Archive for the 'Günce' Category

Çarşı İzni Sohbetleri

Jennifer Weiner - Küçük Depremler

O kadar ciddi kitaplar arasında açıkçası Jennifer Weiner adlı, yeşil gözlü yazarın “Küçük Depremler” (Litle Eartquakes) kitabı çok iyi geldi. Yüzlerce erkeğin arasında, dört kadının (Becky, Lia, Kelly, Ayinded) bütün özel yanlarını öğrenmemizi ve sevgili eşlerimizi birazcık da olsun anlamamızda bize yardımcı olacağı için Jennifer’a bu romanı yazdığı için teşekkür ediyoruz…

Ben bu tür kitapları çok fazla ciddi meseleleri kafasını takmayan genç kızların okuduğu kitaplar olarak tanımladığım için bu tür “popüler” diye nitelendirebileceğim kitaplara hiç niyetlenmemiştim. Ama bu ön yargımın bana bir hayli zararı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi ben bu pek vatanî ama az insanî görev sırasında, boşluğu doldurmak için, çok ciddi tarihi kitaplar okuyordum. Jennifer öyle güzel öyle iyi geldi ki… o küçük revir odasına mutlu bir “merhaba” ile içeri girdi… ayrıca yiyecek bir şeyler de getirmişti…. Ben masamda ise çizdiğim satırları, kendi yorumlarımla defterime kaydederken; Jennifer “biraz ara ver artık” dedi ve bana anlatmaya başladı. Becky’nin Mimi ile çekişmesi, Kelly’nin iş yoğunluğu, Ayinde’nin Oliveri’in hastalığını… bakir Steve’in ilginç alışkanlığını… ve saire…

Başarılı Öğrenciler ve  Diğer Gerizekalılar

Her ailenin çocuğunu kimi zaman gerizekalı pozisyonuna çoktuğu bilinir. Ben de kimi zaman kendimi çokça gerizekalı hissetmiştim. Ve de aptal, kararsız, ne idüğü belirsiz, yaramaz, tembel, başkalarınınçocuklarıgibiolamayan, hiç bir eksiği olmadığı halde bir çok eksik iş yapan ve saire…

Gazetelerde (çok kıskandığımdan mıdır nedir anlamadım) kahraman gibi ilan edilen başarılı öğrencilerin o şekilde teşhir edilmesine sinir oluyorum. Öyle bakıyorlar ki… evet kahraman sınav birincileri. “Çok başarısız, gerçek dışı, saçma sapan eğitim sistemimizin başarılı öğrencileri. Bu öğrenciler yıllarca sınava hazırlandılar. Test çözdüler. Dışarya çıkamadılar… çok sevdiği kızlara-erkeklerle zaman kaybı olur düşüncesiyle beraber olamadılar… bitmedi… son çıkan kitaplardan hiç birini bilmezler ve ayrıca gazete takip etmezler. Bunlar sadece test çözerler. Hem de çok güzel. Bahse bile girerim. Var mısınız?”

İyi bakalım… bak bunların içinden Yusuf Arman diye birisi var ki açıkça itiraf ediyor… Yusuf Arman. İşte o zeki çocuklardan. “Sosyal hayattan biraz uzak kaldım. Kitap okumaya bile vakit bulamıyorum. Herşeyi bırakıp sadece sınava hazırlandım…” hazin…

