Archive for the 'Çarşı İzni' Category

Çarşı İzni Sohbetleri

Jennifer Weiner - Küçük Depremler

O kadar ciddi kitaplar arasında açıkçası Jennifer Weiner adlı, yeşil gözlü yazarın “Küçük Depremler” (Litle Eartquakes) kitabı çok iyi geldi. Yüzlerce erkeğin arasında, dört kadının (Becky, Lia, Kelly, Ayinded) bütün özel yanlarını öğrenmemizi ve sevgili eşlerimizi birazcık da olsun anlamamızda bize yardımcı olacağı için Jennifer’a bu romanı yazdığı için teşekkür ediyoruz…

Ben bu tür kitapları çok fazla ciddi meseleleri kafasını takmayan genç kızların okuduğu kitaplar olarak tanımladığım için bu tür “popüler” diye nitelendirebileceğim kitaplara hiç niyetlenmemiştim. Ama bu ön yargımın bana bir hayli zararı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi ben bu pek vatanî ama az insanî görev sırasında, boşluğu doldurmak için, çok ciddi tarihi kitaplar okuyordum. Jennifer öyle güzel öyle iyi geldi ki… o küçük revir odasına mutlu bir “merhaba” ile içeri girdi… ayrıca yiyecek bir şeyler de getirmişti…. Ben masamda ise çizdiğim satırları, kendi yorumlarımla defterime kaydederken; Jennifer “biraz ara ver artık” dedi ve bana anlatmaya başladı. Becky’nin Mimi ile çekişmesi, Kelly’nin iş yoğunluğu, Ayinde’nin Oliveri’in hastalığını… bakir Steve’in ilginç alışkanlığını… ve saire…

Başarılı Öğrenciler ve  Diğer Gerizekalılar

Her ailenin çocuğunu kimi zaman gerizekalı pozisyonuna çoktuğu bilinir. Ben de kimi zaman kendimi çokça gerizekalı hissetmiştim. Ve de aptal, kararsız, ne idüğü belirsiz, yaramaz, tembel, başkalarınınçocuklarıgibiolamayan, hiç bir eksiği olmadığı halde bir çok eksik iş yapan ve saire…

Gazetelerde (çok kıskandığımdan mıdır nedir anlamadım) kahraman gibi ilan edilen başarılı öğrencilerin o şekilde teşhir edilmesine sinir oluyorum. Öyle bakıyorlar ki… evet kahraman sınav birincileri. “Çok başarısız, gerçek dışı, saçma sapan eğitim sistemimizin başarılı öğrencileri. Bu öğrenciler yıllarca sınava hazırlandılar. Test çözdüler. Dışarya çıkamadılar… çok sevdiği kızlara-erkeklerle zaman kaybı olur düşüncesiyle beraber olamadılar… bitmedi… son çıkan kitaplardan hiç birini bilmezler ve ayrıca gazete takip etmezler. Bunlar sadece test çözerler. Hem de çok güzel. Bahse bile girerim. Var mısınız?”

İyi bakalım… bak bunların içinden Yusuf Arman diye birisi var ki açıkça itiraf ediyor… Yusuf Arman. İşte o zeki çocuklardan. “Sosyal hayattan biraz uzak kaldım. Kitap okumaya bile vakit bulamıyorum. Herşeyi bırakıp sadece sınava hazırlandım…” hazin…

Nevada Üniversitesinde sevgili hocamız Yunus A. Çengel; Sanki lise eğitiminin tek bir gayesi var, o da öğrencileri ÖSS’ye hazırlamak. Yani en kısa zamanda en fazla soruyu en kestirme yollardan çözme becerisini kazanmak. Gerçekten de öğrencilerimiz testlere girip geçme konusunda gayet beceri sahibi. İyi de bu becerinin kime ne faydası var? Hangi işveren bir kişiye bu becerisinden dolayı iş verir, veya hangi lise mezunu bu becerisine dayanarak bir iş yeri açar? İlk ve lise öğretiminde öğrencilere gerçek dünyada kendilerini “yararlı” kılacak hangi beceriler veriliyor? Her lise mezunu üniversiteye girebiliyor olsaydı, bunu yine anlayışla karşılamak mümkündü. Ama her yıl üniversite sınavlarında 5 öğrenciden 4’ü yani yüzde 80’ı yerleştirilemedikleri için başarısız sayılıyor, ve bu ezici çoğunluk 18 yılını kaybetmiş olarak ve pazarlanabilir bir becerisi olmadan hayat mücadelesine terkediliyor. Tablo bu kadar vahim olduğu halde yıllardır neden bir şey yapılmıyor, anlamak zor. 

