Archive for the 'Hikaye' Category

Genç Kadın ve Tanrı

İnanan kişinin bir açıklamaya ihtiyacı yoktur. -(Euripides)

Ona kızıyorlardı Tanrı’ya inanmıyor diye. Genç kadına neden inanmadığını ben de sordum. Sadece merak ediyordum. İstediğini yapabilirdi ve onu doğru yola getirmek gibi bir derdim yoktu… Hiç tereddüt etmeden cevap verdi bana;

“Tanrı’nın gücü hakkında şüpheye düşüyorum. Yani Tanrı’nın herşeye gücü yetiyor mu ve bizim geleceğimizi O mu tayin ediyor? Herşeyi bir kenara bırak… bu dünyada o kadar acı çeken küçük çocuklar var. Yani herşey bizim irademizde olmuyorsa ve Tanrı en olmadık vakitlerde, alçakça şeyleri karşımıza çıkarıyorsa -ki hele de küçük çocukların… Söyler misin bana genç adam, Tanrı bizimle dalga mı geçiyor. Tanrı küçük çocuklardan ne istiyor? Yani planladığı ve hesap ettiği şey nedir izah eder misin bana? O kadar din kitabı okudun… ben okumadım. Tanrı nasip etmedi bana. Tesadüfen edindiğim bir tasavvufi kitapta öyle yazıyor. Yani Tanrı bana diğer insanlar gibi bir hayat bahşetmedi. Efendim? Ne yapmalıyım anlamadım? Sabretmek mi? Bana birileri bir şeyleri izah etsin yoksa çıldıracağım. Yani Tanrı hadi sizin tabirinizle Yüce Allah bana güzellikleri ihsan etsin… ama küçük çocukların yakasını bıraksın…”

Karşımda üst üste çıldırmış gibi sigara içen bu kadının durumuna üzüldüm ama bir şeylerin farkında olma ihtiyacı imrenilecek bir durum. Şimdi bu aykırı düşüncelerden uzakta, kendi halinde vasat bir hayat yaşayanlar için, genç kadının söyledikleri ne kadar aykırı? Ama bir yerde haklı olduğunu sanıyor. Belki de gerçekten haklı. Ama benim merak ettiğim Tanrı’nın bu konuya nasıl müdahale edeceğidir. Yani günah olarak mı, yoksa bir arayış olarak mı değerlendirecek. Genç kadının da hayatı yazları Kur’an Kursu’nda, kışları okullarda, akşam anne-babanın olduğu bir evde ve çok da aykırı olmayan bir hayatın içinde yaşayabilirdi neticede. Yani Tanrı O’na bu kadar acı yüklemeseydi, o bu ramazan gününde akşamleyin arkadaşlarıyla iftar eğlentisine katılırdı, burada  benim karşımda ağlamak yerine. Ama Tanrı’nın adaletinde şüphe olmadığını biliyoruz. Bunun delilini ve izahını çok az sayıda insan yapabilse de, en azında sırf  “Kutsal Kitap”  yazıyor diye buna inanıyoruz.

Dünyanınher tarafında bizim gibi “tuhaf” insanlar vardır. Genelde hayatında bir çok şeyi elde edememiş, kafası karışmış, istikrarsız, mutsuz, duygusal ve hayalperest insanlar. Hayatında vasat ve üstü mutluluğu yakalamış insanlar bu tür tuhaf insanlara acırlar ya da onları aslında onlar gibi olduklarını utanmadan yalan söylerler. Ben ve genç kadın onlardan biri.

O’nu bu Ramazan gününde böyle ağlatmak istemezdim ama romanımı yazarken kendisine bir kaç soru sormak istemiştim. Bir genç kadının özel dünyası ile ilgili. Sağ olsun kabul etti ve bana sorduğum sorulara içtenlikle cevap verdi. Konu sohbet havasına doğru dönüştü ve konu inançsızlığa dönüştü.Ona kızıyorlardı Tanrı’ya inanmıyor diye. Genç kadına neden inanmadığını ben de sordum. Sadece merak ediyordum. İstediğini yapabilirdi ve onu doğru yola getirmek gibi bir derdim yoktu… Hiç tereddüt etmeden cevap verdi bana.

Basılı Gözyaşları Ya Uçarsa/ Ne’m Kalır Bu Dünyada Her Şey Ya Rüyaysa…

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?

(Lucretius)

 

6799700-lg

Bana sorarsanız Tanrı bizi beklemiyor. Zaten yüce bir varlığı zaman ve mekandan soyutladığınız zaman, Tanrı benim ne yapacağımı biliyor, görüyor. Ve bunu bizimle paylaşmıyor. Olsun. Kabul ama madem herşeyin sonu belliyse, ya da değilse de sadece bunu Tanrı biliyor  olsa bile, yarının bir anlamı yok öyle değil mi? Ki neticede Tanrı herkesin sonunu bilmesinden öte, bir kişinin yüzlerce sonunu dahi bilebiliyor. Ve bizlerde burada, zaman kavramına hapsolmuş bir şekilde, hayatımızı bir şekilde idame ettirmek zorunda bırakıyor…

Alman bir filozof “Eğer ölümden sonra hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu” diye ifade ederken, ben dün (bunun “dün” olmasının bir önemi yok, daha genel bir geçmişi ifade ediyorum) gerçekten yok olmayı ve bu ve (varsa) öteki hayatları yaşamanın çok fazla bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bana bunu, “çok korkunç” bir şey gibi olarak söyleselerde, ben Cennet ve Cehennem’den öte, yok olmayı isterdim. Zaten ben yok olduktan sonra  bu “alçaklığın” farkında bile olmayacağım. Hiç bir şey olmayacaktı. Hiç bir şeyin olmadığının  bile farkında olmayacağım. Herşey çok güzel olacaktı…. hayat devam edecekti ama benim varlığım sona ermişti. Nitekim bende şu an aklımızda olmayan-olmayacak bir çok “yok” gibi olacaktım ve hiç kimse bu yokluğun farkında olmayacaktı.

