Monthly Archive for Ocak, 2008

İnsanlığa Açık Mektup -1-

“ Ölüm bu kadar yakınken sevgili insanlık, bence savaşmak tam bir  aptallık…”

(Cemali Safa)

 

Ey insanlık;

Ben bir şehrin şirin beldesinde, hayatı doğruluğu ile yaşamaya çalışan bir gencim. Ülkem Türkiye. Yaklaşık 80 milyonunuza yakın bu ülkede yaşamakta. Hayatımı ülkemin kurallarıyla yaşamak zorundayım. Bu kurallar sorgulanamaz kurallar. Çünkü bir anayasamız var. O ne derse o oluyor?

Ha bir de başka kutsal varlıkların kuralları var, bu varlıkların da kuralları sorgulanamıyor. Anne, baba, dede, amca, aile dostu bir çok kimse, kutsallaşmış insanlardır ve bunların kurallarının dışına da çıkamıyorsunuz. Hatta bu insanların kuralları, örf, adet ve gelenek olarak geleceğe aktarılıyor ve o kurallar da kutsallaşıyor. En son geriye Yaratıcı kalıyor. (Biz yaratıcımıza Allah diyoruz, bazılarınız Tanrı diyor. Bazılarınıza ve biz müslümanlara göre tek, bir çoklarınıza göre birden fazla ve bazılarınıza göre hiç yok.) Yaratıcı’nın kurallarını işimize gelirse uyguluyoruz, işimize gelmezse yapmıyoruz.

Sevgili insalık;

Size neden mektup yazıyorum. Çünkü içimdekilere bütün insanlığa duyurmak istiyorum. Bu ihtiyacımın temel sebebini de bilmemekteyim. Sadece seslenmek istiyorum. Ki artık herşeyin de mantıklı bir cevabının olmasını da istemiyorum. Zaten benim şu an yaptığım kiminize göre doğru, kiminize göre yanlış.

 

Sevgili insanlık;

Hepiniz farklı meşguliyetlerdesiniz. Biriniz uyuyor, biriniz içiyor, biriniz yiyor, biriniz savaş çıkartıyor, kiminiz yuva yıkıyor vesaire vesaire. Ama ben çoğunlukla “aptallık” yaptığımızı düşünüyorum. Çünkü Dünya’nın halini görüyoruz. Ne kadar boktan şeyler oluyor. Yani şahsen dünyada, güzel şeylerin olduğunu sanmıyor gibiyim.

Peki bu neden böyle?

Şimdi inanın o kadar çok sebep var ki, bunların aktarmak benim için çok güç. Ama zaten bunun neden böyle olduğunu gazeteler -yalandan da olsa- yazıyor, çiziyor değil mi?

Fahişelerin kendilerini arsızca sergiklediklkeri sokaklardan geçerken, fahişelerin dramının filmini çekip sizlere izletmek gibi çılgınca fikirlerim oldu. Çünkü kendimi bildim bileli şaşarım fahişelere. Daha sonra savaşları ve savaşın ortasaında kalan çocukların fotoğraflarını, belki ders alırsınız diye sergilemek istedirdim, sığacağınız bir sergi salonunda.

Hem neden çabalıyorsunuz ki bu kadar, anlamış değilim. Yaşamak güzel, ama güzel hayatın ölümü daha güzel. Bu yüzden buradan sizlere durun demek istiyorum. Bir nefes alın ve yanınızdakini sevmeye çalışın. Bitirin savaşları ve bırakın sapkınlıkları, yarın son değil mi?

