Archive for the 'Kitap' Category

Çarşı İzni Sohbetleri

Jennifer Weiner - Küçük Depremler

O kadar ciddi kitaplar arasında açıkçası Jennifer Weiner adlı, yeşil gözlü yazarın “Küçük Depremler” (Litle Eartquakes) kitabı çok iyi geldi. Yüzlerce erkeğin arasında, dört kadının (Becky, Lia, Kelly, Ayinded) bütün özel yanlarını öğrenmemizi ve sevgili eşlerimizi birazcık da olsun anlamamızda bize yardımcı olacağı için Jennifer’a bu romanı yazdığı için teşekkür ediyoruz…

Ben bu tür kitapları çok fazla ciddi meseleleri kafasını takmayan genç kızların okuduğu kitaplar olarak tanımladığım için bu tür “popüler” diye nitelendirebileceğim kitaplara hiç niyetlenmemiştim. Ama bu ön yargımın bana bir hayli zararı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi ben bu pek vatanî ama az insanî görev sırasında, boşluğu doldurmak için, çok ciddi tarihi kitaplar okuyordum. Jennifer öyle güzel öyle iyi geldi ki… o küçük revir odasına mutlu bir “merhaba” ile içeri girdi… ayrıca yiyecek bir şeyler de getirmişti…. Ben masamda ise çizdiğim satırları, kendi yorumlarımla defterime kaydederken; Jennifer “biraz ara ver artık” dedi ve bana anlatmaya başladı. Becky’nin Mimi ile çekişmesi, Kelly’nin iş yoğunluğu, Ayinde’nin Oliveri’in hastalığını… bakir Steve’in ilginç alışkanlığını… ve saire…

Başarılı Öğrenciler ve  Diğer Gerizekalılar

Her ailenin çocuğunu kimi zaman gerizekalı pozisyonuna çoktuğu bilinir. Ben de kimi zaman kendimi çokça gerizekalı hissetmiştim. Ve de aptal, kararsız, ne idüğü belirsiz, yaramaz, tembel, başkalarınınçocuklarıgibiolamayan, hiç bir eksiği olmadığı halde bir çok eksik iş yapan ve saire…

Gazetelerde (çok kıskandığımdan mıdır nedir anlamadım) kahraman gibi ilan edilen başarılı öğrencilerin o şekilde teşhir edilmesine sinir oluyorum. Öyle bakıyorlar ki… evet kahraman sınav birincileri. “Çok başarısız, gerçek dışı, saçma sapan eğitim sistemimizin başarılı öğrencileri. Bu öğrenciler yıllarca sınava hazırlandılar. Test çözdüler. Dışarya çıkamadılar… çok sevdiği kızlara-erkeklerle zaman kaybı olur düşüncesiyle beraber olamadılar… bitmedi… son çıkan kitaplardan hiç birini bilmezler ve ayrıca gazete takip etmezler. Bunlar sadece test çözerler. Hem de çok güzel. Bahse bile girerim. Var mısınız?”

İyi bakalım… bak bunların içinden Yusuf Arman diye birisi var ki açıkça itiraf ediyor… Yusuf Arman. İşte o zeki çocuklardan. “Sosyal hayattan biraz uzak kaldım. Kitap okumaya bile vakit bulamıyorum. Herşeyi bırakıp sadece sınava hazırlandım…” hazin…

Nevada Üniversitesinde sevgili hocamız Yunus A. Çengel; Sanki lise eğitiminin tek bir gayesi var, o da öğrencileri ÖSS’ye hazırlamak. Yani en kısa zamanda en fazla soruyu en kestirme yollardan çözme becerisini kazanmak. Gerçekten de öğrencilerimiz testlere girip geçme konusunda gayet beceri sahibi. İyi de bu becerinin kime ne faydası var? Hangi işveren bir kişiye bu becerisinden dolayı iş verir, veya hangi lise mezunu bu becerisine dayanarak bir iş yeri açar? İlk ve lise öğretiminde öğrencilere gerçek dünyada kendilerini “yararlı” kılacak hangi beceriler veriliyor? Her lise mezunu üniversiteye girebiliyor olsaydı, bunu yine anlayışla karşılamak mümkündü. Ama her yıl üniversite sınavlarında 5 öğrenciden 4’ü yani yüzde 80’ı yerleştirilemedikleri için başarısız sayılıyor, ve bu ezici çoğunluk 18 yılını kaybetmiş olarak ve pazarlanabilir bir becerisi olmadan hayat mücadelesine terkediliyor. Tablo bu kadar vahim olduğu halde yıllardır neden bir şey yapılmıyor, anlamak zor. 

diyor… Makalenin tamamı için tıkla; AB SÜRECİNDE RASYONEL EĞİTİME GEÇİŞ

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Ankara

“Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.”