diyor… Makalenin tamamı için tıkla; AB SÜRECİNDE RASYONEL EĞİTİME GEÇİŞ

Yolu Bilmek ve Yolda İlerlemek Farklıdır

Dünyada çok acı var. Bunu kısa bir çarşı izninde farkettim.  Bunları teker teker izah etmeye zamanım yok. Gideceğim. Burada geç kalmanın bedeli biraz baş ağırtıcı. Geçelim tüm bunları. İsrail’in saldırıları ile söylemek istediğim bir kaç şey de yok değil. Aşağılık herif seni! Bunu nasıl yapabildin? Ya Musa yaşasaydı… çok kızardı size. Ve Kabbala bunu mu diyor size? Sizi anlamıyorum. Anlamadım. Anlamıyorum diyorum sizi… Neden?

Sonra insan aşkı arar. Bir genç kadın vardır satırların arasında. Tüm bu olup-bitenleri sorar-sorgular.  Genç adama kahve getirir. Genç adam teşekkür eder. Genç adamın özlemlerini sorar. Aslında hiç sorma der genç adam. Genç kadın karşısındadır. Genç adam aşkı sorar. Genç kadın susar. Bu kadar da olmaz ki… oysa ne güzel piyano çalardın. Hatta keman. Güzel besteleri olan biriydi. Yiyecek bir şeylerde yoktu. Hatta çok korkuyordu. Sonra genç kadının bir arkadaşı vardı. Sade mimarisiyle dikkat çeken çalışma odama usulca gelir. Henüz yeni dinmiş gözyaşları. Genç kadın ve adam ona bakar. O kapının önünde, başı önünde sesizce bekler. Genç kadın ellinden tutar. Ona bir kahve ikram eder. Genç kadının henüz yeni ağlamış arkadaşı kahveyi içerken üzerine az bir şey kahve döker. Çünkü elleri titriyordur genç kadının arkadaşının…

Peki bu neyin savaşı. Benden ne istiyorsunuz? Sonra benden ne alabilirsiniz? Toprak. Komik olmayın her yerde var o dediğiniz şeyden. Ama  burası size vaadedilen toprakları mı? Kim vaadetti. Tanrı mı? Soralım mı Tanrı’ya? Var mısınız?

Herşeyi sadece bir sayfaya sığdıramıyorum. Genç kadın da bunu çok iyi biliyor. (Bu arada arkadşı gitmiştir çoktan.) “Neyi varmış?” Genç kadın adamın yüzüne dikkatlice bakar. Sanki sorunun cevabı onun yeşil gözlerinde saklı. “Sevgilisi” dedi usulca… “herşeyini bağışladığı sevgilisi onu terketmiş” dedi gözlerini genç adamdan ayırmayarak. Genç adam tebessüm etti. “Terkedebilir” dedi, “ilişkide böyle bir ihtimal her zaman vardır.”

Genç kadın televizyonu açtı. Ekranlarda İsrail’in saldırılarıyla ilgili haberler vardı.

Bir Kısa Pazar Sohbeti

Hava sıcak mı sıcak, yaprak kıpırdamıyor
Damar değil sanki bileklerimizdeki.
Umuda yüklü kalplerimiz küt küt atıyor,
Nefesimiz duracak,
Zaman donacak…
İlk öpüşün arifesindeyiz şimdi:
Yaklaş, haydi yaklaş
Bak gözlerime,
Öp beni.
(El Değmedik Sevdalara Uyanmak, Öp Beni - s. 27)

Bir çarşı izni daha. Zaman nasıl da çabucak geçiyor. Bir hafta boyunca hastalar, emirler, komutlar, okunan sosyolojik kitaplar, haftasonu bitirilmesi gereken ama iş yoğunluğundan ötürü bitirelemeyen dergiler ve saire… hafta bitti, diğer bir hafta yarın başlayacak… umarım doğal geçer. Süprizleri nedense sevmiyorum.