Ki ben kaç kişi var olduğunun farkında ki zaten… çoğumuz bir şekilde kendimize göre inançlar icat etmişiz ve onları inanıp hayatımızı şekillendirmişiz… Herkesin bir senaryosu bir oyunu var. Herkesin bir rolü ve diyalogları var. Kimi Tanrı’yı yaratıyor, kimi inkar ediyor, kimi inanıyor. Kimi sadece ilahi kaynaklardaki kitaplarda yazanları hayatlarına tatbik ederken… kimileri kendi salt akıllarından kendilerine “dünyanın kurtuluşunu sağlayacağını” iddia ettikleri ideolojik fikirler çıkartıyorlar ve insanları bir müddet uğraştıyorlar… kimileri ise tüm bunlardan uzakta,  işinden dönüyor, karnı da aç…

Kendime haksızlık yaptığımı sanıyorum kimi zaman… bu doğru. Çocukları yeterince dinledik zaten. Bu saatten sonra hadi biraz da biz bi iki kelâm edelim. Sonrasını çok fazla düşünmeyelim. Hele dostlar nasıl da söylemeli; birbirlerine tüm gerçekleri. Bundan çekinmemeli. Sonra aptallara da fazla hoşgörülü olmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü gösterdiğiniz hoşgörü aptalın aptallığını  farkına varmasında engel oluyor.

Yok olmayı arzulayan bir insan, çevresindeki  hangi olaya kayıtsız kalabilir ki? Ölümler, savaşlar ve saire… aslında o kadar korkunç değil. Kendi adıma. Kendi algıma göre değerlendirdiğimde durum çok fazla değişmiyor. Neden böyle oldu sanıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Düşünmekten, şüphe etmekten… korkmayın ve denemeyin. Önemli değil! Nasıl olsa Tanrı’nınj rahmeti gazabından gani, nasıl olsa affeder… iş Kadir gecesi’nde bir dua’ya bakar. .. Böylesine düşünmek kamu personeli olmak için girmen gereken sınavlarına çalışmanı çok fazla etkilemiyor.  Zaten kimi zaman işin içinden çıkamadığında arkadaşlarla sohbet ediyorsun. Yani çok fazla endişe edilecek bir durum yok. Bizim, yani ”genç kadın” ile niyetimiz ciddi… yani içinde bulunduğum(uz) hayat içerisinde farkındalık. Genç kadın biraz daha hevesli… ben doyduğum zaman kalkacağım bu merak sofrasından… yok olmak fikri ise ne kadar aklımda olsa da mümkün değil…

Geç kaldım… gitmeliyim…

Düşüncelerinize Dikkat Edin; Duygularınıza Dönüşür…

Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir? - Cemil Meriç

 

Saatlerdir bir şeyler yazmayı bekliyordum. Bu arada müzik dinliyordum. Aslında kısmî izinlerden hiç hoşlanmıyorum. Kapalı alanlarda geçiriyorum çoğunu. O özgürce dolaşan insanları görmekten çok hoşlandığımı söyleyemem. Çıldırtan bir bekleyiş bu… bir sabrediş. Bir süre bir şeyi yapmaya mahkum edildiğinde insan çok iyi anlıyor. Bir de masallar olmasa… ve tarihî şahsiyetlerin yanılmadığı yanılgısı. Her şey yeterince sıkıcı. Herşey yavan…

Bunları ne zaman yazmıştı hatırlamıyordu. Saatler önce uzun bir yolculuktan gelmişti. Yolculuk boyunca gözünü kırpmamış, çoğunu müzik dinleyerek, kitap okuyarak ve yanındaki hacı amcanın namaz kılmasını izleyerek geçirmişti. Gündüz yolculuklarını pek bilmediği için sürekli dışarıya izlemiş, bakış açısından çabucak kayan; dağları-taşları, artık yürümekte zorluk çeken yaşlıları, İstanbul’daki kalabalığın bir kısmının alıp  yerleştirilmesi gerektiğine  inandığı bozkırları,  araları kaç metre olduğunu merak ettiği telefon direklerini, üç-dört metrekarelik ve içinde su olan ve insanların bu suya bir şeyler serpiştirdikleri dikdörtgen tarlaları, yol kenarlarında aptal bir şoförün kazasına sebiyet verecek olan siyah taşları izledi… düşündü… ara ara tebessüm etti. “Ne oluyorum” dedi…

İçinde bir his onun elîm bir trafik kazası geçireceğini söylüyordu ve yolculuğun sağ-salim nihayetinde, içindeki sesin tekrar yanıldığını gördü. İçindeki sese bir daha kulak vermemesi gerektiğini söylüyordu içindeki  ses. Bu paradoksa gülümsedi. Bu seferki anlamlı bir gülümsemeydi. Bir şey demedi.