(Gegen Die Wand filminden… )

Yeni bir ülke kurduk. Ve dolayısıyla yeni bir dönem başlatmak zorunda kaldık. Devrimler, reformalar ve saire. Yeri gekdi harflerimizi bile değiştirdik. Ertesi gün tüm alimlerimiz ve aydınlarımı cahaletin pençeçesine düştü. Yeri geldi şapka takmak zorunda kaldık. Tatil günlerimizi, saatimiz, takvimimizi, kıyafetimizi, dilimizi, kültürümüzü ve saire eskiye dair ne varsa hepsini sildik ve yeni bir dönem başlattık.

Bu yeni dönemi başlatmamızın amacı; sadece ve  sadece modern bir hayatı kucaklamak. Ben bu yapılan yeniliklerin samimiyetine inanıyorum. Bir-iki inkilap dışında dışında gerçekten hepsinin zaruri olduğu inancını taşıyorum. Ama baktığımızda, okuduğumuzda biz bu yeni dönemi sanırım biraz anlamsızlaştırdık ve dolayısıyla görüntü itibari ile yaşadığımızı düşünüyoruz.

İşte tam bu noktada Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Anklara” kitabı devreye giriyor.

Hikayenin kahramanarı kuşkusuz Selma Hanım ve Ankara… Daha doğru bir ifadeyle değişen Ankara…

Kitap başarılı ve bir solukta bitirilebilecek bir kitap. Yakup Kadri’nin güzel anlatımıyla, inkilap hareketlerinin ne kadar yanlış anlaşıldığını, modern Dünya’nın balolardan, kokteylerden oluştuğunun yanlış algılanması gibi konuları o Klasik Türk Romanı  üslubuyla Selma Hanım’ın gözünden okurlara çok net olarak sunmaktadır.

Selma Hanım bu yüzden olsa gerek, üç evlikik yapmak zorunda kalır değişen Ankata ile birlikte. İlk eşini Milli Mücadele zamanında Ankara’dan kaçtığı eşidir ve giderken “sen gelmezsen ben giderim” dediği Nazif Bey’dir. İkinci eşi ise Milli Kurtuluş savaşında başarılar elde edip Miralay’lığa kadar yükselen Hakkı Bey’dir ve Hakkı Bey’i, Nazif ile evliyken tanımıştır Selma Hanım ve kuşkusuz Hakkı Bey’in o zamanki milliyetçi tutumundan ve askeri tavrından etkilenmiştir.

Ama bu Hakkı Bey daha sonra, yani Kurtuluş savaşından sonra ve ülke kurulup, muasır medeniyet seviyesine ulaşılmak için yapılan reformlar ve yenilikler sürecinde adeta, -bir zamanlar karşı olduğu- Avrupa insanı olmuştur-çıkmıştır. Kokteyler, balolar, aptalca danslar ve saire. Selma Hanım şaşkındır… ve ne yazık ki bir zamanlar hayranı olduğu Hakkı Bey’den tiksinmeye başlamıştır.

Üçüncü evliliği ise, Hakkı Bey’in benliğini kaybettiği balolardan birinde tanıştığı genç muharrir Neşet Sabit’tir (ve sanırım Yakup Kadri propagandasını bu karakter üzerinden yapmıştır). İlk zamanlarda aynı duyguları hissettikleri için kendilerini dost gören bu iki insan daha sonra ise evlenmişlerdir. Aynı hissettikleri duygular ise bu “monden” hayatın aslında algılanageldiğinden çok farklı olması konusu. Öyle değil mi sevgili okur?

Yakup Kadri’nin Ankara’sı o devrin panoramasını görmek isteyenler için güzel bir yazın şaheseri.

Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler

Herşey tesadüfen oldu. Zorunluluğun bahşettiği bir hafta sonu iznindeyim. Son yedi kitabım bitmişti ve okuyacak başka bir kitabım yoktu. B…. şehrinin büyük bir “Kitapçı”sından bir kitap almak istedim. Epiy dolaştım. Sonra aklıma ajandam geldi. Onda K Dergisi’nden not aldığım bir iki kitap olmalıydı. Ajandamı aldım. Baktım. Ve tekrar çantama koydum.

Aradan bir kaç dikaka geçmesinden sonra, bir adam bana yaklaştı. Kitaplarla ilgileniyordu ama asıl ilgilendiği bendim. Emindim. Sonra yanıma geldi, kibar bir sesle benim raflardan kitap alıp-almadığımı sordu. Almadığımı söyledim ama adam kameradan aldığım görünüyor diye ifade etti. Tebessüm ederek çantamı adama uzattım, “lütfen bakın” dedim. Müsterih oldu. Çünkü çantama koyduğum şey ajandamda adam onu kitap sandı.

İşte bu anımın yaşandığı gün benim sinirlerim bozuldu ve ben raflardan herhangi bir kitap aldım. Ama aldığım bu kitap hiç de herhangi bir kitaba benzemiyordu. Bir köyde yaşanan esrarengiz olaylar ama bundan öte yazarın müthiş kurgusu. İnanılmaz bir başyapıt ve o herhangi bir kelimeyle, herhnagi birinin asla başaramayacağı bir yazın şekli.

Ben bu kitabı zorunlulukta, koğuşumda bir kaç saat içinde okudum. Sizin de aynı hazda ve aynı şekilde okuyacağınızdan eminim.

Cennetin oğlu, Muhtar, Cıngıllı Nuri, berber, zabit ve saire… hepsi size bir şeyler anlatacak ama karşınıza çok yalan ve sır çıkacak. Dikkat edin lütfen…

Andre Maorois - İklimler

- erkekler kendilerini aldatabilecek, özgüveni olan kadınları severler

ama aldatılmak istemezler- (Ahmet Altan)

Eğer bu kitabı Andre Maurois yazmasaydı, ben yazacaktım. Öyle demeyin lütfen, bu hikaye aslında bizim bildiğimiz ve ne yazık ki bazılarımızın yaşadığı hazin bir hikaye…

“Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim” gibi bir döngü vardı bazılarımız için. İklimler işte tam bunu anlatıyor ki bir Odile kahramanı var ki, Philippe Marcenat onu herşeye rağmen çok ama çok sevmiştir.

Güzel bir aşk romanı. Bende 1966 basımı var. Hatta şu an yanımda bir göz atarken bir sayfası da koptu.  Kitap ilk olarak Odile başlığı altında, İsabelle de Cherverny’ye yazılan mektupta Philippe Marcenat ve Odile aşkı anlatılmaktadır.

İkinci bölüm ise İsabella ve Philippe aşkı, mektup tarzında anlatılmaktadır.

Kitabı okuduğunuzda, kendinize “aşk tek kişilik midir”, “kaçan kovalanır mı” gibi soruların aklına gelmesi muhtemel. Ve yazının en başında belirttiğim Ahmet Altan cümlesi de aslında bu romanın kısa bir tanımı gibi.

Philippe’nin hayatına aslında bir çok kadın girmiştir. Ama Odile başkadır. Evliliği sürecinde yalanlarla, kaçamaklarla doludur Odile’nin hayatı. Philippe de bunu bilir gibidir ama emin değildir ve her şeye rağmen de Odile’den vazgeçmye niyeti yoktur. Ama Odile onca sadakata rağmen, Odile’den boşanır ve bu husuta Philippe’nin yardımları söz konusudur. Tabi bu sırada, Odile’nin tüm foyasını meydana çıkaran Misa da Philippe’ya aşıktır ama o aşık Odile’ye aşık. Ve François ile evlenmektedir. Ama François hiç bir zaman Odile’ye istediğini veremedi ya da Odile alamadı bunu bilmiyorum ama en sonunda Odile hazin bir sonun içine düştü.

