Archive for the 'Deneme' Category

Belki İyi Gelir Diye

Buraya gelmeden önce bir taşın üzerinde oturmuş, yere bakıyordum. Sonra kendisinden bir kaç kat  büyüklükte bir kırıntıyı taşıyan bir karıncayı gördüm. İçimdeki tuhaf ilhamlar ve düşünceler geldi geçti, hepsini bir bir kaydettim defterime. Sonra dışarı çıktım. Terleyen vücudumu beni kısmî özgürlüğe götüren beyaz minübüsün açık penceresinden gelen sert rüzgarla soğuttum. Gelirken insanları ve meşguliyetlerini izledim. Hatta bir küçük çocuk annesine serzenişte bulunuyordu. Annesine kendisini kendinden emin umursamaz bir tavırla dinliyordu. Belki de annesi çocuğuna daha sonra anlayacağı bir yanlıştan geri çeviriyordu ya da engel oluyordu. Tıpkı annem gibi. Ben daha sonradan anladım haliyle annemin haklı olduğunu. Yani çocukken, yani cahilken ve aptal…  bu da Tanrı’nın bize karşı bir espirisi olmalı. Çocukken hata yapmanız kuvvetle muhtemel. O yüzden sürekli söylerler ya büyükler herşeyi çocuklardan daha iyi bilir diye… bir kaç istisna dışında…

 

Mutlu değilim. Gülüşlerim ve hal hatır sorularına verdiğim  cevaplarım kimseyi yanıltmasın. İnsan bazı durumları anlatmakta gerçekten güçlük çekiyor. Hayattaki en büyük derdin “aşk” olduğunu sanan aptalar gibiyim sanki ama kimseye aşk değilim çok şükür. Benim bu husustaki bakış açım, çevremdeki bazı insanları sevmek. Yoksa bu “aşk” dedikleri çok başka bir şey olsa gerek. Değil mi? Büyük şehirde sevişmekten yorulduktan sonra, daha hayatta iki satır acı yaşamamış, saf, aptal, aşık genç çocukları peşinden koşturan genç kızların naz yapma süreçlerinde sizesöyledikler  (pek de duygusal olmayan) sözleri olmasa gerek.

 

Tanrı’nın şakalarına ben hala kafamı geriye atarak kahkahalarla gülüyorum. Sonra konuyu birden bağlayacak aslında, işin espiri burada zaten. Bak aslında hayatın şöyle güzel bir yönü var. Tıpkı bir oyun gibi, böyle  step step (adım adım) ilerliyor. Sonra canınız yanıyor. Sonra mutlu oluyorsunuz. Hatta Tanrı diyor ki Kutsal Kitap da, “eğer yaramazlık yapmazsınız size Cennet’i vaat ediyorum… böyle ırmaklar ve güzel eşler falan var”.  Yoksa çekilmez bu kadar sıkıntı değil mi? Yani bir derenin kenarında sarı saçlı bir kız sevişmeyi öbür tarafa bırakabilirsiniz…

Tanrı babamdan merhametli ise benim hala bir umudum vardır demektir. Onca şeye rağmen, bir baba oğluna karşı hala aynı duyguyla yaklaşıyorsa onca (maddi) hatadan sonra… Tanrı’yı düşünemiyorum. Hani “merhametlilerin en merhametlisi” ya… Yani babandaki de merhamet mi? Sen Tanrı’nın merhametini gör… Belki de ortada bir şeyler var da, ben İnek Süresi’ndeki gibi görmeyenveduymayangillerdenim sanırım…

Ramazan ayındayız. Benim için Ramazan demek,  televizyonlarda Ney sesini sıkça duymaktan başka bir şey değil. Bir de büyük büyük adamların arasında babanızın istediği sıcak pideyi alma telaşı. Onca büyük adamın yanında küçük ve önemsiz bir detay gibi sen sıcak pide alma kaygısındasın. O büyük adamlar yılların vermiş olduğu tecrübeyle sıcak pideleri evlerine doğru götürürken, siz sofranın başında eve pide bekleyen babanın tepkilerini merak ediyorsunuz. Ama o zaman Tanrı bana avantaj sağlıyordu ve her nasılsa o pideyi alıyordum. Şimdiki çocuklar şanslı. Bizim zamanında sıcak pide almak çok zahmetliydi. Devir değişti, tabi fırınların bu konudaki tavrı da haliyle değişti.

Ramazan da çok şükür herkes bir İslam tebliği telaşına düşüyorlar. Oruç tutanlar kendilerine Cennet’in anahtarı teslim edilmişçesine, oruç tutmayanları sakin bir dille ve Peygamberî bir üslupla dini ve orucu (ama sadece orucu) tebliğ ediyorlar. Bazı yarımdinliler ise vicdanlarını rahatlatmak için tuttukları oruçlu zamanlarında ise oruç tutmayanlara küfür ediyorlar, lanetliyorlar ve saire… Ben mi? Oruç güzel şey ama…

 adsiz

Basılı Gözyaşları Ya Uçarsa/ Ne’m Kalır Bu Dünyada Her Şey Ya Rüyaysa…

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?