Nevada Üniversitesinde sevgili hocamız Yunus A. Çengel; Sanki lise eğitiminin tek bir gayesi var, o da öğrencileri ÖSS’ye hazırlamak. Yani en kısa zamanda en fazla soruyu en kestirme yollardan çözme becerisini kazanmak. Gerçekten de öğrencilerimiz testlere girip geçme konusunda gayet beceri sahibi. İyi de bu becerinin kime ne faydası var? Hangi işveren bir kişiye bu becerisinden dolayı iş verir, veya hangi lise mezunu bu becerisine dayanarak bir iş yeri açar? İlk ve lise öğretiminde öğrencilere gerçek dünyada kendilerini “yararlı” kılacak hangi beceriler veriliyor? Her lise mezunu üniversiteye girebiliyor olsaydı, bunu yine anlayışla karşılamak mümkündü. Ama her yıl üniversite sınavlarında 5 öğrenciden 4’ü yani yüzde 80’ı yerleştirilemedikleri için başarısız sayılıyor, ve bu ezici çoğunluk 18 yılını kaybetmiş olarak ve pazarlanabilir bir becerisi olmadan hayat mücadelesine terkediliyor. Tablo bu kadar vahim olduğu halde yıllardır neden bir şey yapılmıyor, anlamak zor. 

diyor… Makalenin tamamı için tıkla; AB SÜRECİNDE RASYONEL EĞİTİME GEÇİŞ

Onlar ve Onlar

…ve onların bir derdi vardı. Kendilerinin çok ağır olduklarını sanırlardı. Kendilerine, kendi kendilerine acılardı. Kocaman şehirde, tek başlarına bu dert yüküyle bir yaşam mücadelesi vermeye çalışırlar ve kendilerinin anlam derinliğinde karşısındakinin kaybolduğunu sanırlardı… gülücüklerle ve kalabalık caddelerde yaptıkları serbest hareketlerle dertlerini gizlemeye çalışırlar ve çok derin insanların bu dertlerini anlamalarını beklerler ve yanılırlardı.

Hayattaki derin kavramların adını koyamamış küçük kız çocuklarından bahsediyorum sizlere. Onlarla çok fazla ortak noktam yok ama bir an kendimi kaptırıp, onlarla onlar olabiliyorum. Bu yüzden bazan kendime çok kızıyorum. Ve güllerin solmasına izin veriyorum.

O güller, gülücükler; hepimizin -belki de- zaman zaman kapıldığı, “postmodern depresif” ataklarda kendilerini ifade etmenin güçlüğünü yaşıyorlar sevgili okur. Dün gece, hiç alışık olmadığım bir halde, anlatmaya çalışacaktım. Ama anlamak istemediler. Bunu kaldıramayacağımı söylediler… onlar yerinde saymanın kararını vermişlerdi… güçlü değillerdi. İstanbul size göre değildi… üzülmek elde değildi…

…ve insanların varolduğunu anımsatan insanların gösterdiği-göstermediği-göstermekzorundaolduğu-göstermekzorundaolmadığı sevgileri vardı…

Ve onlar hakkında yazmak bizlere kelam etmek düşmezdi… kutsal kitapta zaten onlar yazılıydı…

 

Yazmak Üzerine -Çelişki-

Okuyacak ne çok şey var. Yazacak ve yaşayacak. İnsanları özlediğimi söyleyemem. Her yanım insan. Ben bile. Boynumdaki kireçlenmenin ağrısına dayanmak güç. Unutur gibi oluyorum, ama gerçekten unutamıyorum bu ağrıyı. Tıpkı yıllardır unutamadığım kalp ağrısı gibi.

Kızmayalım, darılmayalım. Biz Yazar garip ve ilginç şeyler yazmazsak, nasıl yazar olabiliriz? Bu mümkün mü; Değil… o yüzden biraz farklı, biraz sıradışı olmalıyız ki işin bir espiri olsun. Hem postmodern kültürün yansıması da böyle.

Aslında bakmayın bizde farklı şeyler yaşamıyoruz. Tüm insanların yaşadıklarını yaşıyor. Aynı toprağa ayak basıp, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Yazarla sadece yaşadıklarını derinden hissediyorlar ve tüm bunları hangi amaca hizmet ettiklerini bilmeksizin/bilmek istemeksizin kaydediyorlar.

Sonra insanlar bunları okur. Yazarlar doğal olarak tüm yazılanların (yaşanılanların) kolay okunması için edebiyatı icat etmişlerdir. Bir iki farklı kelime, bir iki devrik cümle. Sonra okur bunları okur…. sonra kendilerini unuturlar ve bizlere kafa yorarlar. Bilmezler ki, aynı şeyi yaşadıklarımızı.