İkinci bölüm biraz daha masumane… İsabella’nın Philippe’ye aşkını anlatır. Ve inanılmazdır Philippe bir Odile olmuştur. Ama İsabella da Philippe olmuştur…

Hazin, güzel, insana her iklimi yaşatan bir kitap…

Tavsiye ederim…

Ahmet Günbay Yıldız - Sevdalar Sözde Kaldı

Ahmet Günbay Yıldız‘ı tanıyanlar bilir. Muhafazakarların aşk romancısıdır. Biliriz. Üniversite yıllarında kaldığımı yurtlarda bize bu kitapları tavsiye ederdik. Sonra okurken duygulanır, idealler edinmeye başlardık. O zaman pek özgürlük falan bilmezdik. Öyle “serbest” de değildik. Hayat bizim isteklerimizin değil, “hazır reçetelerin” emirleri doğrultusunda ilerlerdi. Şimdi durum biraz değişti. Ama “öz” itibariyle pek bir şey değişmedi.

Kurgu yönünden çok aceleci davranılmış bir kitap olmakla beraber, Ahmet Günbay Yıldız’ın edebi anlamda başarılı olduğu bir kitap olduğu ortaya çıkıyor. Konuyu bağlarken çok aceleci davranılmış. Bir kaç Türk film’i tesadüfüyle de karşılaşıyoruz… (Haluk’un mahkemesinin hakiminin Haluk’un babasının olması gibi)…

Aslına bakarsanız kitabı, yeni yetişen gençliğe tavsiye etmeyi öğütleyebilirsiniz. Çünkü yeni yetişmekte olan gençlik  için çokça edebi tarzda öğütlenmiş  ”ahlak ve maneviyat”  vaazları var. Hatta sosyalist bir düşünce sergilemiş insanlar, birden İslamiyeti seçiyorlar ve iki sayfa sonra inanılmaz vaazlar vermeyi başlıyorlar ki bunlar sanki bir kaç İslami külliyat bitirmiş derseniz.

Hiç sokak ağzıyla konuşan roman karakteri yok. Bütün karakterlerin hepsi konuşurken edebi anlamda bir sergi sunuyorlar. Sanırım bu yeni yetişen gençliği kalbini cezbetmek için yapılmış bir hamle olmalı.

Kitap bana çok sıkıcı ve zayıf bir kurgusuyla beni tebessüm ettirdi.

On kişilik bir genç grubu. Birbirlerine söz veriyorlar. Sonra sözlerini tutmuyorlar. Önceden modern hayat sergilemiş arkadaşlardan bazıları İslamiyetin derinliklerinde kaybolurken ki hatta bazı arkadaşlar o grubun içinde o grubu düzeltmek için baştan beri varmış (Yasin mesela). sonradan öğreniyoruz onların muhafazakar olduklarını. Romanın baş karakteri Haluk’un baba hasreti çekiyor ama bu hasret hiç iyi yansıtılmıyor. Haluk’un annesi sonradan muhafazakarlaşıyor. Kapanıyor, namaz kılmaya başlıyor ve başlıyor diğer sayfalarda gözü yaşlı vaazlara…

 

Okurken sıkıldığım kitaplardan bir tanesi.

 

Dr. Dilaver Selvi - Ateşin Yakmadığı Aşık

Din kitaplarını okumayı severim. Babam çocukluğumda din kitabı almıştır eve. Din kitapları en çok promosyon ve kampanyayla satılırdı babam da alırdı haliyle. Ben o din kitaplarını babam aldıktan altı yıl sonra okumaya başladım ve hemen hemen hepsini bitirdim.

Aslında hiç planda yoktu bu kitap. Tamamen tesadüfen, raslantılsal şekilde geçti elime. Zorunlulukta okuyacak başka bir şey yoktu. Çok da kitap yoktu ortalarda. Nitekim zorunluğun kütüphanesinde sadece teknik kitaplar bulunuyordu. Bir kaç kültürel bir kitap vardı ama yine de benim ilgimi çekmediler.

Sonra sevgili F.’den ödünç aldım bu kitabı. Dr. Dilaver Selvi’ye yabancı değilim. Semerkand Yayınlar’nı da bilirim. Hani bir çay içmiliğimiz ve bir saygımız var.