(Lucretius)

 

6799700-lg

Bana sorarsanız Tanrı bizi beklemiyor. Zaten yüce bir varlığı zaman ve mekandan soyutladığınız zaman, Tanrı benim ne yapacağımı biliyor, görüyor. Ve bunu bizimle paylaşmıyor. Olsun. Kabul ama madem herşeyin sonu belliyse, ya da değilse de sadece bunu Tanrı biliyor  olsa bile, yarının bir anlamı yok öyle değil mi? Ki neticede Tanrı herkesin sonunu bilmesinden öte, bir kişinin yüzlerce sonunu dahi bilebiliyor. Ve bizlerde burada, zaman kavramına hapsolmuş bir şekilde, hayatımızı bir şekilde idame ettirmek zorunda bırakıyor…

Alman bir filozof “Eğer ölümden sonra hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu” diye ifade ederken, ben dün (bunun “dün” olmasının bir önemi yok, daha genel bir geçmişi ifade ediyorum) gerçekten yok olmayı ve bu ve (varsa) öteki hayatları yaşamanın çok fazla bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bana bunu, “çok korkunç” bir şey gibi olarak söyleselerde, ben Cennet ve Cehennem’den öte, yok olmayı isterdim. Zaten ben yok olduktan sonra  bu “alçaklığın” farkında bile olmayacağım. Hiç bir şey olmayacaktı. Hiç bir şeyin olmadığının  bile farkında olmayacağım. Herşey çok güzel olacaktı…. hayat devam edecekti ama benim varlığım sona ermişti. Nitekim bende şu an aklımızda olmayan-olmayacak bir çok “yok” gibi olacaktım ve hiç kimse bu yokluğun farkında olmayacaktı.

Ki ben kaç kişi var olduğunun farkında ki zaten… çoğumuz bir şekilde kendimize göre inançlar icat etmişiz ve onları inanıp hayatımızı şekillendirmişiz… Herkesin bir senaryosu bir oyunu var. Herkesin bir rolü ve diyalogları var. Kimi Tanrı’yı yaratıyor, kimi inkar ediyor, kimi inanıyor. Kimi sadece ilahi kaynaklardaki kitaplarda yazanları hayatlarına tatbik ederken… kimileri kendi salt akıllarından kendilerine “dünyanın kurtuluşunu sağlayacağını” iddia ettikleri ideolojik fikirler çıkartıyorlar ve insanları bir müddet uğraştıyorlar… kimileri ise tüm bunlardan uzakta,  işinden dönüyor, karnı da aç…

Kendime haksızlık yaptığımı sanıyorum kimi zaman… bu doğru. Çocukları yeterince dinledik zaten. Bu saatten sonra hadi biraz da biz bi iki kelâm edelim. Sonrasını çok fazla düşünmeyelim. Hele dostlar nasıl da söylemeli; birbirlerine tüm gerçekleri. Bundan çekinmemeli. Sonra aptallara da fazla hoşgörülü olmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü gösterdiğiniz hoşgörü aptalın aptallığını  farkına varmasında engel oluyor.

Yok olmayı arzulayan bir insan, çevresindeki  hangi olaya kayıtsız kalabilir ki? Ölümler, savaşlar ve saire… aslında o kadar korkunç değil. Kendi adıma. Kendi algıma göre değerlendirdiğimde durum çok fazla değişmiyor. Neden böyle oldu sanıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Düşünmekten, şüphe etmekten… korkmayın ve denemeyin. Önemli değil! Nasıl olsa Tanrı’nınj rahmeti gazabından gani, nasıl olsa affeder… iş Kadir gecesi’nde bir dua’ya bakar. .. Böylesine düşünmek kamu personeli olmak için girmen gereken sınavlarına çalışmanı çok fazla etkilemiyor.  Zaten kimi zaman işin içinden çıkamadığında arkadaşlarla sohbet ediyorsun. Yani çok fazla endişe edilecek bir durum yok. Bizim, yani ”genç kadın” ile niyetimiz ciddi… yani içinde bulunduğum(uz) hayat içerisinde farkındalık. Genç kadın biraz daha hevesli… ben doyduğum zaman kalkacağım bu merak sofrasından… yok olmak fikri ise ne kadar aklımda olsa da mümkün değil…

Geç kaldım… gitmeliyim…

Birşeylerebiranlamverebilmeninzorluğunuçekengiller

OĞUZ ATAY’A

Ben hiç düşünmedim. Aslında bu saatten sonra da hiç düşünmüyorum. Belki de kaybetmenin faturasının son ödeme tarihi gelmedi. Son güne kadar ödeme yapmazdık biz. Alışkanlık. Maaştan arta kalan bir miktar paranın, döşeğin altında durması, belki de biraz mutlu ediyordu annemi bilmiyorum ama ben nerede saklıyorum o bedelleri ve o acıları bilmiyorum. Annem gibi olamadım…