Sanırım bugün YGS sınavı var. Başarılar diliyorum. Arkadaşlarım da şu an sınavda. Zihni yaratan onlara açıklık da versin. Belki muvaffak olur da, açıktan bir yerden okurlar. Ben de seneye gireceğim, açıktan bir yerler okumak için. Üniversite bitiremedim, bir gün üniversite mezunu olmayı çok isterim…

Hiç huyum değildir, artık biraz arabesk şarkılar dinliyorum. Kısmen kendimi iyi hissediyorum. Yukarıdaki şiirlere benzeyen şiirlerden okuyorum. Hayal kuruyorum. Telefonla aradıklarımın isteyerek-istemeyerek kalbini kırıyorum. Olup bitenlerle pek ilgilenmiyorum.

Zaman geçiyor evet. Baharda olmamıza rağmen kül rengi bulutlar hakim gökyüzüne. Genç kızlar biraz üşüyor gibi. Şehirdeki insanların bugün biraz aceleleri var sanki. Öğle yemeği için güzel bir mekan bulmak gerek oysa. Sakin ve sessiz…

 

Askerliğie Samimi ve Gerçekçi Bir Yaklaşım -2-

Sonuçta kutsal bir görev… gerçi ben kutsallığa inanmıyorum. Benim düşüncemde bu durum biraz daha farklı. Alternatif fikirlerim de var aynı zamanda. Ama kimin umrunda. Sonuç itibariyle bir burada bilmem kaç yüz gün kutsal bir görevi ifa etmenin hazzını yaşayacağız… ama ne haz… zorunluluğun dayanılmaz hazzı…

Geniş bir açıdan bakacak olursak, askeriye bir multidisipliner bir süreç. İfade ettiğimiz gibi gerçekten bir çok bilimsel verilerin aynı zamanda  kullanılması söz konusu. Askeriyede klişeleşmiş bir söz vardır ki; “askeriye de mantık yoktur” diye… bence bu sözü sarf edenler de  mantık yok. Zira askeriyenin tüm eğitim temelleri, çoğunun bilimsel verilere dayandığını görüyoruz… biraz düşünüp araştırırsak…

Gerçi o kadar bilimsel bir kurum  ki ordu… hasta hasta bir gencin, yağmur altında temizlik yapmasına, daha sonra hasta olmasına ve bunu pek de ciddiye almadığı durumu ile  sıkça karşılaşılabilir…

Verdikleri maaş sadece beş adet ankesörlü kart almaya yeter. Onun için sözde sizin bütün ihtiyaçlarımız karşılanıyordur ordu tarafından. Örneğin çarşıya çıkacağınız zaman askeriye size bir yol parası bile vermez. Öyle değil mi? O yüzden bazıları iki haftada bir, ya da ayda bir çıkar ya da belki de hiç çıkmazlar… Babası işsizdir bazılarının para isteyemezler… bazıları hiç göndermez… ordunun verdiği harçlıkla idare ederler. Sabahtan akşama karın tokluğuna çalışırlar…

Evet kompleks bir multidisipliner bir kurumdur ordu. Örneğin size internet kafe bir nimeti sağlar. Ama bir kaç site haricinde hiç bir yere giremezsiniz…

 -devam edecek haliyle-

Askerliğie Samimi ve Gerçekçi Bir Yaklaşım -1-

Ben size bu yazıyı ikibin on yılının ikinci ayının yirmi altıncı gününde yazıyorum ama size ne zaman ulaşır açıkçası bir fikrim yok. zira hafta sonu çarşı iznim verilmedi ve sabah  dokuz, akşam beş çalışma saatleri arasında yoğun bir tempoyla çalışıyorum.

Ben askerliğe geleli tam seksen altı gün oldu. ve ben neredeyse kendimi burada doğmuş gibi hissediyorum sevgili okur. Bunu askere gelmeden önce sevgili K. zaten söylemişti. Şimdi daha çok iyi anlıyorum.