“Kıssalar, bize bizi anlatır; içimizdeki kimliğimizi ortaya çıkarı, üzerimizdeki perdeyi kaldrır ve fıtratımızı gösterir.”

Böyle başlıyor kitabına Dr. Dilaver Selvi ve devamla kıssaların bir ayna olduğunu ve iç halimizi yansıttığımızı ifade ediyor.

Kitap yaklaşık seksen kıssadan oluşuyor. Böyle “dinimi öğreniyorum” nevinden basit içerikli bir kitap. Ama kıssalar basit değil. Öğretici, eğitici ve dumura uğratıcı. Ama en azından biraz tasavvufa alışkın olduğum için biraz basit geldi ne yalan söyleyeyim. Biri bir Allah çekiyor sonra cennete gidiyor(muş)… sonra adam elhamdülillah diyor pişman olup otuz yıl istiğfar çekiyor. Öyle bir sürü kıssa. Kimi güzel, kimi şaşırtıcı. Ama Şems-i Tebrizi’nin hikayesi de etkilemedi değil..

 Kısacası kıssalarla imanın anlatıldığı bir din kitabı. Tavsiye edilebilir…

Ahmet Akgül - Bizim Atatürk

Atatürk hakkında bir çok kitap yazıldı ve her yazılan kitabın yazarı Atatürk’e farklı bir bakış açısıyla yazıldığını iddia etti. Hâl böyle iken Ahmet Akgül’ün de yazdığı “Bizim Atatürk” kitabı da aynı iddia ile kaleme alınmış ve başarısız olmuştur.

Hatta Akgül yakın tarihi de ele aldığını falan ifade etmiş ki hiç alakası yok. Atatürk hakkında yazılmış çok aykırı bir şey olmamakla beraber, bir Milli Görüş klasiği ve klişesi olarak yine “siyonizm”, “din elden gidiyor”, gizli güçler ve saire gibi yine paranoyakça bir sürü konu ele alınmış olduğunu gördüm altıyüz seksen sayfada.

Atatürk hassas bir kondur ele alınması zordur ve dikkatli olunması gerekir. Hatta ben bu yazıyı kaleme aldıktan bir hafta sonra bir daha açtığımda sitemi belki kırmızı ve kalın puntolarla engellediği yazısıyla da karşılaşabilirim.

Burada Ahmet Akgül’ün bir Milli görüş teorisyeni olduğunu söylemem gerekir. Atatürk bir giriş konusu olmuş ve arka planda kalmış. Yazar yine kendi bakış açısıyla Atatürk’ü anlatmış. Ayrıca çok fazla alıntılara sahip olan kitabın tasarım konusunda da başarısız olduğunu görüyoruz. Alıntılar kitaba çok fazla güzel yerleştirilmemiş. Öylece konulmuş ve açıkçası biraz kafa karıştırıcı olmuş.

Eğer az çok Milli Görüş cephesinde yer aldıysanız bu kitabı okumanıza gerek yok. Zaten her “sohbet”te bu kitabın muhtevasıyla karşılaşıyorsunuz. Hele hele bir Milli Gazate okuyucu iseniz, hiç mi hiç gerek yok. Çünkü az önce de bahsettiğim alıntıların çoğu Milli Gazete’den.

Kısaca böyle söyleyebilirim bu kitap hakkında… Okuması size kalmış… Kitap  Bilge Karınca Yayınevi’nde 2006 yılında çıkmıştır.

Yayın Yılı: 2006
681 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5×21 cm
Karton Kapak
ISBN:9758715690
Dili: TÜRKÇE
 

 

Charles Bukowski ve Kadınlar’ı

Bir bel ağrısı ve sobanın yanında elbiseleri kurutma çabası. Havanın gri güzelliği beni Maltepe Sahil’ine doğru çağırsa da, ben A.’nın verdiği “Bukowski”nin Kadınları’nı bitirmekte ısrarlıyım. A. bana samimi yazının ne olduğunu göstermek niyetiyle bana bu kitabı okumam için verdi. Kitabın yarısındayım ve çok az zevk aldığımı farkettim. Çünkü benim düşünce dünyama çok ters ve uzak bir kitap bu. Be dinin referans olduğu değerleri hayatına tatbik etmeye çalışan ve yaşamın gayesiyle mutlu olmaya çalışan bir insan olmaya çalışıyorum. Ama bu kitaptaki, yazar-şair Hank; hayatını düzüşmeye ve içmeye adamış sanki. Hayatını bir pejmürdelik sarmış ve çok yavan-anlamsız. Eğer Bukowski kendi hayatına yazdıysa ben bu samimilik yerine, seviyeli bir gayrisamimiliği tercih ederim açıkçası.