Örneğin yazılan bir pornografik-erotik hikayede sonra gerçekten o kızla sevişip sevişlmediğini sorarlar. “Hayır” dersin… hatta evlilik öncesi cinsel münasebete karşısındır. Sadece bir hikayeyi; hikaye kahramanının gözünden anlatmışındır.

Gerçek okurlar daha iyi anlar sizi. Ama gerçek okurlar, hep gerçek yazarları okurlar…

Öyle değil mi?

Cuma Sohbetleri

-herşeyi denerim ama yapabidiklerimi yaparım-    (melville)

 

 

… Bir genç kadın ile el ele tutuşup gezmek güzel şey değil mi? Hatta onu öpmek dudaklarından.. sonra başını eğmiş, küçük utangaç bir nedameti seyre dalmak…

… Ama bazı güzel şeyler günah! Ya da güzel sandığımız şeyler…

… Ve hatta Tanrı kutsal kitabında herşeyi açıklamıyor mu? Hayır bence açıklamıyor… o özetliyor ve bizi düşünmeye sevk ediyor.

… Düşünsene; düşünmeye başlayalı çok oldu insalık… sonuçta kimi saçmalıyor, kimi hakikati haykırıyor… kimileri ölümüne susuyor…

 … Ne idiğü belirsiz bir fikrin, bir -izmin peşinde koşan ve sürekli sigara içip bana kadife sesiyle şarkılar söyleyen kadın şimdi çok uzaklarda ve bana protest şiirler yazıyormuş meğer…

… Uşaklıgil’in “Kırık Hayatlar“ındaki Ömer Behiç gibi; Vedide’yi  aldattığı gibi aldatıyorum… kendimi kendimle…

… Oysa Proust “Tutsak” etmeseydi Albertine’i… özgürce bu sokaklarda yarım adımlar atan bir genç kız olsaydı… Proust’un Albertine’i olmazdı değil mi?

… Aslında bende tıpkı Albertine gibi yalan söyleyen ve tutsak etmeyi istediğim birini tanıyorum. Uzaklarda bir yerlerde olacak…

… Sadece bir tablet depresyon hapı nasıl olur da benim bu denli kahkaha etmeme sebebiyet verir…

… Ah biz yazarlar… işimiz ne kadar zor. Yazı yazmaktan daha zor oysa ; yazdığın yazıların hesabını vermek ve açıklamaya çalışmak…

… Yazın dünyasının normları henüz belli değil allah’tan…

… Binaeleyh yazın dünyasında her yazılan satırın, cümlenin, şiirin, romanın ve sairelerin tümü anlamlı olacak diye bir norm yok değil mi? Zira bazen yazdıklarımız, yaşadıklarımız kadar anlamsız olabiliyor…

… Ve bu yüzden belki de yukarıda yazdığım tüm kısa paragraflar bu hakikati yansıtıyor…

 

 

Çağdaşlık Üzerine İronik Bir Deneme

“Çağ atladıkça fakirleşiyor muyuz, zenginleşiyor muyuz?” diye soruyor Abdullah Uçman “Türk Edebiyatı Dergisi”ndeki Edirne’de Bir Gün Hikayesi‘nde…

Bence zenginleşiyoruz… siz o Edirne ziyaretinizdeki edindiğiniz olumsuz izlenimlere aldanmayınız, zenginleşiyoruz efendim. Günahlarımızı daha pervasızca teşhir ediyoruz, daha rahat sevişiyoruz, filmlerimizde pornografiye daha çok yer veriyoruz ve saire… Sizce bu zenginleşmek değil mi, sayın muhafazakar yazarımız?