Askerlik psikolojisi, ben  askere gelmeden altı ay öncesinde başlamıştı zaten. Hayattan kopmama, kitap okuyamama eve tıkılmama neden oldu bana bu psikoloji.  Şimdi ise bu seksenaltı günün (neredeyse iki kaftası izinle geçti) her saniyesini yaşadım ve bu günlere dokuz kitap, onlarca dergi ve sayfalarca yazı sığdırdım.Bu kaçınılmaz durumun her saniyesinden zevk aldım ve her boş saniyemi değerlendirdim…

Daha askerliğin bitmesine bir sene var. Bu zamanımı gözümde büyütmüyorum. Çok hızlı geçtiğinin farkındayım.

Hayatımda hiç milleyetçi ve vatanperver olmadım… sosyolojik ve kültürel anlamda daha evrensel, daha liberal ve daha global bir düşünceye sahibim. Düşüncemin temellerini sağlamlaştırma konusunda biraz yavaşım ama düşüncemin genel hatları bu…

Oysa askerlik ayrı bir dünya. Uygun adımlarla,  yürüyüş kararı saymalarla, kıt’a durlarla dolu…. İnsana bir şeyleri öğrettiği gerçek. Ama bazı şeyleri unutturduğu da ayrı bir gerçek. Bir yazar, bir aydın, bir fikir adamı ve bir fikir aksiyoneri için burası bir cehennem… ama bir birey için… biraz zorunluluk, biraz tutsaklık o kadar…

Sabır baş anahtar. “N.” bana burası için bir “nefs terbiye” yeri demişti hiç unutmuyorum. Doğru aslında… burası insanı acizleştiriyor, zayıflatıyor… değersizleştiriyor…

Kaçmak yok… emir var… Emir her şeyden ötedir burada… Sorgulamak yasak… Emir yanlış olsa bile. Yasak!

Ardında bıraktıklarına çok üzülürsün.. Ama bir müddet sonra alışırsın (herşey gibi)…. En çok bulunduğun mekandan çok, geride kalanları özlersin. Bende özlüyorum. Ama en çok kendimi…

Burada başka biri oluyorsun. Bunun için yemin ettin üstelik…

Bu Noktadan Sonra

Artık zorunluluğun ikinci etabı olan S… şehrindeyim. Yine bir internet kafede yazılarımı kaydediyorum. Bunun ne için yaptığımı da bilmiyorum. Şehir girişindeki köylerde yaşamak istedim gelirken oysa; “bir varoluş biçimiyle”… en azından sabahları taze yumurta ve peynir yerdik…

Bu şehir hakkında  -pek gezmesem de- ilk izlenimim buruk. Burada beni birçok sıkıntının beklediğini seziyorum. Umrumda değil açıkçası. Başıma gelebilecek en kötü şeylerin gelmesini temenni ediyorum…

Ama ikinci etap zorunlulukta daha iyi, daha özlemli, daha sakinim… daha aşığım örneğin. Daha vakur ve daha tebessümkâr.

Gelirken Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitabına verdiğim aralarda, aklıma bir çok cümleler gelmişti. Unuttum onları. Kalemim yoktu. İstemedim kendime. Cezalandırdım kendimi kendimce…

Ve şimdi ise ben; bir kaç saat sonra pek de samimiyetine inanmadığım, inandıramadığına inandığım ve acaba beni inanmak zorunda olduğunu bilmediğim bir kuruma bir sene boyunca hizmet etmeye gidiyorum ve içimde tarif edemeyeceğim bir duygu var. Sanırım yeni bir maceranın başlangıcında oluşan klasik heyecanın bir yansıması diyebiliriz…

Ama uzun süreli alışkınlıkları bırakıp gelmek zor oldu. Bilmiyorum. Kalan için mi, yoksa giden için mi zor oluyor bilmiyorum. Benim için çok zor oldu. Bu sefer mki daha farklı. Anlatmaya hacet görmüyorum. Detaylarla kimse ilgilenmez biliyorum. Ama bu sefer daha başka, bu sefer ki daha acı…

Ama en azından insanın bir gün kavuşabilmesini dilediği bir umudunun olması ne kadar da güzel. Benim gibi korkak insanlar bu umudun üzerine pek gidemezler. Ama belki bu prensibimden vazgeçerim de belki umudun üzerine giderim. Ama sonrasında bir şeyleri-birilerini kaybetme ihtimali var…

Gelirken o büyük otobüsün yaptığı bir-iki kısmi manevralarda korkmadım. Bir Varoluş Biçimi’ni düşündüm. Tebessüm ettim. Diğer insanlara baktım. Telaşlanmışlardı.