Hem şimdi bazılarınız, bir yıl sonra, beki de bir an sonra ölecekler. Nereden biliyorsunuz? O yüzden tam sevmek vakti. Ölüm bu kadar yakınken sevgili insanlık, bence savaşmak tam bir aptallık…

Benden söylemesi, sizden duyması…

Sorular

  1. Bana bitmeyen bir mutluluk hikayesi anlatır mısın?
  2. Her verilen kararın, doğruluğunu garantileyebilir misin?
  3. Hatasız kul olur mu?
  4. Hayat, gerçekten Tanrının bize sunduğu bir armağan mı?
  5. Neden cevapsız kalıyor sorular?
  6. İnsanlar neden her şeyi kutsallaştırıyorlar?
  7. Doğruyu bulmak niye bu kadar zor?
  8. Her yazar yalan mı yazar?
  9. Siyasiler neden samimiyetsiz?
  10. Aşk neden bazen hiç çekilmiyor?

 

İstediğin sorudan başlayabilirsin.

Söz Ver

Uzun bir aradan sonra, satırlara dönmek çok güzel. Yaşadığım ve yaşatılan bir çok şey yüzünde, yazıdan bir uzak kaldım. Ama bunun telafisini vermeye yavaş yavaş başlayacağım.

Yazmaya Feridun Düzağaç’ın son albümünde bulunan “Söz Ver” parçası ile geri dönüyorum. Adamın sevgilisinde, birlikte ölme sözü aldığı bu şarkıyı bugünlerde, dilimden düşürmüyorum. Müziğiyle, sözüyle bu şarı dinlenesi ve kesinlikle sözlerinin iyi algılanmasını rica ediyorum.

Çok fazla şey söylemek istemiyorum. Lütfen şarkının sözlerine, şarkıcı ile beraber eşlik edin.

 

“inanirdim duydugum her söze , bir zamanlar saflik vardi
simdi yerim yok aldanmaya , bir hayat siradani kalbim
bana bitmeyen bir tek sey söyle , söyle sonsuza inanayim
bana nasil sevecegimi anlat , ask karli yokus yorulmayalim
söz ver , durma öyle bana söz ver ,
bakisina kanmam artik , söz ver
çok zor soru degil bu , hadi çöz ver ,
birlikte ölecek miyiz ?

inanirdim duydugum her söze , bir zamanlar saflik vardi
simdi yerim yok aldanmaya , bir hayat siradani kalbim
hadi beni biraz heyecanlandir , yüzüm gülmüyor çoktandir
ben kaybetmekten çok korkarim , tüm aliskanliklar çocukluktandir

geleceksin belki çok seveceksin
zamani gelince gideceksin
bir keskeye daha yer yok kalbimde
birlikte ölecek miyiz ?

söz ver , durma öyle bana söz ver ,
bakisina kanmam artik , söz ver
çok zor soru degil bu , hadi çöz ver ,
birlikte ölecek miyiz ”

Gecenin Bir Saatinde Gelen Ani Düşünceler

Karar vereceksin. Ve bu kararı kendin vereceksin. Korku, endişe ve benzeri tüm kavramaları beyninden çıkarıp atıp karar vereceksin. Yoksa olduğun yerde durur kalırsın. Ve ben bunu tecrübeyle yaşadım. Kararsızlığın o acı bedelini çok şey kaybederek çok iyi öğrendim.

İnsanları dinleyeceksin, doğruyu arayacaksın, araştıracaksın ama dönüp dolaşıp kararı kendin vereceksin. Ne olursa olsun, herşeyi kendin yapacaksın. Zaten her ne kadar doğru karar versen bile, elbet bu karar yüzünde sıkıntı ve acı çekeceksin. Şartlar değişebilir, tabii kararlarında değişebilir. Şartların değişmesinden dolayı kararlarının değişmesi, bir kararsızlık değildir. Sakın ha başkalarının sözüne kanma.

Ben başkalarının düşüncelerini, kendi düşüncemden daha “üstün” görerek hep başkalarının verdiği kararları verdim. Dönüp baktığımda, benden ayrı bambaşka bir ben var arkamda. Ve dün gece karar verdim, kesin karar vermeye ve artık bir çok insanı eskisi gibi dinlememeye.