Çok düşündü. Sürekli. Neyi-niçin düşündü, onu da düşündü. Düşüncesizliğini -bir zamanlar-  onu da düşündü. Düşündürücü düşüncelerde hep düşündü. Zehir oldu yolculuk. Yanındaki adamın ona aldırış etmediğini düşündü. Onu iyi bir insan olduğunu en az sekiz torunu olduğunu, hac ibadetinden yeni geldiğini, ölüme yaklaştığını ama mutlu olduğunu düşündü. Yolculuk sonunda ne yapacağını ve aslında dünyanın da nihayete her an eriverebilen bir yolculuk olduğunu düşündü.

Bu yolculuk diğerlerinden farklıydı. Yağmurluydu. Yol kaygandı. Diğer yolcular olmasaydı o yolda o kaca arabanın kaymasını ve elim bir şekilde can vermeyi isteyecekti. İstemedi. Bunu hissetti. Şimdiden ölecek olan yolculara üzüldü. Çok derinden. Sonra  bir iki tehlike atlatıldı. O hissettiği şeye yaklaşıldığını sandı. Yanıldı. Durdu. Düşündü. Şair ölümün güzel olduğunu, eğer öyle olmasaydı peygamberin ölmeyeceğini söylemişti bir zamanlar… o zaman ölmenin bir sakıncası yoktu. Ama bir peygamber gibi ölmek vardı, bir de onun gibi… bir de paygamber gibi yaşamak vardı, bir de…

Düşünce yoğunluğu eski sevgilisinin şehrinin sınırından içeriye girdiğinde her nasılsa artmıştı ve bu düşünceleri abarttığını düşündü artık. Hem kitabını okumalıydı. Sevgi, Hikmet ile evlenmişti. Ve Hikmet o ironik ve şakacı yanıyla o öksüz-yetim ve küçükken sürekli üşüyen kızdan nasıl bahsedecekti.

Bunları düşünüyordu. Bir de O’nu… “O” kimdi…. bu hikayede “O” herhangi biriydi… Öyle ki herşey olabilirdi… bir insan… belki de bir  bitki… ya da bir eşya… Ama o herhalükarda bir “O” düşünmeliydi.

Çok düşündürücüydü…

Her Aptal Onu Beğenen Başka Bir Aptal Bulur

“Kadınlar sevişebilmek için nedene ihtiyaç duyarlar. Erkekler sadece bir yere.”

 

Onu nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum. Bilirsiniz aslında aptalları kandırmak daha zor olur aslında. Hele bir de genç bir kız ise. Fikrimce böyle. Şimdi ise beyaz ve ortapedik bir yatağın üzerinde külotunu çıkarmakla meşgul olan kızı izliyorum. Acele etmiyor. Ben biraz aceleci. Gülümsüyor. “Kimseye söylemek yok ama” diyor. Bu “ama”yı söylerken ağlayacak olan bir çocuğa dönüşüyor ve sinirimi bozuyor. Ama buna rağmen yüzümden tebessüm eksik olmuyor.

Önceleri de bir kaç kez seviştiği ve yine bu aptal hali takındığı belli. Aptallar zevk alır mı? Ben alıyorum. Bu aptalı düşünmek istemiyorum. Neyse! Göğüslerinin güzel olduğunu söylüyorum. Gülüyor. Zevk aldığı sırada gözlerini kapattığında daha da güzel geliyor. En azından suretindeki aptalca ifade bir anlığına kayboluyor. Bu inlemeler sevişmeye ayrı bir lezzet katıyor. Ama neticede bir aptallık var ortada. Bu yoğun aptallık fikri ile sevişmek istemezdim. Ve aptallık bu genç kıza yakışmıyor. Belki de değildir. Nereden çıktı bu aptallık fikri. Oysa bu güzelliğe bir “giz” -ki “giz” her daim işe yarar- çok yakışırdı oysa. Ve bir anlam ve bir de aşk…

Doğru! Sevmeden sevişilmez. Sadece bir ayda tanıdğım ve E.’deki tuttuğum yeni evi gösterirken çağırdığım ve üniversitenin İngilizce bölümünde okuyan bir kız…. Evde bir iki eşya ve yatak odamda ise beyaz bir yatak. Ev boş sayılabilir. İnlemelerin yankısı evin boşluğunu hatırlatıyor.

Ama bu evi bir tuhaflık kaplıyor. Allahtan eşyalar yok. Yoksa bu kasvet boğardı bizi. Peki bu kız neden aptal? Belki de değil. Yoksa aptal olan ben miyim? Her şeyi geçtim bu hikayeni anafikri, teması, temas ettiği konu ne? Okuyucu sormaz mı “arkadaş sen ne diyorsun” diye? Haliyle… belki de şuna temas ediyordur. Acımasızlık… aptallık…

Çok terliyor. Bende terliyorum ama onun kadar değil. İşim çabuk bitiyor. (Bu satırı yazarken ona bakarak gülüyorum.) Sanki biraz pişmanlık var gibi. O kadar da olur. Yeni seviştin. Her sevişmenin ertesindeki aynı hissedilenler. Dur bir dakika, bu aptalın yüzünde anlamlı bir ifade görüyor gibiyim. Sigara yakmak için kalkmaya yelteniyor. Açık perdelerden çıplak vücudunun teşhir edilmesinden endişe duyarak kendisine bir çakmak atıyorum. Sigarasını yakarken “kimseye söylemek yok” diyor tekrardan. Bu defa “ama”sı yok. Daha kararlı… bu sefer aynı kararlılıkla “tamam” diyorum. Sevişmek bu kıza iyi geliyor sanırım. Bunu kendisiyle paylaşıyorum. Gülüyor. Bir içki istedi. Gülümseyerek olmadığını söyledim.

