayı düşünmüyorum. Elimde biriktirip, bir süre bekletip, sonra tekrar değerlendirip yayınlama taraftarıyım. Yazı konusunda biraz daha ciddi şeyler yapma niyetindeyim.

Bu aralar ihmallerimin peşine düşeceğim. Yoğun duygusal ve iş süreci bana bir çok şeyi unutturmuş. Duygusal anlamda yaşadığım yoğunluk beni öyle bir seviyeye getirmiş ki, şaşırmamak elde değil. Ama atlatıyorum sevgili okur. Atlattım da…

Şimdi gitmeliyim… yazmam gereken bir hikaye ve endişelerden uzak bir şekilde söylemem gereken bir şarkı var…

Mutlu kalın…

Dönüyorum…

Günce No Comments »

Özüme dönme konusunda kararlıyım, çok fazla duysusal satırlar karaladım. Tamam bunlardan tamamen yoksunlaşmak istemiyorum ama aslolan tarzımdan da uzaklaşmak istemiyorum.

Nedir benim aslolan tarzım?

Ki ben bir zamanlar, bir yerel gazeteden çok iddialı yazılarla insanlığa sesleniyorum; “Her Mahalleye Bir Kütüphane”, “Yeni Nesli Biraz da Siz Bozdunuz”, “Küreselleşen Dünya Buharlaşan Sapanca” gibi iddialı yazılar yazan ve dikkat çektiğine inandığım yazılar yazmıştım. Özellikle çevre ve eğitim konuları ilgi alanımdı. Greenpeace gönüllü üyesiyim ve çevresel tüm gelişmeleri takip ediyordum. Eğitim konusunda her gün onlarca makale okuyordum, güncel haberleri takip ediyordum.

Sonra…

İstanbul’a geldim ve kendimi tanıyamaz oldum. Daha sonra “gönül”e dair yazılar yazmaya başladım. Aşk, kaybediş, umut, acı gibi esasında bende çok fazla olmayan (!) yazıları yazdım. Daha sonra “gönül uyarıcıları” benim içimdeki romantik serseriyi çıkardı. Ne ğitim sorunları kaldı, ne de küresel ısınma.

Sonra dedim ki kendime; “kuzum ne oluyor sana, tarzında iyice uzaklaştın. Cevval mimlemese sosyal konularda hiç yazı yazamayacaktın. Kendine gel!” dedim kendime.

Bugün gazeteye baktım. Neler neler olmuş. Ergenekon muhabbeti çok uzamış. Ufuk Uras tarihi bir konuyu açtım meclise. Eski “fahil-i (mi) meşgul”  cinayetler aralanmaya başlamış. Daha sonra darbeyi yapmaya kalkanlara bir şeyler yapıyorlar falan filan. Baktım ben iyice uzak kalmışım bu samimiyetten uzak siyasi gündemden.

Evet kararlıyım. Özüme dönüyorum. Yine eskisi gibi “durun!” diyeceğim, Ya da tüm olanlara okkalı bir “neden” sorusu soracağım. Ne olursa da olsun açık olacağım. Buraya da yazıyorum.

Beni izlemeye devam edin…

Fotoğraf: Hakan Güneş

Karşında Öylece -2-

Hikaye 2 Comments »

 

“Hilal’e”

Bugün gökyüzünün rengi iç burkutucu. Arkadaşlara belli etmedim ama içe kaçışlar yaşadım bugün çok fazla.  Behçet Necatigil‘in şiiri olmalıydı, benim bugünkü özetim;

“Aklımız hep kaçışlardaydı,

En çok içe kaçışlarda”

Bugün içimde bir yerde, sakladım bu iki satırı. Sonra yine güldüm yalandan. Ama inanır mısın çok sahiciydim. Sanırım bir sahtekarım. Ya da bir yalancı. Bilmiyorum. Aslına bakarsan da bilmekte istemiyorum.