Aslında ben… (yani sen) bundan sonra çok fazla düşünmemiz gerektiğini gördüm ve  kaybetmekten iflağı tükenmiş dostlarla (yani hep birlikte) gülmek… samimiyetsiz samimiyet… Sözde sevda. Zorla…

Aslında bir yazar olarak eleştirilmek… şunu okuma, bunu okuma ve hatta hiç okuma, boş ver (kabaca: s.ktir et) bizim gibi ol. Neden Olric? Neden bunu istiyorlar? Olric ben; süreklikafasıkarışıkolupdakararsızolangillerden-mişim… onlara (yani bizlere) göre herşey eskisi gibi devam etmeli(y)miş… “Canım bu kadar farklı şeylerle karşımıza çıktığında duruma hakim olamıyoruz… bak seviyoruz da seni… yapma böyle… okuma-yazma-düşünme…” Neden Olric? Bunlar tümden reddediyorlar herşeyi… Bir şey diyorum “inşallah”  falan diyorlar. Bilmiyorum. “Dua et” diyorlar. Peki ama ya benim dua-mın aksini başka bir adam daha samimiyetle ederse?

Geçenlerde içeride otrmuş kitap okuyordum. Şöyle-böyle ikibinyüzelliiki sayfalık bir kitap. Sosyolojik tahliller var. Sonra baktım dışarıda bir kargaşa çıktı, sonra seslerin benim küçük evime doğru geldiğini gördüm. Kapı zorlandı sonra… daha ne olur demeye kalkmadan içeriye bir çok insan girdi. Ellerinde sopalar ve saire… başladılar teker teker konuşmaya:

GENÇBİRKADIN: “sen neden bu kızı üzdün” (ondokuz yaşında bir genç içeriye ellinde siyah bir elbiseyle içeri girer. Sonra ağlamaya başla ve sonra çıkar gider.

FATİHSULTANMEHMETHANOLDUĞUNUİDDİAEDENBİRİ: “bre bizi Fransız kaynaklardan okumayasın” (kılıcını çeker, kılıcın beyazlığı gözleri kamaştırır.)

YANYANADİZİLMİŞYAKINBİRKAÇDOST: (hep birlikte) “karşımıza adam gibi bir aşkla çık” (uğultular yükselir.)

ÇEVİRMESAKALLIBİRMÜSLÜMAN: “yanlış anladın sen bizi, yanacaksın”

GENARELTWAIN: “asker (emretme komutanım) peki, o zaman ben çıkayım, dışarıda bilmem kaçıncı dünya savaşı var” (General seferbelik ilan eder, herkes gider)

 

İnanmayanlar Beklediler Dostum

Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez.

-Cemil Meriç-

 

Bir arkadaşım… hatta çok sevdiğim bir dostum, eğer siyasi düşüncelerimde bir değişiklik yapmazsam yani kendisinin inandığı “doğru” düşüncelere yönelik bir değişik yapmazsam, beni evine kalmak üzerine kabul etmeyeceğini söyledi. O kadar şaşırmıştım ki, ona “şaka yapmayı bırak” demiştim ki aslında bu husuta o çok ciddiydi. Hayatımda bir çok defa kırılmıştım ama bu kırılma, benimle onun arasında bir kırılma noktasıydı…