En başından beri istediğimiz buydu aslında. Çağdaşlaşmak, çağ atlamak. Örneğin bir sinemada, hem de kız arkadaşınızla bir aşk filmindeki bir sevişlme sahnesini izlerken, sevişen kadının gerçek hayata  evli olduğunu söylüyordu arkadaşım… bu ne inanılmaz bir gelişmeydi böyle sayın Uçman. En azından çağu yakalamışız…

Sırf bu zenginleşme uğruna yıllardır devrimler, reformlar ve darbeler yapmadık mı? Kimisine bir şeyleri unutturduk. Bazı şeyleri zorla ezberlettik, sabah okulun önündeki sıra olup and içmedik mi, hedeflere ilermeye…

Evet… gece geç saatler kadar işçki kadehlerimizi havalara kaldırıp şen kahkahalar atıyoruz ama üstelik bunun hiç bir anlamı yok, düşünmüyoruz… sadece içiyoruz ve sarhoş oluyoruz… bir şeylerin tadının-tuzunun olmamasına gerek  yok, nasıl olsa çağdaşız… çağdaş olma çabasındayız…

Artık herşey ortada… şeffafız artık… bacaklarımız ve göğüz uçlarımız… ayrıca tüm bunları söylemekten itina etmiyoruz değil mi? O günler geride kaldı… siz üzülebilirsiniz…

Ve ayrıca bir zamanların bir kavmin neden olmasına sebebiyet veren bir sapkınlık, bir “özür tercih” olarak adlandırıldı ve bu özgürlüğü herkes rahatça yaşayabiliyor…. Ne güzel bir gelişme…

Artık hesap edin ki Tanrı bile çağdaşlaştı…

İşte sorunuz cevabı A. Uçman…

Çok zenginiz… siz sakallı amca farkında değilsiniz…

Bir Kaç Kelime Kahve Molası

En son kahvemi böyle yalnız içmemişti … tadı daha bir başkaydı …

Bir ölüm biçimi; bir kaç harfli? Nedir bu? bilmiyorum. Bulmacalarla da işim olmadı pek … o yüzden bilemeyeceğim. Diğer harflerin çıkmasını bekleyeceğim.

Ve ne güzel süpriz, kitapçı kitapçı bulamadığım kitabı (Frederic Bastial’ın “Hukuk” işte)onu Y. .. Sipariş etmiş. Ne güzel bir süpriz, ne kadar ince bir düşünce, ne kadar anlamlı bir hediye bu benim için. Teşekkürler.

Oysa bende henüz misafirleri uğurladım. Onun öncesinde beraber TRT ‘teki kayak şampiyonasını seyrettik. Bir kaç dakika bir ara verdim. Biraz kendimi iyi hissetmeme neden oldu. Bekledim. Tekrar gittim, misafirlerin yanına. Yarın bir yemek Daveti daha. Sonra yolculuk. Sonra bir tatil. Sonra bir oğlu ve hemen ardından bir başlangıç. Laf aramızda ama keyifsizim falan diyorum ama umutluyum … gördüm ki umutlu olmak zorundası bu hayatta. Gerisi teferruat …

header-2

Şimdi tekrar Pavlonya Sokağı’nın önünden geçmek isterim, ah şarap tadı, dostane sesler kulaklarımda … ne güzel oluyordu. Ne güzel başlıyordu. Ne güzel bitiyordu. Ne güzel Caddeler kalabalıktı. Ne de iyi oluyordu insanın sıcak sohbet ederken üşümesi. Ne kadar da güzeldi kahkahalar. Ne kadar da güzeldi çekimser Bakışlar. Ne kadar da güzeldi sarılmalar, özlem sözleri, Martı sesleri, kabalıktan çıkan çözülemeyen gürültüler, kalabalık trafik, şehir ve trafik ışıkları, karşıdan Karşıya geçerken yanımızdakinin bir ÇILGINLIK yapmasını engellemek gibi bir sürü şey, ne de güzeldi ve ne de iyiydi …