Seviyeden yoksun aykırılıklara da saygı duyacak kadar insancıl biri değilim ve olmaya da niyetim yok. O yüzden ben bu kitabı ve şair-yazarın hayatını çok fazla samimi bulmuyorum. Hayattaki acı ve problemler, bir kaç kızla düzüşmek (Hank’ın tabiriyle) ve bir tek sağlam beyin hücresi kalmayana dek içmek değildir. Biraz düşünmek ve dahası  tefekkür etmekle bütün peoblemlere çözüm bulunabiliyor. Aslında “acı çektiğini sanan” bazı kimselerin seks ve içkiyle bastırmaya çalıştıkları büyük bir acı yok, onlar sadece bu pejmürde hayatın anlamsız cazibesine kapılmış tuhaf insanlar olduğunu düşünüyorum.

Ama kabul ve itiraf ediyorum; konuyu ve anlatılan hayat(lar)ı ne kadar da uzak bulsam, kitapta hayata dair bir çok detay ve tokat gibi yüzüme çarpan gerçekler var. Bu yüzden (belki, gariptir ama pek emin değilim) okunulasıdır, Charles Bukowski‘nin Kadınlar‘ı…

 

 

Bab-ı Esrar… Akaid… Ve Dipnot

Herşeyin bomboş ve bombok olduğu, masumane bir aşkın bana teğet bile geçmediği, hataların ayyuka çıktığı ve yoksunlukları an be an yaşadığım bu süreçte, pek çok kimsenin okumakta tenezzül etmediği bir yerden sesleniyorum yine…

Elimde Ahmet Ümit’in son kitabı Bab-ı Esrar var. Aslında bu konuda kitap bittikten sonra konuşmak istiyordum ama biraz aceleci davrandım. Bağışla ey sevgili okur!

Geçenlerde Sevgili A…’ya da bahsetmiştim, görünenden ötesi görme meselesini. Görünenin ötesini görmeyi bana anımsatan da bir seminerdeki üniversite hocası olmuştu. Şimdi bu kitap sayesinde tekrar anımsadım. Aslında çok isterdim madde aleminden sıyrılıp, mana aleminde hayat bulmayı. Ya da göz göre göre yalan yazıyorumdur sevgili okur ne dersin, çok isteseydim belki de o alemde vücut bulmaz mıydım? Şimdi o alem bana sadece farklı bir cazibe olarak görünüyor. Aynı ritüellerle dolu monoton günlerden sıyrılıp başka bir alemde olmak. Örneğin aşkı bulmak. Allah’a aşık olmak. O’na dair ne varsa hepsine aşık olmak. Hayatı böylesine deruni bir şekilde telakki etmek. Bir çok anlam yüklemek hayatın farklı eylemlerine… Güzel olmalı sevgili okur, hem de çok güzel olmalı.

Olaylara o kadar çok yüzeysel bakıyoruz ki sevgili okur, dünyayı ve ötesini gözümüzün gördüğü kadar inanıyoruz. Gerisini bizim bile farkında olmadığımız bir inkara kalkışıyoruz. Ama öyle değilmiş işin özü geç anlıyor insan. Hayat gözümüzün gördüğünden o kadar çok fazla ki… İnanılmaz bir sonsuzluk var karşımızda. Akıl üstü ama akıl dışı olmayan.

 

Elimdeki diğer kitap ise Ahmed Kalkan’ın “Müslüman Akaidi” var. Vicdanının referanslarının kendi tecrübelerinden değil de, İslam dininden almaya çalışan biri olarak, bu dini en ince detaylarına kadar öğrenmenin zaruriyetinin farkındayım. bu yüzden devamlı okuyorum. bu kitapta anlatılan ise, İslam’ın temel kaideleri. Bir müslümanın bilmesi kesinlikle şart olan konular üzerine yazılan hoş bir kitap.