Bu Türk Milliyetçisi arkadaşım benim bir çok yazarı okumama bir anlam veremiyormuş (Ahmet Altan gibi…) Bende tüm bu olup bitenlere aslında bir anlam veremiyordum. Aslında o sevgili dostum benim aslında neye inandığımı ve hangi siyasi düşünceyle hareket ettiğimi bilmiyordu.  {Bak cümleler de birbirine girdi tam olarak istediğimi ifade etmek de ne kadar da zorlanıyorum.} Ne ise… işte bir kokoreççi dükkanında önünde “eğer sen böyle şeylere inanmaya, okumaya ve dinlemeye devam edersen ( ben zorunluluk bittiğinde Kültür Başkenti’ne taşınmayı düşünüyordum ve o arkadaşın evinde kalmayı da aklımdan geçiriyordum) ben seni evime kabul edemem.” Canım bende bu kadar aşağılanmayı kabul edemem. Düşünsene, insanların gözünde küçük bir çocuk gibi görünmek… belli, seni seven çocuk “cahilce” bir laf etmiş. Bu “cahilce” kelimesi senin kelimelerin kadar kırıcı değil dostum, hesap ettim… Bak yazı da karıştı. Ama kafam bu kadar karışık değil… Bak dostum baştan anlatayım sana… Müslüman adamsın Kutsal kitabın “Bakara” yani inek suresi okumuşsundur… İblis, “ben Adem’den üstünüm Tanr’ım… ben ona secde etmem… edemem…” derken orada şoven milliyetçiliğin ilk adımlarını atmıştı… siz de sanırım onu devam ettiriyorsunuz… okuyucuların da eminim ki kafası karışmıştır… Olay şu aslında ben, -sen bir dakka susar mısın ben anlayatayım ilk önce… ne diyordum… ben bir aşırı milliyetçiliğe karşı olduğumu ve bu hoşgörülü düşüncemin temelini;  Allah katındaki tek din olan ”İslam” dan aldığımı, buna rağmen (aslında rağmen değil ama ne ise) dinler ve medeniyerler arasında çatışma değil hoşgörüye ve milli unsurların her zaman arka planda olduğunu… ön planda olduğu vakit durumun ne kadar anlamsız olduğunu, ve benim ülkemde açıkça ve samimiyetle sözler söyleyen yazarları okuduğumu belirtmiştim ona dostluğumuzun samimi ve anlayışlı günlerinde… şimdi öyle kuzum okur yanlış anlamayasın… sonra ama bunun çok doğru olmadığını söyledi dostum neye ve kime dayanarak bilemedim. Olsun ama ben yazardım… Özellikle demokratik ve liberal idim. İkinci Cumhuriyet falan derdim. Tek Tanrı’lı tüm  dinlere karşı eşit mesafede olduğumu ve görünenden çok, görünmeyene inanırdım. Bunu anlamanın çok zor olduğunu söylüyorlardı genç kızlar   (ki hiç biri henüz sevgilim olma talihsizliğini gösteremediler) ve benim anlamlı, ironik sözlerimden hiç bir halt anlamıyorlardı. Onlarca cümlenin ardından sadece “anlamadım”  diyorlardı… dostum da beni dışarıdaki bankta yatmaya zorluyordu bir de… Vay canım İstanbul’um, Kültür Başkenti’m. Beni ret ettiler, içinde barındırdığın bir kaç düşünce nedeliyle… Bir banka ihtiyacım var. Değil mi ne kadar komik Olric? Oğuz Atay‘a teşekkürler. Üstad bak bende tutunamadım. Sonunda intihar  eder miyim? Hikmet gibi… Selim gibi…

Yok dostum sana demiyorum… senle alakası yok…  ben o “milli” tartışmayı unuttum bile. Son zamanlarda önemsiz şeyleri de çok çabuk unutuyorum… Kalacak başka bir yer buldum zaten. Teşekkür ederim.

Gitmeden Hemen Önce

Ne demişti en son? Sevmek için feda etmeli, göze almalı insan. Doğru söylüyor olsa gerek. Doğru söylüyordu. Ama feda etmek zordu… bazı şeyler vardı. Özellikle beklemek. Özellikle beklemek zordu. Bekleyen bilirdi. Beklemek acı verirdi. Tadını kaçırır, rahatını bozardı. Islak kaldırımlarda yürüyüşlerin tadı çıkmazdı. Beklettiği için özür dilerdi beklenen. Çok gecikebilirdi. Hatta hiç gelmeyebilir de. Çünkü her an “süpriiiiz” diyerek karşısına ölüm çıkabilirdi. Ölüm Allah’ın en kararlı emriydi. Olsun. Öldükten sonra bir başka severim seni. Teşekkür ederim. Bekletmek istemem. Bekle. Bak burada bekleyeceğim. Tam burada… (ince uzun şehadet parmağıyla genç adamın göğsüne bastırır.) Adam uzun ince parmağa bakar. Usulca suretine bakar genç kızın. (Genç kız içindeki ıstırabı gizlemek adına gülümser.) Vedalaşmaya lüzum yok. Bir sarılsaydım. Sarılabilirsiniz kuzum… (İkisi de mutludur.)

Özür dilerim ama benim çok fazla vaktim yok. Hani ayrılık  taşıtı geldi ya, gitmeden bir isteğiniz olup olmadığını soracaktım? Ben gidiyorum. Bilmem saatte kaç kilometre hızla bu ayrılık taşıtı beni sensizliğe götürecek. Bu nedir? (Genç kız sevgi dolu yolluğu uzatır.) Tıpkı eski filmlerdeki gibi. Bu nostalji çok ıstıraplı ama. Giderken yolda severim.