Sana yazıyorum akşamüstü bir Temmuz vaktinde. Neden mi? İnan bunu hiç düşünmedim. Yazmak istediğimden olsa gerek. Belki de seninle konuşmak istiyorum. Başını ağrıtmamak için olsa gerek, beyaz sayfalara döküyorum “iç kaçışları”mı…

Asıl konu ne bilmiyorum. Değiştiğimin farkına varıyorum. Değişiyorum. Yani nasıl diyeyim, eskisi kadar umrumda değil insanlar. Gitmelerine rahatlıkla kayıtsız kalabiliyorum. Yani gidene kal diyemiyorum, demiyorum (Allah dedirtmesin.). Çünkü farkettim ki kısa bir süre önce, insanları kazanayım derken, kendimi kaybetmişim. Kusura bakmayın ama ben önemliyim. Kendimi kaybedersem, “yaşam” denilen kavramın içerisinde nasıl bulunacağım?

Artık kimilerinden nefret bile etmiyorum. Yani o kadar bile değer vermiyorum. Artık eskisi kadar da anlama gayretinde değilim insanları. Yani artık kendi sözlerimin doğruluğunu iki de bir düşünmekten sıkıldım, biraz da kendileri düşünsünler sözlerinin doğruluğunu.

Hep derim; herkesin elinde kendi yazdığı mutluluk senaryoları var, sözler ise bu senaryonun yalan replikleri…

Ama…

Sen…

Yani istemeden de olsa satırlar sana geliyor. Neden bilmiyorum. Sanırım bilinçaltımda sana dair bir şeyler var.

Ne diyordum;

Sen… Sen diyordum… Sen bu kadar yanlışın içinde, bu kadar doğru nasıl kalabildin?

Sırf güzel bir şeyler söylemek için yazmıyorum bunları. İnan içimdeki boşluğu bu satırlarla dolduruyorum. Dün masamda, günceme bir iki acı dolu satırı sonsuza dek kaydederken farkettim sonu gelmez yalnızlığımı… Gerçekten yalnızım. Sen en son ne zaman yalnız olduğunu hissettin. Ben bugün yalnızlığa bir iki göz yaşı döktüm bizim iş yerinin terasından…

Aslına bakarsan  bir bakıma yalnızlık da güzel… En azından kendimi tanımam için yeterli zamanım oluyor…

Ve yavaş yavaş güneş açmaya başladı. Saçların ne güzel parlardı güneş ışığında….

Ve dediğin günden beri ağzıma sigara sürmedim.

Şimdi nefes aldığımın farkına varıyorum…

Şöyle içten, acı acı… maskesi gözümden düşen arkadaşcıklara kızgın kızgın…

Ve…

Belki de hala sürdükçe…

Ama şimdi gitmeliyim…

Belki senin yanına gelirim…

-Yanımda olduğu her an devam edecek-

Asrın Getirdiği Tereddütler: Fetullah Gülen

Kitap 3 Comments »

İnanmak güzeldir. En azından bu hayatta yaşaman için sebepleri öğretiyor.  Ama   “gerçekten” inanmak insanlara mutluluk verir. Şöyle şeksiz ve şüphesiz bir şekilde inanmak gerekiyor. Ve inançlarını bir hayat tarzı olarak benimseyip yaşamak gerekiyor.

İşte tam bu noktada Fetullah Gülen‘in “Asrın Getirdiği Tereddütler” adlı muhteşem kitap serisi aklıma geliyor. İlk cildini bitirmiş olduğum bu kitap serisi, İslam hakkında zihne takılan soruları Ku’ran ve Sünnet ekseninde tatmin edici cevaplar veriyor. Ve inanın gerçekten cevap veriyor. Fetullah Gülen’in sahip olduğu o güzel ve akıcı hitabet ise konuyu daha iyi anlamamıza vesile oluyor.

