Buraya gelmeden önce bir taşın üzerinde oturmuş, yere bakıyordum. Sonra kendisinden bir kaç kat büyüklükte bir kırıntıyı taşıyan bir karıncayı gördüm. İçimdeki tuhaf ilhamlar ve düşünceler geldi geçti, hepsini bir bir kaydettim defterime. Sonra dışarı çıktım. Terleyen vücudumu beni kısmî özgürlüğe götüren beyaz minübüsün açık penceresinden gelen sert rüzgarla soğuttum. Gelirken insanları ve meşguliyetlerini izledim. Hatta bir küçük çocuk annesine serzenişte bulunuyordu. Annesine kendisini kendinden emin umursamaz bir tavırla dinliyordu. Belki de annesi çocuğuna daha sonra anlayacağı bir yanlıştan geri çeviriyordu ya da engel oluyordu. Tıpkı annem gibi. Ben daha sonradan anladım haliyle annemin haklı olduğunu. Yani çocukken, yani cahilken ve aptal… bu da Tanrı’nın bize karşı bir espirisi olmalı. Çocukken hata yapmanız kuvvetle muhtemel. O yüzden sürekli söylerler ya büyükler herşeyi çocuklardan daha iyi bilir diye… bir kaç istisna dışında…
Mutlu değilim. Gülüşlerim ve hal hatır sorularına verdiğim cevaplarım kimseyi yanıltmasın. İnsan bazı durumları anlatmakta gerçekten güçlük çekiyor. Hayattaki en büyük derdin “aşk” olduğunu sanan aptalar gibiyim sanki ama kimseye aşk değilim çok şükür. Benim bu husustaki bakış açım, çevremdeki bazı insanları sevmek. Yoksa bu “aşk” dedikleri çok başka bir şey olsa gerek. Değil mi? Büyük şehirde sevişmekten yorulduktan sonra, daha hayatta iki satır acı yaşamamış, saf, aptal, aşık genç çocukları peşinden koşturan genç kızların naz yapma süreçlerinde sizesöyledikler (pek de duygusal olmayan) sözleri olmasa gerek.

Tanrı’nın şakalarına ben hala kafamı geriye atarak kahkahalarla gülüyorum. Sonra konuyu birden bağlayacak aslında, işin espiri burada zaten. Bak aslında hayatın şöyle güzel bir yönü var. Tıpkı bir oyun gibi, böyle step step (adım adım) ilerliyor. Sonra canınız yanıyor. Sonra mutlu oluyorsunuz. Hatta Tanrı diyor ki Kutsal Kitap da, “eğer yaramazlık yapmazsınız size Cennet’i vaat ediyorum… böyle ırmaklar ve güzel eşler falan var”. Yoksa çekilmez bu kadar sıkıntı değil mi? Yani bir derenin kenarında sarı saçlı bir kız sevişmeyi öbür tarafa bırakabilirsiniz…
Tanrı babamdan merhametli ise benim hala bir umudum vardır demektir. Onca şeye rağmen, bir baba oğluna karşı hala aynı duyguyla yaklaşıyorsa onca (maddi) hatadan sonra… Tanrı’yı düşünemiyorum. Hani “merhametlilerin en merhametlisi” ya… Yani babandaki de merhamet mi? Sen Tanrı’nın merhametini gör… Belki de ortada bir şeyler var da, ben İnek Süresi’ndeki gibi görmeyenveduymayangillerdenim sanırım…
Ramazan ayındayız. Benim için Ramazan demek, televizyonlarda Ney sesini sıkça duymaktan başka bir şey değil. Bir de büyük büyük adamların arasında babanızın istediği sıcak pideyi alma telaşı. Onca büyük adamın yanında küçük ve önemsiz bir detay gibi sen sıcak pide alma kaygısındasın. O büyük adamlar yılların vermiş olduğu tecrübeyle sıcak pideleri evlerine doğru götürürken, siz sofranın başında eve pide bekleyen babanın tepkilerini merak ediyorsunuz. Ama o zaman Tanrı bana avantaj sağlıyordu ve her nasılsa o pideyi alıyordum. Şimdiki çocuklar şanslı. Bizim zamanında sıcak pide almak çok zahmetliydi. Devir değişti, tabi fırınların bu konudaki tavrı da haliyle değişti.
Ramazan da çok şükür herkes bir İslam tebliği telaşına düşüyorlar. Oruç tutanlar kendilerine Cennet’in anahtarı teslim edilmişçesine, oruç tutmayanları sakin bir dille ve Peygamberî bir üslupla dini ve orucu (ama sadece orucu) tebliğ ediyorlar. Bazı yarımdinliler ise vicdanlarını rahatlatmak için tuttukları oruçlu zamanlarında ise oruç tutmayanlara küfür ediyorlar, lanetliyorlar ve saire… Ben mi? Oruç güzel şey ama…