Yazacak bir şey var mı artık?  Korkacak bir şey var mı artık? Sen verebilir misin bunun cevabını ey “Bir Varoluş Biçimi”… oysa sen şu an muhtemelen pijamalarınla kahvaltı yapıyorsun. Benim aramamı mı bekliyorsun? Arayacağım seni biraz sonra… kısa bir telefon konuşması olacak ve genel mahiyeti ise temenniler… “ne zaman geleceksin”ler, “rahat mısın”lar, “yolculuk nasıl geçti”ler…

Bunlar ne güzel sorular değil mi? Ben bu hayattaki en büyük zengiliğin sana bu soruları soracak birinin olması olarak görüyorum. Sana yüzlerce kilometre uzaklıktan sana “gel” diyenlerin olması ne kadar da güzel… ve  ne kadar güzel bir nasip…

Ve başlıyoruz…

Bu noktadan sonra, hafta bir görüşmek dileğiyle…

Haftalar… Kitaplar… Malum Zorunluluk

Bir haftalılık zorunluluk sürecine tam üç kitap sığdırdım. Bu yüzden bu haftanın gayet verimli geçtiği inancını taşıyorum. Bahar’ın sesini duyma konusunda ihmalkar davrandığımı da açıkça söyleyebilirim ki ben bu yazıyı okurken muhtemelen bu “kısmî özre” bir tebessüm etmiştir ve kendi kendine bir yorum yapmıştır mutlaka… evet haksızım. Ama bu zorunlulukta bazı ihmallerin gerçekleşmesi muhtemel oluyor. Bu duruma bende en az senin kadar üzlüyorum ve hatta içerliyorum…

Haftaya bu saatlerde muhtemelen evimde annemle beraber çay içiyor olabilirim. O yüzden biraz keyfim yerinde. Zaman hızla akıp geçiyor. Aslında bunu en başından bilmeme rağmen yine de biraz zamana karşı haksızlık ettim. Oysa zaman vazifesini yapıyordu ve bizi her zaman “bir sonun başlangıcı”na götürüyordu.

Sonra ise İstanbul var sırada. Bu sefer daha yavaş olmasını istiyorum. Bahar olur, ve o iki dost olur. Diğerleriyle ise bir çay ve bir sigara içimlik vaktim olur (kusura bakmayın vaktim yok, gitmem gerek). O adamın yanına giderim sonra, bana yine öğüt verir ve tebessüm eder. Kız kulesinin karşısında iki liralık çaylardan içeriz dostlarla. Espirler falan yaparız. Ben zorunluluğu anlatırım. Onlar merakla dinlerler. Hepsi bir arada nasıl olacak bilmiyorum ama Bahar’ın sıcaklığını şimdiden duyar gibiyim.

Eğer bir sıkıntı olmazsa, o Kadıköy’deki şöminenin başında kırmızı şaraplarımızı yudumlarız. Güzel olur. Heyecan verici bir sıcaklık içerisinde, günler diğer güne hızla geçer. Evet hızla geçer ki o günler güzeldir çünkü. Ve zaman içinde zaman vardır ve o güzel günler çok çabuk geçer.

Erkek kardeşimin gönderdiği kitaba nasıl da bağlandım  oysa. André Maurois-İklimler… o kadar güzel ki kitap 1966 yılında basılmış (sonra bu kitaptan size fikrimi ileteceğim)… kırkaltı yıllık bir kitabı okumak bir kitap müptelası için harika bir duygu. Toplan zorunluluk sürecinde bu 7. kitabım. Okumayı zevkin ötesine dönüştürdüm burada. Gecenin karanlığında küçük okuma lambamla, istirahat aralarında ve saireler (gazinoda falan oturduğumuz serberst zaman dilimlerininb tümünde) kitaplarımı okumaya devam ettim. Çok okuyan ama çok bilmeyen biri olarak, kitap okumak bu zorunluluğa çok ama çok yakıştı inan bana…  