Son zamanlarda ve öncesinde Fetullah Gülen hakkında bir çok söylenti, haber, yazı ve kitap yayınlandı. Türkiye’de Fetullah Güleni çok seven ve sevmeyen insanların varlığından haberdarız. Ama kendisi hakkında bir satır bile, ciddi bilgi sahibi olmayan bir çok insanın Gülen hakkında neden bu kadar ön yargılı konuştuklarını anlamış değilim. Kim ne derse desin, Fetullah Gülen ülkemizin gurur duyması gereken bir ilim adamı, alim ve aydın. İslami misyona sahip olması, kendisi hakkında zaten olumsuz eleştirilerin çıkmasına yetiyor.

Benim kişisel yaşantımda dinin çok fazla yeri yoktur. Zira bu dini bilmememden ve dini cehaletimden ileri gelmektedir. Ama din hakkında fikirler edindiğimde (sahih kaynaklardan) dinin insan ve toplum hayatındaki önemli yerini keşfediyorum. Ve dinin o muhteşem prensiplerini hayatıma katmak istiyorum. Bunun içinde dini, kendi ruhuma, benliğime nakşetmem gerek. Ya da bir dakka, daha doğru bir ifadeyle, ben de var olan bazı hakikatleri, sağlam uyarıcılar ile uyarmalıyım.Bu noktada Fetullah Gülen’in kitap serisi olan “Asrın Getirdiği Tereddütler” tam bu husus için kaleme alınmıştır.

İslam prensiplerinin hikmetlerini merak edenler bu kitap serisini şiddetle tavsiye etmekteyim…

Asrın Getirdiği Tereddütler -1

M. Fethullah GÜLEN

Yayın Evi :Nil Yayınları
Yayın No : 118
ISBN : 975-315-042-3 |
248 sayfa. 13,5 x 19,5

Karşında Öylece

Hikaye No Comments »

 “Gülüşüyle huzur bulduğum genç kıza…”

Bak bu resmin daha da güzel. Tıpkı diğerleri gibi. Bakışlarını pek seçemiyorum gibi bu resimde. Oysa her resme lütfet bakışlarını. Çünkü bakışların, korkulu bir gecede görülen kabuslardan sonra, sarı güneş ışıklarına kavuşmak gibi bir şey. O nasıl bakışlar öyle. Bence teşekkür etmelisin Tanrı’ya. Bu denli sıcak, içten ve güzel bakışlara sahip olduğun için…

Ne ise konumuza dönelim o vakit. Hangi konuya mı? Bilmiyorum. Belki kendi içimde yaşadığım karanlıklardan ve korkulardan bahsederim sana. Çünkü anlatmak istiyorum. anlatmak güzel. İçindekileri herhangi bir şekilde çıkartmak en güzeli inan bana. Çıkmalı aklımdan bunlar. Çünkü içimi derinden acıtıyorlar. Eritip, bitiriyorlar.

Plansız, programsız ve nereye gittiği belirsiz bir hayata sahip olmanın o korkutucu hüznünü yaşıyorum. Ayrıca yazıyorum. Çünkü anlattıklarım yazıyla değerleniyor. Konuştuğum zaman insanların başını ağrıtıyorum bunun farkındayım. Biraz sesim yüksek çıkıyor. O yüzden bana hayat yazmayı öğretti. Elime bir kalem verdi ve tozlu masama beyaz bir yaprak bıraktı. “Al yazmaya başla” dedi. İlk olarak içimden geldiği gibi yazmaya başladım. Sonra “dur” dedi.  “Ne var ne oluyor” dedim, “yazıyorum işte, lütfen rahat bırak beni” deyip yazmaya koyuldum. Sonra hayat hiddetle masama vurdu; “Eğer kelimelerine biraz edebiyat katarsan, söylemek istediklerini seni dinlemeyen insanların kalbine nakşedersin” dedi. Sonra edebiyat denizine açıldım. Hala kıyılardayım.

Şimdi sana, ne için yazıyorum bilmiyorum. Sanırım yazmak istediğim için yazıyorum. Hem her şeyde illa ki, mantıklı bir şeyler aramamak geliyor. İşte içimden geldi ve yazdım. Bunu çok fazla kurcalamamak sadece satırların tadını çıkarmak gerekiyor.