Tuhaf bir şeyler seziyordum. Yataktan kalktı. İşin ilginçliğinden çırılçıplak odada yürümesine aldırış etmedim. Evin içinde dolaşmaya başladı. Boş bir evde aptal ve çıplak bir kız dolaşıyordu. Bunu resmetmek isterdim. Ama artık aptal gibi bakmıyordu. Ne olmuştu bu kıza. Ses soluk kesildi. Nereye gitmişti bu kız. Ondan önce yaktığım sigramı söndürdüm. Kalktım… banyodan sesin geldiğini duyfum. Hızlıca banyoya yöneldim. Suyun altında (ki su soğuktu) derin derin nefes alarak bacak arasını yıkarken gördüm. Tüm günahları, pislikleri, olup bitenleri ve sanki tüm geçmişini o bacak arasını yıkayınca geçeceğini sanıyordu belki de… Kafasını kaldırdı… Bana baktı. Durumunu meşrulaştırmak için sanırım aptalca güldü. Bende tüm olanları onun aptallığına verecektim. En başından beri bunu yapıyordu demek ki… Bu duruma aslında onun aptal olmadığına sevdimdim.

Ben de ona zaferle gülümsedim. Aptalca “içime boşalmadığından emin misin” diye sordu. Bu cümeleye “evet” cevabı vermneden önce, onun sevişme eylemine gerçekten aşina olmadığı kanısındaydım…

Benim turuncu yüz havlumla kurulandı. Hava sıcaktı, üşütmezdi. O yüzden saçlarını kurutmadı. O kumral saçları balkonda çay içerken kurudu. Saçları kurudu, çaylar bitti. Gitmesini gerektiğini söyledi. Gitti. Gitmeden önce alnından öptüm. Bu sefer çok anlamlı gülümsedi.

 

Eski Bir Dosta Açık Mektup

“Arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu yeşermez artık.”

(Nazım Hikmet Ran)

 

Aslında bir kapalı mektup daha yazmıştım sana. Hatta şu an masamın altındaki edebiyat dergisinin onikinci sayfasında; adresi, göndericisi yazılmadığı çıplak bir mektup. Oysa göndermemem gerektiğini gördüm… ne hazin…

Bu mektubu kaleme alırken sadece soyutsal kavramlardan bahsetmek isterim. Yani senin bana geçen posta kutuma attığın “ciddi” mesajdan bahsetmek istemem. Tam sana mektup atacağımı ve adresini isteyeceğim sırada sen hızlı bir iletiyle benimle bir daha görüşmek istemediğini ve buna gerekçe olarak da seni hiç aramadığımı söyledin ve gittin… Bunun çok umruma olmadığını söylemek isterim -ki bu isteyişte senin bir cevap vermeden çekip gitmen çok etkili… Ve tavrın amacına ulaştı ve bir tokat gibi suratıma çarptı.  Tamam seni kaybettim. Anladık. Bir an tüm dünyayı kaybettiğimi sandım.

Gerçi sen inançlı bir insansın, senin barış dininde küsmek yoktur değil mi? Evet sen beni davet ederdin bu dine… Yanlış anlaşılmasın; ben ile sen aynı dine inanıyorduk zaten… Amaç senin gişbi inanmaktı. Ben senin gibi inanmıyordum. Ya da sen benim inanmadığım gibi inanıyordum. Ama inanıyordum ki ikimizinde inanıp-inanmamazlığımız samimiydi. Ve biraz karışık. Sevdiğin bir kız, aynı zamanda bir de Şeyh’in vardı. O Şeyh’i ben senin kadar sevmesem de saygı duyardım.

Bu açık mektup seni kaybettikten sonra hissettiğim acı duygunun, romantik yansıması değil, ayrıca belirteyim. Bu satırlarda pişmanlığa dair bir iz olacağını da sanmıyorum.  Ama bir kaç cümle yazmak bir dosta… bu kadarı… hiç de fena olmaz değil mi?

Bahsetmek isterim sana… az önce bir paket geldi uzaklardan. Bir dostumdan geliyor. Zaten sana onun hediye ettiği bir dolmakalem ile yazıyorum. Ne ise…belirtmek isterim ki; ben de onu en az seni aramadığım kadar aramadım… Ama onu aylar sonra gördükten sonra, o bana kızmak yerine, onsuz geçen günlerin telafisi için uğraştı, kocaman samimiyeti ve içtenliğiyle… Ah eski dostum, yanlış anlamayasın sakın ha! Seni onunla kıyaslamıyorum. Ama sanki biraz haksızlık ettiğini düşünüyorum… affına sığınarak…

Şimdi bu zorunlulukta. Bu olumsuzlukların koynunda, hiç oldu mu senin gitmen. Zamanla açısından çok kötüydü. Neticede insan değişiyor. Hatırlamaya çalış. Yeşil kubbeli camide seninle kaza namazları kılardık, değil mi? Güzel günlerdi. Ama hayat sana her zaman benimle sonsuza dek kaza namazları kıldıracağını garanti etmiyor. Bu yüzden hayat adına üzgünüm. Klasik yöntemlerle aslında aramızda geçen tatsız husumeti bertaraf ederbiliriz… ama her nasılsa romantik insanlarız ve bu durum biraz daha romantikleştirebiliriz… yani değerlendirmek adına…

Çok mu umarsız olduğumu düşünüyorsun. Hayır! Kazın ayağı öyle değil -ki büyük ihtimalle yanılıyorsun. Esasında çok fazla hassasım… Bunu görebilmek zor. Ben bile bazen bu hassasiyetin farkına varamıyorum.