Oysa sakıncalı kitaplar vardı “zorunluluk” için. Zorunluluğun amirleri kitaplara  önceden bir göz atıp, sakınca olup-olmadığını kontrol ediyorlardı. Bir iki kitap okumuştum oysa zorunluluğa yakışmayan. Onlar bilmiyorlar o sakıncalı kitapları. Kusura bakmasınlar… Demiştim ya hani önceden size mühim değil, hatta umrumda değil…

Eğitimler, istirahatlar derken hafta bitti. Tekrar yeni bir haftaya başlayacak. Biz o haftayı bitirmeye çalışacağız ki o hafta zaten biz çalışmasakta bitecek. Sonra yine izinler. Sonra haftalar. Zaman bu döngülerle ileryecek ve biz şaşıracağız…

Hatta şaşırıyoruz…

 

Yağan Kar ve Yazmak Üzerine

Ben sivil yaşantıda bu kadar üşür müydüm, hatırlamıyorum… oysa çok uzun zaman olmamıştı sivil yaşantımdan ayrılalı. İnsan ne çabuk alışıyor ve ne çabuk unutuyor sevgili okur…

Bu şehirdeki en büyük parktaki pahalı bir kafeyim. Pahalı olduğu için kendime sadece kırkbeş dakikada bir sıcak içecek ısmarlıyorum ancak. Büyük camekanın yanında oturuyorum ve bu sebepten olsa üşüyorum. Diğerlerine bakıyorum bir şey yok ancak ben üşüyorum…

Bu kış oysa (cemekandan gördüğüm kadar) gayet güzel. Genç kızlar güzel şeyler giymişler. Atkı ve berenin şart olduğu zamanlar değil mi bu zamanlar… ve berenin örtmediği saçlar düşer omuzlara… ve soğuk rüzgar geriye doğru tembelce savrur omuzdaki saçları. Gözler kısılır ve yüz kızarılır…

İnanılmaz bir soğuk hava var burada… nedir bu camekandan bile geliyor soğuk. İmdadıma bir sıcak sahlep yetişiyor. Garson kız kendine yakışan bir nezaketle ve gülümseyerek sephaya koyuyor sıcak sahlepi. Kitabıma ara verip, bende onu tebessümle seyrediyorum. Oysa bu zorunlulukta hasret kalmıştık bu nezaket gösterilerine…

Yaşadığım her şehre ayak uydururdum ve severdim. Ama bu şehre pek alışamadım, sevemedim. Olmadı. Ama alıştım. En azından son kalan iki haftayı rahatça geçirebileceğime inanıyorum. Sonrasında bir sahil kenti bana çok yabancı olmayan ve çok yakın olmayan. Sonrası… sonrası meçhul ve bilinmeyen… gerisi sır… gerisi pek mühim değil…

Geçen farkettim. Bir “serbest ilişkim var”mış… nasıl ve ne zaman yazmıştım o sosyal paylaşım sitesine. Bilmiyorum. Serbet bir ilişkim olmamıştı ve olmaması lazımdı. Bir ilişkim olsa da bu başkasını ilgilendirmeliydi. Yazdığım edebi metinleri her zaman gerçeği mi yansıtıyor sanki. Oysa sanatsal anlamda bir uğraştı bu yaptığımız. Her zaman gerçeği yanstımaz… bir eşcinsel romanı yazsam eşcinsel olduğum içindir herhalde… ama bazı “yakın okur”larım bu durumu anlamakta zorlandı… olmadı anlacağız sevgili yakın okur…

Örneğin André Mourois’in “İklimler” kitabından esinlenerek bir iki yazı kaleme aldım ve şiddetli bir iki tepki aldım. Bir ilham bir, esinlenmeydi oysa .Ama yakın okurlar çok ciddiye aldı. Nasıl ülkemin zihniyetini yansıtıyorlar değil mi?