Ve bu hayatta mutlu olmak için yapılabilecek en güzel şey, içerisinde bulunduğun anı değerlendirmek. Şuan içerisinde bulunduğun zaman dilimini düşün. Bu zaman diliminde, yapman gereken en uygun şey ne? İşte işin püf noktası -bana göre- bu! Anı yaşamak. Derin bir nefes alıp, içerisinde bulunduğun anı, en iyi şekilde yaşamak.

Bir çok nedenden dolayı kendisini umutsuzluğa kaptıran biri olarak benim aklıma gelen bu. Sizce nedir?

Nuri Alço ve Evlatlık Köpeği

 

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı düşünüyordum ama ne ise. Zaten yazımı bir an önce bitirip gidip, okumalarıma devam edeceğim.

Bugünkü konumuz Show Tv’nin Türk televizyonlarında eşi ve benzerini olmamasını ümit ettiğimiz bir program; “Can Dostum.” 10 kişinin, 10 “sahipsiz” köpeği “evlatlık” edinerek, onları bildiklerini öğretecekmiş. Buraya kadar gayet saçma. Biraz da ben saçmalayacağım, ortaya tam bir saçmalık çıkacak. Giderek pislenen, kirlenen televizyon programlarına kanıksamamaya çalışan biri olarak, Cumartesi günü bu saçmalığı hep beraber izleyeceğiz.

Bu 10 ünlü kişiden bir kaç kişiyi çıkarabildim (tanıyabildim) ancak. Ama en bariz şekilde gördüğüm “Nuri Alço” oldu (sebebini sorma, beni yorma). Şimdi bu bizim, meşhur kötü karakterli sevişgen adamımız, evlatlık edindiği köpeğe, gazozun içine hap atıp, sonra karıya bir güzel tecavüz etmeyi mi öğretecek sayın Show Tv yetkilileri. Ne güzel olur değil mi okur? Nuri Alço çabalar; “Oğlum fındık, hadi at o diazem’i gazoza. Hadi oğlum. Aferin oğluma. Şimdi soy karıyı. Yavaş yavaş seyirci sabırsızlanacak. Sonra ….” Bu ne saçmalıktır anlamış değilim. Bu programı izleyeceğim, sırf bu Nuri Alço’nun “bir köpeğe bir şey öğretebilecek mi?” sorusunun cevabı için (İnşallah Allah nasip etmez [Amin]).

Aslında çok fazla bu konuda yorum yapmanın bir alemi yok. Zaten sevgili okur, yazı bittikten sonra, yazıyı tamamlayan bir kaç yorum yapar.

 

Çelişkiler

İnsan hayatı nasıl öğrenir? Bir çok kaynaktan isteyerek ve/veya istemeyerek öğrenir sanırım. Kimi babasından, kimi anasından, kimi kutsal kitaplardan, kimi (ki bunlar peygamberler) diren yaratıcıdan, kimi televizyondan, kimi ise sokaktan ve benzeri… bu liste uzar ve gider…

İnsanın ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu, sayısız kitap yazmıştır. Hem fiziksel, hem de psikolojik olarak durum böyledir. Bu yapı her daim bizleri şaşırtmaktadır, değil mi sevgili okur?

Son zamanlarda arkadaşlarım çelişkilerime takmış durumdalar. Ben inanıyorum ki her insanın mutlak çelişkileri vardır. Hatta Carpe Diem kitaplığından tanıdığımız Esra Uluç, “Dostoyesvki’den Ruha Dokunan Düşünceler” adlı kitabında girişinde sözlerimi destekleyen bir şeyler yazmış;

“İnsanın en büyük gerçeği çelişkileridir. Çelişki olmadan düşünce olamaz. Çoğu zaman iki zıt düşünce beynimizde yan yana yer alır. Bu zıtlık, diğerinin yanlışlığı ya da çirkinliği manasına gelmez. İkisinin de kabul gördüğünün ve aynı zamanda reddedildiğinin ifadesidir. Kişi düşüncelerini zıt olan diğer yanı ile çarpıştırmadan duramaz., hatta koca bir ömrü iki zıt nokta arasında gidip gelmekle geçirir. Gidip gelmeler, başlayıp bitirmeler… Günün geceye dönmesi bile zıtlığın varlığını ve yan yanalığını ortaya koymaz mı?