(Ayrılık filmlerdeki sahneler gibi olmuyor artık ayrılıklar… -artık insanları yeni ayrılık sahnelerine alıştırmanın zamanı gelmişti-  sessiz bir otobüs geri geri kalkıyor terminalden. Genç adam büyük pencereden bakıyor. Genç kız gülümsüyor. Yüzündeki ıstırap  çok belli oluyor lakin. Genç adam için zor olacağı belli. Genç kızın yüreğini sızladığını gördü yanındaki yakın arkadaşı. Bir şey diyemedi, bir-iki basit sözün dışında. Genç adam koltuğundan yanındaki yaşlı adamı rahatsız ederek, bakış açısından kaybolana dek büyük pencereden dışarıya baktı. Gözden kaybolmuştu genç kız.  “Hasret” dedi genç adam. “Hoş geldin” Hasret tebessüm etti. Ona içinde özlem dolu, bir iki satır getirdi. İlerde yazar diye. Genç adam eline kalemi aldı.)

giderken… bir umutla… bir hasretle… acı gözbebeklerimde… karanlık bir yolculuk olacak… dışarıya baktığımda bir şeyler göremeyeceğim… büyük karanlık pencereden üzgün yansımamı göreceğim… hemen yanı başımda hayalini… yalnız değilim… yaşlı adamla ortamızda küçük bir kız misali  oturuyor hasret… yaşlı amcaya en çok neyi özlediğini soruyor… beraber fotoğraf albümüne bakıyorlar… sürekli “bu kim” diye soruyor… karışmıyorum onlara… iyi anlaşıyorlar… adam sabırla anlatıyor…

 

Düşüncelerinize Dikkat Edin; Duygularınıza Dönüşür…

Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir? - Cemil Meriç

 

Saatlerdir bir şeyler yazmayı bekliyordum. Bu arada müzik dinliyordum. Aslında kısmî izinlerden hiç hoşlanmıyorum. Kapalı alanlarda geçiriyorum çoğunu. O özgürce dolaşan insanları görmekten çok hoşlandığımı söyleyemem. Çıldırtan bir bekleyiş bu… bir sabrediş. Bir süre bir şeyi yapmaya mahkum edildiğinde insan çok iyi anlıyor. Bir de masallar olmasa… ve tarihî şahsiyetlerin yanılmadığı yanılgısı. Her şey yeterince sıkıcı. Herşey yavan…

Bunları ne zaman yazmıştı hatırlamıyordu. Saatler önce uzun bir yolculuktan gelmişti. Yolculuk boyunca gözünü kırpmamış, çoğunu müzik dinleyerek, kitap okuyarak ve yanındaki hacı amcanın namaz kılmasını izleyerek geçirmişti. Gündüz yolculuklarını pek bilmediği için sürekli dışarıya izlemiş, bakış açısından çabucak kayan; dağları-taşları, artık yürümekte zorluk çeken yaşlıları, İstanbul’daki kalabalığın bir kısmının alıp  yerleştirilmesi gerektiğine  inandığı bozkırları,  araları kaç metre olduğunu merak ettiği telefon direklerini, üç-dört metrekarelik ve içinde su olan ve insanların bu suya bir şeyler serpiştirdikleri dikdörtgen tarlaları, yol kenarlarında aptal bir şoförün kazasına sebiyet verecek olan siyah taşları izledi… düşündü… ara ara tebessüm etti. “Ne oluyorum” dedi…

İçinde bir his onun elîm bir trafik kazası geçireceğini söylüyordu ve yolculuğun sağ-salim nihayetinde, içindeki sesin tekrar yanıldığını gördü. İçindeki sese bir daha kulak vermemesi gerektiğini söylüyordu içindeki  ses. Bu paradoksa gülümsedi. Bu seferki anlamlı bir gülümsemeydi. Bir şey demedi.

Çok düşündü. Sürekli. Neyi-niçin düşündü, onu da düşündü. Düşüncesizliğini -bir zamanlar-  onu da düşündü. Düşündürücü düşüncelerde hep düşündü. Zehir oldu yolculuk. Yanındaki adamın ona aldırış etmediğini düşündü. Onu iyi bir insan olduğunu en az sekiz torunu olduğunu, hac ibadetinden yeni geldiğini, ölüme yaklaştığını ama mutlu olduğunu düşündü. Yolculuk sonunda ne yapacağını ve aslında dünyanın da nihayete her an eriverebilen bir yolculuk olduğunu düşündü.

Bu yolculuk diğerlerinden farklıydı. Yağmurluydu. Yol kaygandı. Diğer yolcular olmasaydı o yolda o kaca arabanın kaymasını ve elim bir şekilde can vermeyi isteyecekti. İstemedi. Bunu hissetti. Şimdiden ölecek olan yolculara üzüldü. Çok derinden. Sonra  bir iki tehlike atlatıldı. O hissettiği şeye yaklaşıldığını sandı. Yanıldı. Durdu. Düşündü. Şair ölümün güzel olduğunu, eğer öyle olmasaydı peygamberin ölmeyeceğini söylemişti bir zamanlar… o zaman ölmenin bir sakıncası yoktu. Ama bir peygamber gibi ölmek vardı, bir de onun gibi… bir de paygamber gibi yaşamak vardı, bir de…

Düşünce yoğunluğu eski sevgilisinin şehrinin sınırından içeriye girdiğinde her nasılsa artmıştı ve bu düşünceleri abarttığını düşündü artık. Hem kitabını okumalıydı. Sevgi, Hikmet ile evlenmişti. Ve Hikmet o ironik ve şakacı yanıyla o öksüz-yetim ve küçükken sürekli üşüyen kızdan nasıl bahsedecekti.