İzninizle kahvemin son yudumunu da çektim …

İstanbul’da İki Gün… Özlemle ve Sevgiyle…

Dün ve evvelsi gün İstanbul’daydım. Sadece kırksekiz saatim vardı, onlarca insanla konuşmaya , kucaklaşmaya, gözlerinin içine bakmaya… Zaman çabucacık geçti… hiç birimize yetmedi…

Haydarpaşa Gar’ında indiğimde, martıları ve anılarımın döküldüğü deniz çıktı karşıma… bir müddet martıları seyrettim. Bu hoşuma gitmişti. Gözlerimi kapattım. Kulağıma dalgaların şarkısı, martıların sesi, vapuların düdüğü geliyordu. İstanbul görünmez bir şef vasıtasıyle bana bir orkestral  müzik keyfi yaşatıyordu. Gülümsüyordum.

Sabah kahvaltımı o sabah, çok sevdiğim birdost ile yaptım. Güzeldi… paylaşabilecek herşeyi paylaştık. Sigaralarımızın dumanını ve yansıra İstanbul’un herşey kokan havamızı içimize  çektik. 

Akşamı arkadaşlar toplandı. Şaraplar içildi.. sohbetler edildi… kahkahalar atıldı… bir ara bir şarkı söylenir gibi oldu… biraz yabancılık sezildi… muhabbetin devamı temenni edildi… hatta bu hususta ısrar edildi… özürler dilendi… zaman çabucak geçti… arkadaşlar evlerine bırakıldı… derken istanbul mecerasının bir günü bitti…

Ertesi gün hasta yatağında, zamanında sabahlara kadar muhabbette  ısrar  ettiğim büyük dostumu görmeden önce, neden bilmem onca zamanımızın çoğunu birbirimizle konuşmayarak ama her daim konuşacağımın ümidini taşıyarak geçirdiğim (en azından kendi adıma durum böyleydi) arkadaşımı aldım. Kadıköy İskele’sine ve Marmara’ya bakarak yaptığımız kahvaltıdan sonra, acıyla kıvranan büyük dostumu görmek istedik. Gördük… acıdan kıvranıyordu adete… onun için ve bizim için adeta bir felaketti… oysa ben onu her daim tebessüm ederken görmüştüm… Gördüğüme sevinmiştim oysa…

Zaman yüzünde hınçla öyle çabucak geçiyordu… ne bende ne diğer(ler)inde keyif yoktu. Biraz daha doyamadan geçti zaman ve ben şimdi aradan bir saat kırk beş dakika uzaklıkta, sıcak odamda, aile şefkatinin tesellisiyle bu yazıyları kaydediyorum. Aile ve dostluk… İnsanın yaşamının en önemli parçası. Bunu haliyle çok uzaklarda, zorunlulukta çok iyi gördük. Ama bu İstanbul ziyaretinin izah etmekte güçlük çektiğim bir anlamı vardı. O zaman daha cesaretli olduğumda bunu güç yetireceğime inanıyorum…

Bir değişimden öte, bilinçaltımı hakimi altına alan bir durumdan söz ediyorum. Bu durumun mantıklı bir izahı da olabilir ama ben bu izahtan ne yazık ki kaçınıyorum. Ayrıca kilo da veriyorum. O yakışıklı toplum malı erkeklere özenmekten öte bir cihetle bu kararı alıyorum, yoksa yanlış anlama. Biliyorum ki ben ve diğer herkes için aynı önemli  şey nedir kuzucuğum? Evet “ruh”… evet ruh herkeste var ama… ruhu görecek gözler herkeste yok…

Bu İstanbul  ziyareti, seyahati, yolculuğu, mutluluğu, zevki, nasibi bitti. Bir daha Mayıs ayına kadar da yok.