Az önce daha iyi gidiyordum yazarken. Ama nedense ne için yazdığımı düşündüm ve aklım bulandı. Zaten bu aralar “neden” sorusunu çok sorar oldum. “Neden yazıyorum“, “neden yaşıyorum“, “neden aşık oluyorum“, “neden iş yerimdeki samimiyetsiz insanlarla, samimiyetsiz kavgalar ediyorum” gibi. İlginçtir soruların cevabını da kendimde arıyorum. Ne kadar aptalca! Ama bir fikir var aklımda. Ara ara kutsal kitabı göz gezdiriyorum. Nasıl olsa yaratanın sözü. Elbet bir iki ipucu vardır değil mi? Var olduğundan eminim… Ama daha içten olamıyorum kutsal kitapla. Deneyeceğim…

Şimdi evimin, hafif karanlık ve serin odasında yazarken sana, az sonra çıkacağım yolcuğu düşünüyorum. Gürültü bir tren yolculuğu. Mutlaka bir şeyler okurum. Çünkü akşamları tren camından karanlıktan ve ara ara görülen ışıklardan başka bir şey yok. Muhtemelen ya okuyacağım, ya da derin düşüncelere dalacağım gelecekle ilgili.

Dürüst olmak çok zor! Bu da nereden çıktı deme bana. Şu an aklıma, gelen ama daha satırlara yansımaya cüret edemeyen düşünceler var. Gerçi bu benim dürüst olmadığım anlamına gelmez. Ama şu an, gülüşüne bir çok şey feda edilecek insan, insanların göreceli doğrularını kendileri yarattığı bu dünyada, dürüst olmak zor zanaat…

Ama sana karşı dürüst olacağım. Sonucu ne olursa olsun. Çünkü bunu hak ediyorsun sen. Sen bana öyle güzel bakerken, hiç bir şey olmazsa bile, o bakışların hatrına, cümlelerimi yalanlardan ayıklarım teker teker, hiç üşenmeden.

Aslına bakarsan bu aralar pek dertliyim. İnsanları anlamaya çalışıyorum. Şöyle oturup, keçi sakalını kaçıyan bir filozof edasıyla, “bu insanın  derdi ne?” ya da “yaptığı bu tür eylemler neyin yansıması, bilinçaltında herkesten -kendisinden bile- gizlediği şey ne?” gibi sorular soruyorum. Yorgunum, yordu insanların bitmek bilmeyen ihtirasları, lütfen bana yardım et. Hatta dua et. Duana ihtiyacım var.

Gerçi ben küçüklüğümden beri inanmazdım duaya. Ne bileyim, ederdim duamı ama nasıl olsa kabul olunmaz edası, hali vardı bende. Sanırım bu duayı ettiğim varlığa samimiyetsizliğimi gösteriyordu.

Şimdi içimde kaçtığım bir aşık olmak isteğiyle, finale geldim hikayemin. Gözlerim yorgun, aklım bulanık. Bulmak istediğimi aramanın peşinde koşuyorum, arkama bakmadan….

Gülüşün kaybolmasın….

 

Miladım Olan Yorgun Şehir: İstanbul

Günce 1 Comment »

 İstanbul’dan önce;

Kitaplar, sosyolojik yorumlar, gazete köşelerinde insanlığa haykırmalar. Ev-iş arası gidip gelmeler… sayfalarca içindekileri beyaz sayfalara dökmek. Tek gerçeğe yakınlaşma gayretleri. Ümit ve dolu bir yaşam süreci. İdealler, hayaller ve prensipler…

İstanbul’dan sonra;

İşte dedim. İstanbul’dayım. Hatta Yahya Kemal’in Celile’ye kavuşmak için geçtiği yolların yakınındayım. Artık bu şehir bana bir yazar terbiyesi verir. Sonuçta burası İstanbul…