Bunları düşünüyordu. Bir de O’nu… “O” kimdi…. bu hikayede “O” herhangi biriydi… Öyle ki herşey olabilirdi… bir insan… belki de bir  bitki… ya da bir eşya… Ama o herhalükarda bir “O” düşünmeliydi.

Çok düşündürücüydü…

Yazmak Üzerine -Çelişki-

Okuyacak ne çok şey var. Yazacak ve yaşayacak. İnsanları özlediğimi söyleyemem. Her yanım insan. Ben bile. Boynumdaki kireçlenmenin ağrısına dayanmak güç. Unutur gibi oluyorum, ama gerçekten unutamıyorum bu ağrıyı. Tıpkı yıllardır unutamadığım kalp ağrısı gibi.

Kızmayalım, darılmayalım. Biz Yazar garip ve ilginç şeyler yazmazsak, nasıl yazar olabiliriz? Bu mümkün mü; Değil… o yüzden biraz farklı, biraz sıradışı olmalıyız ki işin bir espiri olsun. Hem postmodern kültürün yansıması da böyle.

Aslında bakmayın bizde farklı şeyler yaşamıyoruz. Tüm insanların yaşadıklarını yaşıyor. Aynı toprağa ayak basıp, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Yazarla sadece yaşadıklarını derinden hissediyorlar ve tüm bunları hangi amaca hizmet ettiklerini bilmeksizin/bilmek istemeksizin kaydediyorlar.

Sonra insanlar bunları okur. Yazarlar doğal olarak tüm yazılanların (yaşanılanların) kolay okunması için edebiyatı icat etmişlerdir. Bir iki farklı kelime, bir iki devrik cümle. Sonra okur bunları okur…. sonra kendilerini unuturlar ve bizlere kafa yorarlar. Bilmezler ki, aynı şeyi yaşadıklarımızı.

Örneğin yazılan bir pornografik-erotik hikayede sonra gerçekten o kızla sevişip sevişlmediğini sorarlar. “Hayır” dersin… hatta evlilik öncesi cinsel münasebete karşısındır. Sadece bir hikayeyi; hikaye kahramanının gözünden anlatmışındır.

Gerçek okurlar daha iyi anlar sizi. Ama gerçek okurlar, hep gerçek yazarları okurlar…

Öyle değil mi?

İki Şehit Daha Varmış

İki şehit daha. Artık sıradanlaşan. Ne ise geçelim bunu. Zaten geçtiler öyle değil mi? Şu kumandayı versene!

Ama bundan yaklaşık bir hafta önce bir şehit evindeydim. Hayatımda ilk defa ağlayan bir şehit annesi gördüm. Televizyon ekranlarından acı tam olarak gelmiyor evlerimize, anladım. O ağlayan “yavrum, yavrum” diyen kadına baktım dikkatlice. Anneme ne kadar da benziyordu öyle! Babası, evet oda öyle. Çenesini kilitleyen, ağlamak istemeyen ve hala “Vatan Sağolsun” diyen babayı kendi babama da benzettim. Bütün anne ve babalar demek benziyorlarmış birbirine. Gördüm, dinledim. Üzerimdeki yeşil forma olmasaydı, bende ağlayacaktım. Ağlamam yasaktı.

Gelen-giden komşular  ve ağlayanlar. Şehitliğin azabı da bir başkaymış, baksana. Oysa biz o şehitlerin peygamberler ile beraber olacağına inanıyoruz. Ya ne için ağlıyoruz. E oğul sonuçta, insan üzülüyor. Şehitlik, şehadet.

Ama kızıyoruz biz. Çünkü herkes inanmıyor, inananların inandığı-inanmak zorunda kaldığı kavramlara.

Öyle midir albayım? Ölmek zaruri midir? Ölüm olmasaydı, hayat olur muydu? Bu dinsel realitelerin tüm o ananın, babanın acısını dindirmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, şehadet mertebesine erenlerin üzerinde yazı yazıp, kendime prim yaptırmaya niyetim yok. Bu şehitlerin anısına yazılmadı buna da inanın.

Ama ilgimi, dikkatimi celbeden bu şehit olaylarının çok fazla büyütülmemesi. Doğrusu bu mu, düşünmeden edemiyor insan? Yoksa en başından beri yanlış mı düşünüyoruz. Sanmıyorum. Ama o siyah koltuklarda oturup, bir iki kişinin ölmesine karar veren insanların varlığı beni rahatsız ediyor.

Albayım… kusura bakma ama bir şey diyeceğim. Özür dilerim ama ben bazı şeylerin samimiyetini inanmıyorum. Aramızdaki bu tatsızlığın sebebi de bu.