Öncelikle bu ziyareti, seyahati, yolculuğu, mutluluğu, zevki, nasibi bana naspettiği için Allah’a,  kabul ettiği ve milyonlarca insanın içerisinde benim de iki gün barınmama izin veren İstanbul’a, ilk günkü sabah kahvaltısında bana eşlik eden Ş…’a, o güzel samimiyetiyle bana süpriz yapıp karşıma oturan N….’a, beni evlerinde ağarlayan ve onun öncesinde her fırsatta bana  sıcaklığını esirgemeyen H… ve K…’ ya; ve o son gün, sona yakın olduğumuz gün,  bitmemesini istediğimiz ve ne gariptir çabucacık  biten  o günün sabahından, akşamına kadar yanımdan ayrılmayan ve benimle tesadüfen bulduğumuz bir kafeteryada kahvaltı eden, sonrasında hasta ziyaretine gelen, sonra da benimle kitapçı kitapçı gezip  Frederic Bastial’ın ”Hukuk” kitabını arayan ve sonrasında o “umut veren” kitaplardan birini de almayı ihmal etmeyen ve sonrasında benimle birlikte “K Dergi”sine şöyle bir bakıp, yine benimle birlikte kahve yudumlayan Y….’a, tüm varlıklar adedince  teşekkürler…  tekrar görüşmek dileğiyle…

Ve sevgiyle…

Odile’ye Mektup

“hayata karşı aşırı bir sevgiden  sıyrılarak/ umuttan da, korkudan da sıyrılarak/ hangileri olursa olsun, kısacası hamdediyoruz tanrılara/ hiç bir hayat ebedi değildir diye/ ölüler asla dirilmezler/ hattâ en yorgun ırmak bile/ en sonunda denze ulaşır diye”

(bir ingiliz şiiri)

Yorgunum Odile. Öyle ki artık herşeyi oluruna bırakmışım. Bu saatten sonra geç kaldığım şeyleri düzeltmeye niyetim yok. Bitti artık. Bu saatten sonrası için olacaklar için yapacağım bir şey yok.

Seni affetmiyorum. Sende affetme beni. Böyle kalsın. Yapacak bir şeyimiz de yok. Sen aldattığınla kal, ben ise saflığımla. Bu böyle oldu. Sen de tanrı nasip etmedi de. Kandıralım kendimizi. Sen ağlama. Ben hiç ağlamıyorum zaten. Sadece okuyorum. Mutluyum sayılır. Mutluyum diyebilirim. Ara ara aldatışların geliyor aklıma o kadar. Güzel bir kızın gülümsemesine benzettiğim umutlarımı tükettim ama mutluyum.

Ama çok yorgunum. Öyle ki, bazı gerçeklerden bile yoksunum. Oysa istemiyorum. Hani zorla olmaz bir şeyler değil mi. Fazla üstelememek gerekir. Ve biraz gerçekçi olmak. Ne olur biraz gerçekçi olur musunuz? Lütfen… buna çok ihtiyacım var. Benim gerçeklerimi kabul edin ve beni rahat bırakın. Hayır Odile! sen ara ara beni ara… Ya da ben seni arayayım. Sen beni epeydir aramamıştın. Zaten hiç aramıyordun. Şu an gülüyorsun değil mi?

 …

İzne çıktım bugün. Ailemin yanındayım. Bir kaç gün sonra ise arkadaşların yanında. Üç-dört aydır uzak olduğum insanlara kavuşmak güzel şey. Yarın değil ondan sonraki gün. Muhakkak yazarım sana olanları…

Oysa bu gece evimde. Sana; o çok sevdiğim-sevdiğin müziklerin eşliğinde yazıyorum. Oysa ne kadar çok özlemişim sivil yaşantımı. İstediğim zamanda yatıp ve kalkmayı. Gerçi “özgürlük” kavramına inanmam. Pek de aram iyi değildir. Ama en azından, başkalarının istediği gibi değil, kendi istediğin gibi -…….- (buraya “özgürce” kelimesini yazmayı çok isterdim)  yapabilmek güzel şey. Bunun kıymetini bil lütfen…