Ama ne olduysa oldu, hayatım değişti. Aşkla tanıştım. Çok farklı bir hayatın kucağına düştüm…

Kalabalık caddeler, kalabalık dolmuşlar ve yarı çıplak tahrik unsuru kadınlar. İçki kokusunun her yanı sardığı loş ışıklı ve kasvetli havalı türkülü barlar. Ağlayışlar, pişmanlıklar ve yıkılmalar…

İstanbul’a geldim geleli ne adam gibi eski okuma eylemleri ile meşgul oldum ne de eskisi gibi ahmakça sosyolojik tahlillerde bulundum. Tek yaptığım şey sevmek. Sevmek güzel şey. Hele hele İstanbul’da aşık olmak başka bir şey. Ben çok aşık oldum ama böyle olmamıştım. Kafam karışık, kalbim kırık. Kendimi toparlama sürecindeyim.

Market önünde selpak satan güzel kız çocuğu. Ve elleri öpülesi çöplerden kağıt toplayan, ülke ekonomisine ve giderek içine edilen dünyaya kayda değer katkılarda bulunan kağıt toplayıcıları.

Baktığım zaman artık bu şehrin bir esprisinin olmadığını görüyorum. Ya da benim göremediğim bir çok şey saklı bu şehrin bir çok köşelerinde. Bu şehir beni boğuyor sevgili okur. Bu şehir beni korkutuyor. Kalabalık bu şehir, insanlara çarpıyorum. Dolmuşlar çok kalabalık ayakta gidiyorum. Aşkları çok zor baş edemiyorum. Hayatı pahalı yetiştiremiyorum. Ama diyorum ki, insan her yerde insan, değişen ne? Yoksa şehirlerinde mi bir ruhu var? Örneğin İstanbul’un nasıl bir ruhu var; yorulmuş, bıkmış ve usanmış bir ruh mu yoksa? Yoksa artık kaldıramıyor mu ona yapılanları? Eskileri mi özlüyor yoksa? Söyle İstanbul nasılsın?

Yaz gününde rüzgarın bedenine esmesi gibi bir şey bu şehirde yaşamak. Farklı bir şeyler var bu şehirde. Derlerdi inanmazdım bu şehir farklı şeyler saklıyor kalabalık caddelerinde…

Ah İstanbul ah, miladım oldun. Senden sonrasını yaşıyorum…

 

Beyazlar İçerisindeki Sevgiliye Mektup -2-

Günce No Comments »

Çok fazla edebi olma gayretinden çok uzak bir hayat tarzının eşiğinde olduğumun farkındayım sevgilim. Yol ayrımındayım. Seninle alakası yok. Çok farklı bir hayata doğru gitmekteyim olduğum yerde. Başka bir hayata yelken açıyorum. Senin yanımda olmama ihtimalin kuvvetle muhtemel. Ki bunu görüyorum.

Kimsenin kimseyi anlamadığı ve zaten anlamak zorunda olmadığı bir hayatta mutlu olmanın ne kadar da zor olduğunu gördüm. Ve sonra bir kaç beşerin lafıyla iyi olunamayacağını anladım. Bir çok şeyi anladığım gibi.

Ne ise bu konuları boş verelim… Nasılsın? Yine ağlıyor musun? Ben sanmıyorum. Eğer dualarım kabul olunmuşsa mutlusundur. Ben ne haldeyim pek önemli değil zaten. Satır aralarında kayboldum. Kendim için yaşamayı öğreniyorum. Yani ne bileyim, belki de gerçek hayatı öğreniyorum.

Sonra geçenlerde bir fahişeye rastladım. Üzgündü. Ama paraya ihtiyacı vardı. “Mutsuz biriyle sevişemem” dedim. Güldü; “bütün fahişeler mutsuzdur.” dedi ve çekti gitti.

Şimdi sevgilim… Çok fenayım…

 

Wordpress Themes by Sabiostar web development studio.