Aradaki samimiyeti bana inandırırsanız ben sizle dalga geçmeyi bırakacağım.

Söz..

 

Eski Bir Dosta Açık Mektup

“Arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu yeşermez artık.”

(Nazım Hikmet Ran)

 

Aslında bir kapalı mektup daha yazmıştım sana. Hatta şu an masamın altındaki edebiyat dergisinin onikinci sayfasında; adresi, göndericisi yazılmadığı çıplak bir mektup. Oysa göndermemem gerektiğini gördüm… ne hazin…

Bu mektubu kaleme alırken sadece soyutsal kavramlardan bahsetmek isterim. Yani senin bana geçen posta kutuma attığın “ciddi” mesajdan bahsetmek istemem. Tam sana mektup atacağımı ve adresini isteyeceğim sırada sen hızlı bir iletiyle benimle bir daha görüşmek istemediğini ve buna gerekçe olarak da seni hiç aramadığımı söyledin ve gittin… Bunun çok umruma olmadığını söylemek isterim -ki bu isteyişte senin bir cevap vermeden çekip gitmen çok etkili… Ve tavrın amacına ulaştı ve bir tokat gibi suratıma çarptı.  Tamam seni kaybettim. Anladık. Bir an tüm dünyayı kaybettiğimi sandım.

Gerçi sen inançlı bir insansın, senin barış dininde küsmek yoktur değil mi? Evet sen beni davet ederdin bu dine… Yanlış anlaşılmasın; ben ile sen aynı dine inanıyorduk zaten… Amaç senin gişbi inanmaktı. Ben senin gibi inanmıyordum. Ya da sen benim inanmadığım gibi inanıyordum. Ama inanıyordum ki ikimizinde inanıp-inanmamazlığımız samimiydi. Ve biraz karışık. Sevdiğin bir kız, aynı zamanda bir de Şeyh’in vardı. O Şeyh’i ben senin kadar sevmesem de saygı duyardım.

Bu açık mektup seni kaybettikten sonra hissettiğim acı duygunun, romantik yansıması değil, ayrıca belirteyim. Bu satırlarda pişmanlığa dair bir iz olacağını da sanmıyorum.  Ama bir kaç cümle yazmak bir dosta… bu kadarı… hiç de fena olmaz değil mi?

Bahsetmek isterim sana… az önce bir paket geldi uzaklardan. Bir dostumdan geliyor. Zaten sana onun hediye ettiği bir dolmakalem ile yazıyorum. Ne ise…belirtmek isterim ki; ben de onu en az seni aramadığım kadar aramadım… Ama onu aylar sonra gördükten sonra, o bana kızmak yerine, onsuz geçen günlerin telafisi için uğraştı, kocaman samimiyeti ve içtenliğiyle… Ah eski dostum, yanlış anlamayasın sakın ha! Seni onunla kıyaslamıyorum. Ama sanki biraz haksızlık ettiğini düşünüyorum… affına sığınarak…

Şimdi bu zorunlulukta. Bu olumsuzlukların koynunda, hiç oldu mu senin gitmen. Zamanla açısından çok kötüydü. Neticede insan değişiyor. Hatırlamaya çalış. Yeşil kubbeli camide seninle kaza namazları kılardık, değil mi? Güzel günlerdi. Ama hayat sana her zaman benimle sonsuza dek kaza namazları kıldıracağını garanti etmiyor. Bu yüzden hayat adına üzgünüm. Klasik yöntemlerle aslında aramızda geçen tatsız husumeti bertaraf ederbiliriz… ama her nasılsa romantik insanlarız ve bu durum biraz daha romantikleştirebiliriz… yani değerlendirmek adına…

Çok mu umarsız olduğumu düşünüyorsun. Hayır! Kazın ayağı öyle değil -ki büyük ihtimalle yanılıyorsun. Esasında çok fazla hassasım… Bunu görebilmek zor. Ben bile bazen bu hassasiyetin farkına varamıyorum.

Kül rengi bulutlar gökyüzüne hakim… oysa ben sana bu mektubu yazmaya başladığımda havada huzur veren bir mavilik vardı. Yani şunu demek istiyorum dostum. Hayat kaçınılmaz değişimlerle dolu. İşlerin mahiyeti bir noktadan sonra değişebiliyor. Örneğin çok sık-hatta hiç görüşemiyoruz. Ama işin özende herhangi bir değişme olmuyor her zaman, hala seviyoruz değil mi birbirimizi… Hiç bir kanıta, hiç bir yansımaya ihtiyacı yoktur aslında gerçek sevgilerin… Ve sevgiler beklentisizdir. Eğer sevgiden, sana bir şeyler vermesini beklersen… Bence çok beklersin…

Umarım aziz dostum; yanılgıdan kurtulursun ve dinin haram kıldığından uzak durursun… Ben seni kısa zaman sonra ararım… endişelenme…

Çocukluğunu beraber geçirdiğin dostun….