Kül rengi bulutlar gökyüzüne hakim… oysa ben sana bu mektubu yazmaya başladığımda havada huzur veren bir mavilik vardı. Yani şunu demek istiyorum dostum. Hayat kaçınılmaz değişimlerle dolu. İşlerin mahiyeti bir noktadan sonra değişebiliyor. Örneğin çok sık-hatta hiç görüşemiyoruz. Ama işin özende herhangi bir değişme olmuyor her zaman, hala seviyoruz değil mi birbirimizi… Hiç bir kanıta, hiç bir yansımaya ihtiyacı yoktur aslında gerçek sevgilerin… Ve sevgiler beklentisizdir. Eğer sevgiden, sana bir şeyler vermesini beklersen… Bence çok beklersin…

Umarım aziz dostum; yanılgıdan kurtulursun ve dinin haram kıldığından uzak durursun… Ben seni kısa zaman sonra ararım… endişelenme…

Çocukluğunu beraber geçirdiğin dostun….

“kelimeler, albayım. bazı anlamlara gelmiyor”

“fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.”

 

Özür dilerim biraz vaktini aldım. Zira biraz yanıldım. Ne bileyim belki de olur dedim… o yüzden acele etmedim oluruna bıraktım. Bir-iki kişi beni umutlandırdı. Zaten istiyordum artık yeni bir hayata adım atmayı. Nasip olmadı. Biraz üzüldüm ama yıkılmadım. Öyle Mecnunvari bir matem içinde adını haykırmadım. Tanrı’nın gücüne bir kez daha inandım… senden sonra biraz yazdım. İnsalığın bihaber olduğu bir zamanlarda bir aşk hikayesiydi, senin hiç bir zaman okumayacağın… Sonra romanımı gözden geçirip, önceki yazdıklarımı yırtıp, tekrar yazmaya koyuldum… daha nefretle, daha hain…

Arkadaşları aradım… yalnız olduğumu ve böyle kalmasının daha makbul olacağını, yanıldığımı, Tanrı’ya inanmaya başladığımı, oralara bir daha gelmenin bir anlamı olmadığını, atalarımın gelenekleriyle yaşamaya karar verdiğimi, içimde tuhaf bir sıkışmasının olduğunu, aksine gerçekten mutlu olduğumu, haddimi sınırımı tekrar anımsadığımı, yaralarımın iyileştiğini, buralarda havanın çok güzel olduğunu, öğle sonraları havuz başında kitap okduğumu, bana bir daha onu sormamalarını, güzel bir şarkı yazdığımı, romanımın biraz aykırı olduğunu, saçma sapan hayallere falan kapıldığımı uzun uzadıya anlattım…

Sonra artık kendime geldim. Elime bir dolmakalem aldım. Yazmaya başladım. Hayatını çok normal yaşayıp, hiç düşünmeyen adamların kafa karıştırıcı-anlamsız-geyiksel bulacağı-bulduğu hikayeler, denemeler yazdım. Sen de okur musun? Oku… sana bir faydası olmayacak şüphesiz… belki de hiç bir şey anlamayacaksın… anlamayıver. Zaten ben sana seni sevdiğimi söylediğimde, şüphesiz cümlelerimde geyikseldi… Sevgi ya da aşk diye bir şey mi dedim ben… Ne aşkı bebeğim? Ne aşkı… Bunu düşünmek bile ürkütücü…

Beni ne kadar tanıyorsun bilmiyorum… Buralardan, atalarımın olduğu yerden, beni tanıyan insanların olmadığı bir yerde, tekrar doğup, teker teker tanışmak istiyorum insanlarla… “merhaba… tanıştığıma memnun oldum. Geçmişte çok kaybettim de şimdi kazanmaya geldim. Dost, sevgili, iş-güç-para-sağlık… Var mıdır buralarda… Pazarları hangi gün açılır burada komşu? Evde sebze niyetine bir şey kalmamış… Evde beklentiler aç…  Sizde biraz buğday var mıdır?”

Her ne ise… Bundan sonra arama-aramama problematiğini kısa yoldan, küçük bir formülle çözdük. En azından evde beklentiler başka şeylerle meşgul olabilecek…

Eğer Tanrı… yanına gittiğimde “Sen neden geldin?” ya da “Neden böyle geldin?” ya da “Sen günahkarsın… bak yüz ahiriadım ilerde cehennem var, git yan?” ya da “Ben böyle ölenleri kabul etmem… Ben’den nasıl ümit kesersin?” demeyeceğini bilsem… şu dakika kendimi, acıyla -ki birazcık günahların kefareti olsun diye- bu dünyadan yolcu ederdim samimiyetle söylüyorum…

Saçmalama; tabiki senin yüzünden değil… Sen sadece tüm bu olanların yanında, küçücük bir olmayışsın… Senin bana yaşattıkların benim ensemde hafif bir gıdıklamadan başka bir şey hissettirmez… o yüzden gülüm-gülücüğüm bunların seninle bir alakası yok… Sen geyiksel diyaloglarda, arkadaşlarına çocukça şakalar yapmaya devam et… Benimkisi biraz uzun hikaye, iki sayfa sonrasında gözlerini ağrıtan…

Benim hayatımda “aşk” kelimesi en çok satırlarıma yakışıyor. Öyle değil mi Tanrı’m… değil mi albayım?