Bundan bir saat önce Y. ile konuştum. Nasıl da özledim O’nu… O da beni çok özlemiş. Gerçi zamanında bunun kıymetini bilmemek için elimizden geleni yapmıştık, ziyan etmiştik, yazık etmiştik. Aynı metrekarede saatlerce beraberdik ve konuşmadığımız anlarda onu görmesin diye beni, göz ucuyla izlerdim. Çabucacık hareketlerle, hastalara özveriyle yaklaşırdı, beni şaşırtırdı. Onun ortalığı düzeltmesi ve simetri takıntısı benim çok hoşuma giderdi. Çok iyi bir insandı ama hayat ve yaşananlar acımasızdı. Saydam Engel‘den yazılarımdan bahsettim, bilirsin. İşte onun gibi bir şey. Ama Y. biraz farklıydı… herkesten daha çok…

Sevgili Odileciğim…

Korktuğum ve bilmek istemediğim o kadar çok gerçeklerim varmış ki… şaşkınım bebeğim. Bak mesela ben insanlarda hep kusur bulur ve şahsımı ikinci plana attıklarına inanırdım. Beni bir yere atan yokmuş meğer. Biraz ön plana çıkma amacım vardı, ters tepiyordu o kadar. Ben insanları ikinci plana atmıştım oysa. Ve bu sayede yalnız kalmıştım. Herkesi mi? Evet herkesi… hatta seni bile Odileciğim… belki bu yüzden ayrıyız… ve belki sen bu yüzden… kollarda… ayrı…

Ne buraya geçelim…

Şimdi gece yarısına doğru, yirmi saattir uykusuz olmama rağmen uyumak istemiyorum. Hüznü hatta acıyı iliklerime kadar hissetmek istiyorum. Gülmek kolay iş bebeğim… mühim acı çekmete… acı çekmek erdemliliktir. İnsanın diğer günlerinin kıymetini bilmesini sağlıyor…

Oysa bir umuttu hep, şairin dediği gibi. Sahte dünyaların gerçek insanlarına saygımızı eksiltmeden… daha sonraki, satırlarda buluşmak üzere…

 

Gitmeden Hemen Önce

Edebiyatı, daha doğrusu yazmayı seviyorum. Şimdi terminaldeyim. Bu zorunluluk‘a kısa bir ara verdiğimin işaretidir ve şahsım açısından pek sevindiricidir. Şimdi beni otobüs Sakarya’ya götürecek. İçimde hissettiğim bir şey yok. Endişelerim vardı bir kaç, bitti, geçti ve rahatım.

Ya hayat çok pahalı, ya da ben çok ucuzum. Karar veremedim. Ama kânaatkarım. Burada babamın sevgi ve saygıyla kulaklarını çınlatıyorum. Tabi annemin de. Bir çok şey gibi, bu da onların, onların sayesinde.

Ne diyordum. Evet hayat pahalı. Yok canım ya da ben ucuz. Aylık gelirlerimizin zamana uyum sağlayamadığını görüyoruz değil mi? Öyle değil mi sevgili okur? Hayır durun bir dakika. Ne dememiz gerekir. Çok şükür! Her daim… Öyle demez mi Kutsal Kitap… çok şükür… varlıklar adedince…

Pucará de Tilcara

Balıkesir’den gitmeme az kaldı. Evime gidiyorum. Ne mutluluk (!). Az kaldı. İki buçuk saat sonra buradan, saatte doksan kilometre ile gideceğim. Akşam üzere, kızkardeşimin doğum gününe yetişmeye çalışacağım.

Burdakilerin hakkını yemeyelim. Diğer zorunluluklara göre daha iyiydik. Teşekkür ederim. Ama beklentilerimizin aşağısında, kitaplardan, televizyonlardan, hitabetlerden , hülasa olması gereken bir zorunluluktan çok farklı bir zorunluluk yaşadım. Çok erler vardı. “Hele bakın şu erlere, kim can vermez bu yerlere” öyle değil mi?