Bazı şeyleri mutlaka yaşamış olabilirim. Ama her zaman yazar yaşadıklarını değil; okuduklarının analizini, gördüklerini ve ilhamlarını aktarır. Gerçek her zaman yansıtılmaz. Benim yazılarımı okuyan biri benim her daim acı çektiğimi zanneder oysa. Oysa öyle değil…

Geçen kumandan yazarlık, yaşamadan yazdığını ifade etti. Ne kadar vahim. Durum öyle değil… öyle olmamalı… kısmen haklısın kumandanım. ama kazın ayağı öyle değil…

23.01.2009

Karlı Bir Günün Sabahında

Bir çarşı izni daha. 9:30 da yağan karın altında bekledik bizi çarşıya, yani “kısmî özrülüğe” götürecek olan o otobüsü… itişe-kakışa bir şekilde bindik otobüse.  En yakın “internet-cafe” de durdum. Bilgisayarı açtım ve başladım…

Bu üstteki gereksiz ayrıntılara hiç girmeden de başlayabilirdim yazıma. Aslında daha iyi olabilirdi? Hep böyle olmuyor mu oysa? ve hayatımızın her döneminde “daha iyi olabilirdi” dediğimiz yüzlerce zaman olmuyor mu? ne yazık ki…

Kimin ne umrunda bilmiyorum ama kutsallaştırılan her vazifenin altında yatan saçmalıklar var bunu öğrendim son zamanlarda. Gerçi yine son zamanlarda bireysel anlamda bir şeyler düşünmemenin emir olduğu bir yerde işte vakit bulduğumuzda bazı bazı şeyler geliyor aklımıza. Geliyor ve gidiyor.  O kadar. Sonrasının ne önemi var söyler misin? Ya da sus… bu aralar içe kaçışlardayım, kimilerince saçma olan zamanlardayım. Bazı zamanlar insanın kendinden öyle utandığı zamanlardayım. Geç mi kaldım diye soruyorum kendime… her zaman geç değildir dedi bir ses… bak o sesi de özledim… ama en çok… en çok kendimi özledim…

Sorsan bir değişiklik yok. Ama neler neler değişti. Zaman neleri geri getirmeye çalışmadı değil mi? Bunun hepimiz farkındaydık. Ve hepimiz aynı sona “Allah Korusun” dedik. Ne tuhaf, kendi yarattığı sonu kendisimi mi koruyacak…

Bilmiyorum… okuduğum din kitabı belki yardımcı olur. Uzun oldu din kitabı okumayı. Belki bu zorunluluğa aykırı bir kitap kim bilir? ama olsun.. mühim değil… hatta tekrar ediyorum umrumda değil. Ne olması gerektiği değil, ne olmaması gerektiği ile ilgilenen bir zorunlulukta iç kaçışlardayım. Bunun bir önemi yok dostlar ve okular…

Ama her nedense içimdeki olası umudu tarif edemem. Öyle ya da böyle bir şeylerin umudunu taşıyorum. Bu hayattan aslında çok fazla bir şey,  hatta hiç bir şey beklemediğimde olsa gerek. Biraz komik bir durum. Öyle kaantkârlıkla alakası yok. Biraz zor onun için…

Ve herkes de aynı soru… askelrik nasıl gidiyor? cevaben, olması gerektiği gibi… ne iyi ne de kötü… satabil… monoton ve tekdüze…

Yanlış anlaşılmasın bir de… ben bu yazıları yazarken hep tebessüm ediyorum…

 

Zorunlulukta Akla Gelen Tuhaf Şeyler

Sabıra artık git gide alışıyorum. Üzgün değilim. Az-çok inancım var, o kurtarıyor. Ha bir müzik olsaydı okuduğum kitapların yanında, pek iyi, çok iyi olurdu. Ve biraz yalnız kalmak. Ben yalnız kalmayı severdim. Şimdi ise, kalablıklarla yatıyorum, yiyiyorum, içiyorum ve banyo yapıyorum. Haftada bir ancak. O da kısa bir süre. Bir bilsen ne kadar sinir bozucu…

Şimdi Avrupa Başkenti’nde olmak vardı. Bu sıkıcı tutsaklıktan ve zorunluluktan kurtulmak. Sultanahmet’te tasavvufi müzikleri dinlemek ve mest olmak. Beyazıt’ta o dostlarla ya da Bahar’la konuşmak. Hani o “muhabbet” dedikleri şey. İçinde anlam ve sevgi olan. Burada geyik var. Bol küfürlü. Bunu bilme. Hiç bilme…

Kitaba başladım. Zamanlamam harika. Tam da bu zorunluluğa denk geldi. Gülüyorum kendime. Tekdüze bir hayattan sınırsız özgürlüklerin (!) olduğu bir hayata adım atan adamın tuhaf hikayesi. Şafak bitmeden biter. Umarım.