Şimdi bahar geliyor… Yeni meşguliyetler “bahar sevişmeleri”… Bak ben hiç tatmadım bunu. Bilmiyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bir gün belki…ileride…

Ne ise. Artık gitsem iyi olacak. Daha farklı umutlarda, daha yeni ümitlerde ve aşkın olduğu satırlarda görüşmek dileğiyle…

 

 

Duygu ve Mantık

“Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı” dedi Hikmet, “İsa için üzücü olan , Yahuda’nın ihaneti değildi: neden yaşadığını hiç bilmeyen bu zavallı hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa işte buna üzülüyordu. “

(Tehlikeli Oyunlar-Oğuz Atay)

 

***

Hayat zorluklarla doluydu. Bunun farkındaydı. Geçen zaman ve bu zaman zarfında yaşadıkları, hayatın istediğimiz gibi olmadığı zamanlarda, o olmadık süreçlerde; kararlı, azimli ve ortama ayak uydurmak gerektiğini görüyordu. En ziyadesiyle görmek zorunda olduğunu görüyordu.

Duygusal-dı. Duyguları onun kılavuzuydu. Duygularına her zaman güvenir ve onları takip ederdi. Mantık yanındaydı aynı zamanda. Ama pek iltifat etmedizdi mantığa…  Mantığı da onu yönlerdirmek isterdi ama o bu duruma müsaade etmiyor, takip ettiği duygularına saygısızlık olmamasına dikkat ederek mantığını sustuyordu. Ama bazı zamanlar sessizce, takip ettiği duygularına duyurmadan ona da bir kaç şey sormuyor değildi…

ama dediğimiz gibi dugusaldı… mantıklı değil…

Duyguları bazen onu uçurum kenarına getiriyordu. ve yok oluyorlardı. O duygularına o uçurumdan düştüğünü biliyor (sanıyor) ve o uçurumdan atladığında o duygularına kavuşacağına umut ediyordu. O bu acı veren duygulardan farklı bir şekilde haz duyuyordu ayrıca… bu durumun çekciliği bu tuhaf acılardı.

Mantığı ona ne kadar da “dur” desede, o aldırmıyor, uçurumun kenarından atlıyordu. Bir tarafını kırıyor, yara bere içinde kalıyor, acı içinde inliyor, ağlıyor, insanların o absürd espirilerine maruz kalıyor,yine  ağlıyor, yazı yazıyor, hayal kuruyor, saçmalıyor ve acının insana getirip-götüreceği ne varsa yaşıyordu-yazıyordu. Ama sonrasında sanki yıllardır ıstıraplı bir vakur adam halini alıp topallayarak, nihayet kavuştuğu duygularını takip ediyordu…

Bu uzun süren bir süreçti… bilenler bilirdi… hep tekerrür ediyordu bu durum. Ve mantığı sadık bir köpek gibi hiç peşinden ayrılmıyordu. Bu sakadat gösterisi ona ayrı bir acı veriyordu.

Ve artık nihayet o duyguların peşinden gidecek sıhhati ve takati tüketmişti. Bitip tükenmiş bir kalp;  yara bere içinde kalmış, kırılmış ve sivri kemiklerin dışarı çıktığı bacaklar, dişleri dökülmüş ve yeni ölmüş bir insan levhası veren bir çirkin suret; bir kaç parmaktan yoksun eller… olduğu yerde kalmıştı. Ancak sadece bir göze sahip başını mantığa çevirdi. Mantık bu vakte kadar dinlenilmediği için kırgın ve öngördüğü durumun artık vuk’u bulmasında memnun, tavuzu içerisinde, acıyarak ona bakıyordu.

Duyguları hala devam ediyordu meçhule doğru. Onu farketmemişti. Ve farketti ki duyguları onu hiç farketmemişti. Nasıl olsa hep duyguları onu hep takip edildiğini biliyordu, emindi.

Kızdı. Duyguların peşinde gitmemek istedi. Gidemeyecekti de zaten.

Mantığı kolundan tutu. Omuzladı. Yavaşça gerçeklere doğru yol amaya başladılar sessizce, acıyla…

Saydam Bir Engel

haliyle sevgili N’ye”

Yarı yoldan geri döndüm bu hikayeyi anlatmak için. Kaleme alacağım hikaye yaşadığım ve yazmak istemediğim en aptal hikayelerden biri olarak her zaman hafızamda olacak…

Bir kaç metrekare alanda, hani şu ekmek parası kazanmanın derdindeydik. Sanatsal bir iş yapıyorduk ve hayat kurtarıyorduk. Ve belki de bazı hayatların kurtarılmasına engel oluyorduk. Tabi bu çok ender bir ihtimaldi ama bir ihtimaldi.

Ben ile beraber yaklaşık dokuz-on kişiydik o bir kaç metrekare alanda.

Anlaşmak ve sevmek zor değildi aslında. Ama olmuyordu. Sanki saydam bir engel vardı aramızda… her defasında birbirimize koşarken o engele çarpıp geri dönüyorduk ve o saydam engelin ardından birbirimize kızıyorduk sanki bunun suçlusu bizmişiz gibi…

Dokuz-on kişilik insanlardan sadece bir kişiyle anlaşmamakta ısrar ediyordum nedense. Onunla aramızdaki engel o kadar kalındı ki, kırılamıyordu. Ön yargılarla ve dedikodularla dolu koca, saydam bir engel…

Adı N. idi ve üç-dört defa dışarı çıkmış ve bir kere beraber içki içmiştik. Sarhoş olduğunda o kadar tatlı oluyordu ki, o saydam engel bile aramıza girmeye cesaret edemiyordu. N. Hanım diye hitap ederdim ona, Kadıköy’de beraber kol kola gezerken bile. “bana hanım deme N. de artık  ” demişti sonunda. “tamam” demiştim. “iş yerinde de sarhoş ol” diye eklemiştim. Bu fikir ikimizin de hoşuna gitmişti ama bir detayı görmüyordum o -kendince- sarhoş değildi; “çakırkeyif” olmuştu sadece.