 

Geçelim bunları. Bu konular hakkında konuşmaktan istemiyorum. Paragrafların birbirinden bağımsız olmasının önemi yok. Aslında sevgili okur ne istiyorum biliyor musun? Buralardan çok uzakta gidip Arjantin’de yaşamayı. Sakalı, saçı birbirine karıştırıp… dervişane bir yaşam tarzı. Yanımda istediklerim… müzik, kitaplar, kalem, defter ve Tanrı…

Uzunca… bir süre… ölmeden hemen önce bitireceğim bu tatili ve ardından tekrar ülkeme döneceğim. Yanılmayın sakın, o romantik vatanseverlerden değil. Vatanımda ölmemin, ya da oraya gömülmemin ne önemi var ki? Öldükten sonra, bu dünyadaki herşey benim için geçmiş olacak.. Bu ayrıntıya pek takılacağımı sanmıyorum.

Şimdi… birazdan geçeceğim… keyfim yerimde…

Arjantin meselesi ise… güzel fikir…

İki Kız Kardeş ve Bir Hasret

-elbette Cansu ve Ceyda’ya-

Kasım’da tatlı  ve sıcak bir gün. Yer sevgili İstanbul-Beyazıt. Tramvay yolunda yürüyorum. Sanki tanıdık birilerini arar gibi. Bütün insanlar, bütün yüzler yabancı oysa. Hiç kimse yok tanıdık. Bir yalnızlık hissediyorum.

Sonra bir büfeye yaklaşıyorum bir su almak için. Cebimden bir kaç bozuk para çıkartıyorum. Tam adama parayı verecekken, gözüm bir kaç tanıdığıa ilişiyor. Hatta şu an için yaşadıkları da, diyalogları da tanıdık ve  onların dışındaki herşey ve herkes; büfeci, insanlar, tramvay hepsi duruyor.

Bir genç benim yaşlarımda, bir anne, bir kız kardeş (henüz sekiz yaşında sanırım)… ağabey elindeki  ketçaplı cipsi (benim küçük kız kardeşim de cipsi sever ve cipse “cipsi” derdi küçükken) yerine koyuyor büfenin yanındaki cipslerin yanına, annesinin telkiniyle…  (annenin de endişesi ve kızın istediğini istemeyeşinin sebebi ise yine benim annemin endişeleriyle aynı; “ellerini kafasına sürer”) ve genç oradan “kek var mı” diye soruyor büfeciye ve küçük kız çocuğunun yüzünde tanıdık bir ifade ve tanıdık bir cümle;

“Ya ağabey ya…”

Sonra tekrar herşey yeniden geriye dönüyor. Ben suyumu alıp giderken, gözlerimin pınarlarında yaşlar büyük bir gayretle süzülmeye çalışıyor. Ama akmadı bir şey. Sadece her zamanki gibi, bu anlarda olduğu gibi alt çenem titriyor. Özlemi, hasreti ve gurbeti iliklerime kadar hissediyorum o kadar.

Benim de isteklerini geri çevirdiğim, kızdığım, mutlu ettiğim, hikaye kitapları aldığım, hayat ile ilgili tavsiyeler bulunduğum, bir bardak su istediğim, özlediğim, sevdiğim iki kız kardeşim var…

Bu tanıdık bir kaç dakikalık olaydan sonra hissettiklerim,  aslında benim kadar uzak olduğumu (ki oysa sadece yüz elli kilometre uzaktaydım) , ve aslında ne kadar da özlem dolu olduğumu gösteriyor.

Dünya’da kız kardeşe sahip olmak güzel şey. Onların size bir şeyler öğretiyor. Bu öğrendiklerinizle, aslında bir nevi diğer tüm genç kızların çoğunun, birer kız kardeş olduklarını anımsıyor ve tebessüm ediyorsunuz… ve sevgilinizi bir başka seviyor ve değerlere farklı bir değer katıyorsunuz…

O yüzden ben dünya da iki kız kardeşe sahip olduğum için çok mutluyum… ve onların bana hissettirdikleri bu acı yansımaları bile tebessümle yaşıyorum…

Sizleri çok özledim…