“kelimeler, albayım. bazı anlamlara gelmiyor”

“fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.”

 

Özür dilerim biraz vaktini aldım. Zira biraz yanıldım. Ne bileyim belki de olur dedim… o yüzden acele etmedim oluruna bıraktım. Bir-iki kişi beni umutlandırdı. Zaten istiyordum artık yeni bir hayata adım atmayı. Nasip olmadı. Biraz üzüldüm ama yıkılmadım. Öyle Mecnunvari bir matem içinde adını haykırmadım. Tanrı’nın gücüne bir kez daha inandım… senden sonra biraz yazdım. İnsalığın bihaber olduğu bir zamanlarda bir aşk hikayesiydi, senin hiç bir zaman okumayacağın… Sonra romanımı gözden geçirip, önceki yazdıklarımı yırtıp, tekrar yazmaya koyuldum… daha nefretle, daha hain…

Arkadaşları aradım… yalnız olduğumu ve böyle kalmasının daha makbul olacağını, yanıldığımı, Tanrı’ya inanmaya başladığımı, oralara bir daha gelmenin bir anlamı olmadığını, atalarımın gelenekleriyle yaşamaya karar verdiğimi, içimde tuhaf bir sıkışmasının olduğunu, aksine gerçekten mutlu olduğumu, haddimi sınırımı tekrar anımsadığımı, yaralarımın iyileştiğini, buralarda havanın çok güzel olduğunu, öğle sonraları havuz başında kitap okduğumu, bana bir daha onu sormamalarını, güzel bir şarkı yazdığımı, romanımın biraz aykırı olduğunu, saçma sapan hayallere falan kapıldığımı uzun uzadıya anlattım…

Sonra artık kendime geldim. Elime bir dolmakalem aldım. Yazmaya başladım. Hayatını çok normal yaşayıp, hiç düşünmeyen adamların kafa karıştırıcı-anlamsız-geyiksel bulacağı-bulduğu hikayeler, denemeler yazdım. Sen de okur musun? Oku… sana bir faydası olmayacak şüphesiz… belki de hiç bir şey anlamayacaksın… anlamayıver. Zaten ben sana seni sevdiğimi söylediğimde, şüphesiz cümlelerimde geyikseldi… Sevgi ya da aşk diye bir şey mi dedim ben… Ne aşkı bebeğim? Ne aşkı… Bunu düşünmek bile ürkütücü…

Beni ne kadar tanıyorsun bilmiyorum… Buralardan, atalarımın olduğu yerden, beni tanıyan insanların olmadığı bir yerde, tekrar doğup, teker teker tanışmak istiyorum insanlarla… “merhaba… tanıştığıma memnun oldum. Geçmişte çok kaybettim de şimdi kazanmaya geldim. Dost, sevgili, iş-güç-para-sağlık… Var mıdır buralarda… Pazarları hangi gün açılır burada komşu? Evde sebze niyetine bir şey kalmamış… Evde beklentiler aç…  Sizde biraz buğday var mıdır?”

Her ne ise… Bundan sonra arama-aramama problematiğini kısa yoldan, küçük bir formülle çözdük. En azından evde beklentiler başka şeylerle meşgul olabilecek…

Eğer Tanrı… yanına gittiğimde “Sen neden geldin?” ya da “Neden böyle geldin?” ya da “Sen günahkarsın… bak yüz ahiriadım ilerde cehennem var, git yan?” ya da “Ben böyle ölenleri kabul etmem… Ben’den nasıl ümit kesersin?” demeyeceğini bilsem… şu dakika kendimi, acıyla -ki birazcık günahların kefareti olsun diye- bu dünyadan yolcu ederdim samimiyetle söylüyorum…

Saçmalama; tabiki senin yüzünden değil… Sen sadece tüm bu olanların yanında, küçücük bir olmayışsın… Senin bana yaşattıkların benim ensemde hafif bir gıdıklamadan başka bir şey hissettirmez… o yüzden gülüm-gülücüğüm bunların seninle bir alakası yok… Sen geyiksel diyaloglarda, arkadaşlarına çocukça şakalar yapmaya devam et… Benimkisi biraz uzun hikaye, iki sayfa sonrasında gözlerini ağrıtan…

Benim hayatımda “aşk” kelimesi en çok satırlarıma yakışıyor. Öyle değil mi Tanrı’m… değil mi albayım?

Şimdi bahar geliyor… Yeni meşguliyetler “bahar sevişmeleri”… Bak ben hiç tatmadım bunu. Bilmiyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bir gün belki…ileride…

Ne ise. Artık gitsem iyi olacak. Daha farklı umutlarda, daha yeni ümitlerde ve aşkın olduğu satırlarda görüşmek dileğiyle…