Onu gizliden severdim. Bildiğiniz gibi değil. Hani arkadaş olarak derler ya işten ondan. Zaten bir erkek bir kızı pekala severdi ve aşık olmasına gerek yoktu öyle değil mi… ona aşık değildim. Sonuçta arkadaşımdı ve seviyordum. Ama saydam bir engel vardı. O lanet olası engele ikimizde engel olamadık ve anlaşamıyorduk…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Sonra gitti. O gidince o koca saydam engel de gitti. Bir boşluk olmuştu. Gitmeden o dedikodu yapılan kapı arasında ben ona “böyle olmamalıydı” demiştim. Ağlamıştı ve tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinin yaşını silmeden “inşallah dışarıda arkadaş oluruz” diye temnni etmişti. Ve sarılmıştı. O parfümü nerede duysam anımsarım. Bir iki kere N. kokmuştu. Sonra ise gitmişti.

Aradan belki bir yıla aşkın süre geçti. Ne yaptığı hakkında en küçük bir fikrim yok. En son bir sosyal paylaşım sitesinde kendine rastladım. Sağ olsun arkadaşlık teklifimi kabul etmiş. Güzel gülen bir kaç fotoğrafına rastladım. Anlaşamadığımız o yıllara geni döndüm. Tebessüm ettim…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Aşka Mektuplar -II-

Üşüyorum sevgilim. Bu karşılıksız aşkın vermiş olduğu bir şey değil. Dün gece yanı başında resmin, fonda güzel bir müzik eşliğinde “tutunamayanlar”ı okurken uykuya kalmışım, üstüm açık kalmışç Balkonun kapısı ve beyaz oda kapısı aynı anda açık kalmış. Hani “cerayan” dediğimiz hadise meydane gelmiş. Ben sabahın yedisinde üşüyerek uyandım. Baktım resmin hala tebessüm ediyor. Sanki halime güler gibi. Aldırmadım. Tekrar uyudum.

Sonra onlarca özelliğinden, sadece arama-aranma ve ara ara mesaj çekme özelliğinden yararlandığı cep teefonunu iki eliyle kullanan bir yaşlı amcanın rahatlığı var üzerimde. Sanki yıllardır bir şeyler, hem de çok bir şeyler yaşamış gibi ve son yaşananlara artık vakur bir tebessümle karşılar gibi bakıyorum olaylara. Yaşlı bir adam gibiyim. Öyle saçları dökülmüş yaşlı amcalardan değil. Babam gibi bir yaşlı adamım. Saçı ve sakalı uzun-düzgün bir yaşlı amca.  Oysa ben yaşlı amcaları hiç sevmezdim. Benim bildiklerimin yanlış olduğunu ve hayallerimin aptalca olduğunu ifade ederlerdi. Onları saygıla dinlerdim. Bir terzi amca vardı örneğin, benim bildiklerimin hep tersini bilirdi ve herşeyden vaz geçip onun öğütlerini dinlememi-anlamamı isterdi (hatta kimi zaman yalvarırdı) naftalin kokan dağınık terzi dükkanında. Dinlerdim ve içimden gülerdim.

Seni ilkokulda gece yatağa yatmadan önce suretini hatırlamaya çalıştığım ve “r”leri söylemeyen ve hiç bir zaman iki kelime edemediğim sevgilimden; evimizin burnuyukarıda sahibinin dürününün torunu olan ve daha on iki yaşında olmasına rağmen genç bir kadın vakuru gördüğüm, saçları aynı senin gibi omzuna düşen ve o zamana kadar gördüğüm (on iki yaşıma kadar) ve on son evlenip-boşandığını duyduğum sevgilimden; lise yıllarında ilk görüşte aşık olduğum ve sabahlara kadar ağlayıp Ferdi Tayfur’un şarkılarını dinlediğim, uzun-ince ve yarıaptal sevgilimden; ve lisenin dört senesi her daim sevgi-saygı beslediğim ve herkesin iliklerime kadar evlenmek istediğimi bildiği ve hiç bir zaman onunla yalnız kalamadığım ve en son bola gecesinde ellerini (herkesin artık o gece herşeyi normal gördüğü bir bola  dansında) tuttuğum ve bir daha hiç tutamadığım ve en son nişanlandığını ve maddi imkansızlıkların yüzünden evlenemediğini duyduğum  ve çok üzüldüğüm sevgilimden; üniversite yıllarında yirmi eylül ikibindörtte tanıdğım, kısa boylu, hafif toplu, kumral ve uzun sançlı ve aynı zamanda dansçı olan, ve bana utandamadan bir aşık olduğunu, bir olmadığını ve kararsız olduğunu ifade eden ve benim yazı yazmaya vesile olan sevgilimden; ve masum olduğunu sandığım ve hakkında bir şey söylemekten itina ettiğim, muasır medeniyetin aptal yansımalarını bir hayat biçimi sanan bir zamanlar sevgilim olduğu için utandığım ve pişmanlık duyduğum sevgilimden, ayrı bir seviyor, özlüyorum.