Okuduğum üçüncü kitap bugün biter. Çarşıda pek mekan yok. Bir yer buldum. Büyük bir parkın içinde. Büyük camekandan dışarıya bakıyorum. Islanan insanları ve ördekleri izliyorum. Ördekler o havuzdalar. Üşümüyorlar. Allah’ın hikmeti. Ne güzel…

Zorunlulukta üç kitap;

Birincisi Atatürk’e farklı yaklaşan o sıkıcı kitaplardan biri.
İkincisi Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken”… fevkalade… sıkmıyor…
Üçüncüsü bir lezbiyen romanı, sanırım bu zorunluluğa hiç yakışmayan…Selim İleri’den… Mühim değil. Aslında umrumda değil…

Bir alıntıyla devam edelim… İleri’den…
“kitaplar (yazılar) yazara acı verir. bir an’ı, bir sahneyi yazarken gerçek hayattakini anımsar. Gerçek hayattaki acı veya sevinç, mutluluk.. bir an, bir gülümseyiş an’ı.. bana gülümsüyordun. bakışmalar, gülümseyişler, veda edişler, ayrılık sözleri.. hepsi olanca şiddetiyle duyumsanırken, yazarın kağıda döktüğü daima cılızdır. Yaşanmış, gönülde izi kalmış bir acıdır sizi yazmaya yönelten, soluk soluğa bir istek. Yazdınız mı, iki acıyı birden yaşarsınız: geçmiştekini bir türlü yazıda yaşatamamak, ama duyumsamak, boyuna, aralıksız duyumsamak.. duyumsadığınız, sözcüklerinizde eriyip gitmektedir. sözcükleriniz yetersizdir. ve dile getirdikleriniz zaten eriyip gitmiştir.
şimdi yazacaklarım da öyle olacak ..”

Bu zorunlulukta tam da yeriymiş gibi, O (eskilerden adı mühim değil) geldi aklıma. Rüyama. Başka bir adamla. Bilinç altımdaki yeri ve durumu hazır zaten. Üzgündüm. Yorgundum. Tekrar bir kaybedişi ve ayrılığı anımsadım. Bol küfürlü geyik sohbetlerinde aklıma geldiğinde “tam da sırası” diyordum. Gelme artık aklıma. Aklımda sana bundan sonra yer yok. Gönlümde hiç yok. Ben artık başka bir kişiyim. Senin başkalaştırdığın bir kişi. Öyle değil mi? Bir kere teşekkür ettim sana ve bir kere de özür diledim. Alacağım vereceğim yok artık senden. Sana kızgınım. Gelme rüyalarıma.

Başka biri var artık aynanın karşısında. Yanlış anlaşılmasın bu konuda bir sıkıntım yok. Yalnız kalmak istiyorum sadece.

Emir-komuta ilişkiler falan bir yere kadar gidiyor. Kimse senin içinde duygularını bilmiyor ve bilmeyecek. O yüzden kimsenin, kimseyi anlamasını beklemek anlamsız. Arkadan bir iki kelime söylerler ve biter. İnsanoğlu nankördür. Bilirim. Kendini Yaratan’a verdiği sözü unutan mahluk sana ne yapmaz ki? Aynı şekilde ben… aslında sende benden bir şey bekleme Bahar.. belki… bilmiyorum… bir Oğuz Atay kahramanı gibi. Kimi zaman Rodion Romanoviç Raskolnikov misali kendi suçumun cezasını çekiyor gibiyim…

Bir şeyleri anlamlaştırmayı seven bir adamın (yazar) bu hikayesini bende okuyorum ve zevk alıyorum…
Ne kadar tuhaf değil mi?

Bir dahaki çarşı iznine kadar…
Esen Kalın…