İki bölümde ele alınan kitabımızın birinci bölümünde, “Tevhid ve Tevhid’i Bozan Hususlar” ele alınmışken, diğer bölümde ise “İman Esasları” yer almaktadır. Kavramları, sözlük anlamıyla ve terim anlamıyla değerlendirme imkanı veren herkesin, bu kitabı okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Şimdi ise çok sevdiğim şarkı “Fikrimin İnce Gülü” şarkısını dinliyorum. Son zamanlarda yanıldığımın farkındayım. O yüzden biraz kızgın ve küskünüm kendime. Aynı delikten bir ikinci defa sokulmak hiç hoş bir şey değil sevgili okur.

Roman karakterlerinde Alper’in biyografisi hazır gibi. İnanın bana roman  yazmak kolay bir iş değil. Zira 2000 sayfalık kaynaklardan yararlanıyorum. Evimin her yanı dosya ve döküman dolu. Sevgili K. bu işi biraz garipsiyor ama ben bu eylemden memnunum  okur!

 

Geveze: Aşka Dair

Aşk… Hayatın en acımasız gerçeği. Edebiyatın yakın arkadaşı. Şairlerin yaşamsal kaynağı.

Aşk; hayatın en büyük parçalarından biri. Kimine göre yaşama sebebi. Satırların var olma sebebi.

Aşk; gecenin bir saatinde, göz yaşlarını akıtmak beyaz sayfalara…

Aşk; lazım olsa gerek bize…

Aşk; vazgeçilmezimiz…

Bir Cumartesi günü, gürültülü bir tren yolculuğu için elime aldım Geveze’nin “Aşka Dair” kitabını. İçinde hem yazarın notları ve hem de klasik aşk sitelerinde rahatlıkla bulabileceğiniz aşk öyküleri var. Biraz NLP’ye kaçmış gibi. Ama okunmaya değer. Aşka dair notları güzel derlemiş Geveze…

Aslında Geveze ismi çok hoşuma gitmemişti. Bunu itiraf etmek istiyorum. Zira işi biraz daha lakaytleştirmekte gibi. Ama bu da bir tercih sonuçta. Zaten tüm dünya bir farklılaşma sürecinde. Değişim, evrim geçirdiğimizi söyleyebiliriz. O yüzden bu gibi şeylere sanırım alışmak gerek.

Kimdir bu Geveze;

Geveze, 1970 yılında İstanbul’da doğdu. İ. Ü. Turizm İşletmeciliği bölümü mezunu. Genç Radyo, Radyo Klas, Number One, Power FM’de program yaptı, Power FM’de hala sabah programı yapmaya devam ediyor; çok yönlü bir insan, fotoğraf çekiyor yelken yapıyor, Uzakdoğu sporları ile ilgileniyor, dalıyor ve motosiklete biniyor. Bir de Mozart hayranı.

Kitapta ilgimi çeken ve beni etkileyen yazıları mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Örneğin; “Ada Sahibi Olmak Ya Da ‘Ada’ olmak”, “Kalbimize Sahip Çıkalım”, “Kardelenin Aşkı”, “Gerçek Sevgiye En iyi Örnek”, “Kırlangıcın Aşkı”, “Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar”, “Aşkı Uzaklarda Aramak” beni derinden etkileyen, şaşırtan yazı-hikayeler oldu. Kesinlikle okumanızı siterim. Ayrıca “Kalbin Resmedilmesi” başlıklı yazı, uzun yıllardan beri süregelen “kalp çizme geleneğinide” çok güzel açıklamakta.

Aşk: İyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. BEKLENTİDİR.

Aşk: Delicesine flört ederken, yanındakinin hiçbir şey yapmama hakkını teslim etmektir. SAYGIDIR

Aşk: Zaaflarınızın olduğunu ortaya çıkarır. KABULLENMEKTİR.

Aşk: ” Şimdi zamanı değil” diye beklemeyi bilmektir. SABIRDIR.

Aşk: Saçlarda başlayıp, topuklarda biten bir gezintidir. KEŞİFDİR.(Arka Kapak)

 

Geveze:Aşka Dair

 

Yayın Yılı: 2004
İthal Kağıt
160 sayfa
13,5×19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9759960865