Dörtsaatdurmadanokuangillerden olmak ne kadar da güzel oysa. Oysa evet daha dört yıl önce, saatlerceinternetbaşındasaçmasapaninternetoyunlarıylavakitgeçirengillerdendim. Şimdi sen ise, evet sen, güzel saçlı ve tebessümlü güzel kız. Sen ise insanınhayatınagirdiktensonrainsanınhayatınıbirandadeğiştirengillerdensin. Oysa diğerleri, ucuzparfümkokularıvemakyajmalzemeleriyleerkekleripeşindenkoşturangillerdenler. Sen hep insanınhayatınısüsleyenveumutverensevgiligillerden ol.

Giderek daha iyi şeyler yapıyorum hiç bir zaman kavuşamadığım ve hayalini dahi kuramadığım sevgilim. Balkonumda çayımı demleyip, “tutunamayanlar”ı bitirmeye çalışıyorum. Hiç yalan atmadım bugün, hiç konuşmadım. Sadece yazdım, okudum, balkonun önünden geçen ve hamile karısına terdiginlikle dinlenmesi için güzel bir yer arayan adamı seyrettim, seni özledim, senin için bir şarkı söyledim usulca sadece kendiminin duyabileceği bir ses tonuyla, ağladım gelip geçen zamana…

Zaman durmadan geçiyor baksana. Sanki acelesi varmış gibi. Zamanı değerlendirmenin gerekliliğini hatırlıyor aslında hızlaca gelip geçen zaman, yoksa hayatımı ileriye sarmışlar olamazlar değil mi sevgilim?

Ne ise gitmeliyim. Zaman geçiyor. Bakalım geçsin. Belki zaman acele etmekte haklıdır. Kimbilir belki gelip geçen zamana bırakmışsındır kendini, bakarım akıp geçen zaman seni bana getiririr. Sonra zaman muzaffer bir bakışla gülümser ve “yine yanıldın” der bana. Bu sefer yanılmayı çok istiyorum sevgilim.

Gözlerinden öperim….

Karılar ve Güzeller

Kadıköy bugün soğuk ve sinir bozucu. Midyeciler kaldırım tezgahlarında biraz daha samimi ama. Ben yeraltı umumi tuvaletlerindeki yazılara kafayı takmış vaziyette, beni dağınık evime götürecek olan mavi ve mide bulandırıcı toplu taşıma araçlarına doğru yol alıyorum.

Tabii on dokuz dakika önce içkili bir ortamda, Metin ve Turgut ile bareber içiyorduk. Turgut anlatıyor, Metin de  -sanırım Turgut’un anlattıklarına- tebessüm ediyor, ben ise dinliyordum bana da konuşma sırası geli umuduyla…

Muhabbet devlet, siyaset, terör ve kadınlardı. “Benim”  dedim (en sonunda)  ”kadınlar hakkında fazla söyleyecek  sözüm yok Turgut’cuğum, ama bir kadın eli yüreğime değmeli.” Turgut tebessüm ederek cevap veriyor, “söyleyeceğini söyledin, bu aslında bir çok şeyi açık ve net olarak anlatıyor” dedi ve ekledi ama biz kimi zaman bu kadınları putlaştırıyoruz be arkadaş, karılarımız dışında…” Bu adam böyle laflar eder miydi? Az önce terör meselesinde saçmalıyordu. Ama şimdi iyi laf etti. Benim bir karım yok. Olması da uzak bir ihtimal. Ya onların ki? Buradan çıktıklarında, güzel iki kızın yanına gideceklerini söylediler bana. Biri on dokuz, diğeri yirmi iki yaşında dedi Turgut. Metin hala tebessüm ediyordu. Sinir bozucu.

İnsan düşünüyor, eşine “karı” metresine “güzelim” diyor. Karısı da muhtemelen çocuklarını banyo yaptırmış yatırıyordur. Küçük çocuk cahilce soruyor “anne babam nerede?” diye. Anne bir iç çekiyor ve arkadaşlarla beraber olduğunu söylüyor ve içinden de bir “ah” çekiyordur.

Benim bir “karım” olursa bir metresim olur muydu? Bilmiyorum. Belki de olurdu. Eğer Turgut hala arkadaşım olursa, belki de kesinlikle olurdu. Ama bu karı meselesine üzülüyorum açıkçası. Peki o genç güzeller hiç “karı” olmayacaklar mıydı? Keşke güzelimler karı, karılar güzelim olsaydı, ne güzel olurdu? Bu karı sözü biraz kaba gibi! E kabalığıda o “çaresiz olduklarını sandıkları genç fahişeler” hak etmiyorlar mı?

Tugut “güzelim”leri anlatmaya başlıyor;

“Görmelisin, denemelisin, tatmalısın. Bak mesela G…. böyle hafif iri yarı, uzun boylu etine dolgun. Kayda değer bir göğüs büyüklüğü var. Biraz irice ama çok da abartı değil. Yani mükemmel. On dokuz yaşında ama (onay alıyor Metin’den) on dokuz muydu Metin? (Metin yere bakarak ve tebessüm ederek onaylıyor, lanet olsun ki kız on dokuz yaşındaymış kız) . Evet işte kız on dokuz yaşında ama otuz yaşındaki kadının olgunluğu var. (İlginç.) Arkadaş sonuna kadar hakediyor parayı. Ah, ahhh…”

Onun o parayı hakettiği uzun tartışmalara yol açar ama sen bu hayatta bir çok şeyi hak etmediğin kesin.

“Sen ne diyorsun? Gelmek ister misin?”

Tebessüm ederek (ki neden tebessüm ettiğimi bilmiyorum) “hayır” anlamında kafamı sallıyorum. Ama sanıyorum ki bu tebessümlü hayırda biraz evet gördü ki Turgut biraz daha ısrar ediyor.

-Devam Edecek-