Şu an hayatımdaki en önemli süreci yaşayan ve büyük bir yol ayrımında olan bana bu satırlar ilaç gibi geldi. Yanlış anlaşılmasın, kayıtsız teslim olmuyorum yukarıdaki satırlara. Ne zamandır, hissettiğim ama dillendiremediğim bir durumu, çok güzel izah etmiş yazar.

10:19

4/06/2007

(Arkadaşların uyudupu, benim yazı yazdığım yurt odası.)

Bir Pazar Yazısı

Sıradan ve soğuk bir Pazar günü. Çok fazla okumak istediğim, lakin çevresel etkenlerin buna izin vermediği, hatta ve hatta kendimi ifade etmekte zorlandığım bir yerde, Pazar günümü kaydetme eylemim tek eğlencem.

 

Özlem, hasret, kavşmak gibi duyguların git gide ruhumdan ve bedenimden uzaklaştığı saçma sapan bir süreçteyim. Çok fazla beklentimin olmadığı bu süreçte, sadece kendimi anlama çabası içerisindeyim. Hem bugün farkettim ki; hayatımda Tennessee Williams’a benzer şeyler var.

 

Bir Pazar günü ne yapılması gerektiğini hiç bilmedim. Zaten hiç bilme gibi bir amacım olmadı. Arkadaşlarla buluşmak, sinemaya gitmek, sevgili ile sahil turu atmak hep bana uzak ve yabancı gelmiştir. Nedense, biteviye bir hayattan, sosyol bir hayata geçme süreci çok uzun sürmekte ve kolay olmuyor. Hayatının büyük kısmını, her gün aynı şeyleri yaparak geçiren ben, şimdi hikayelerimde karakterlere fazla anlam yükleyemiyorum. Anlamsızz karakterlerde, zaten hikayeye hiç bir şey katmıyor.

 

 

Ellerimin üşüdüğü ve yazmaktan zorlandığım bu Pazar gününde, yapabileceğim bir çok şeyi, yapamamanın acizliğini üzerimde derinden hissediyorum. Neden böyle açıkçası ben de bilmiyorum ama durum böyle.

 

Neyi ne için yapılacağının bilinmemesinin ötesinde, bir köleliğe doğru sürükleniyorum… Hadi hayırlısı…

 

Ötekiyi Anlama Çabasının Örneği: “Cemaat”

Yazarların en büyük dezavantajı, fikirlerinin değişmesidir. Ve bir yazar öncekinden daha farklı bir şey söylüyorsa; bu bir çelişki (mi) dir… Aslında bu konuda pek bir fikrim olmasa da, ben bunu çelişki olarak -şimdilik- telakki ediyorum.

***

Ben şahsen fikir ayrılıklarına değer veririm ama genel manadaki uğraşım, her zaman sabit bir fikirde kalmaktadır. Daha önceki yazımda ifade ettiğim gibi ben bütün olaylara, tek bir taraftan bakma uğraşındayım.

Tabii genciz, güzeliz ve cahiliz. Yanılabiliyor ve fikirlerimiz her zaman değişiklik gösterebiliyor. Çünkü her yeni gün farklı bir şeyi, farklı bir yerleden öğreniyoruz. Dünkü taraf olduğum bir fikirden, bugün cayabiliyorum. Elimizden tutup, bize neyi, nasıl okuyacağımız göstermeyenler olduğu için, bizler iyi “bilmeyerek” ilmî hatalara düşmekteyiz. Mazur görün lütfen…

Geçenlerde piyasaya sürülen bir kitap elime geçti. Türkiye’nin en ünlü sosyologlarından olan ( ve hakkında pek fazla) bilgim olmadığı ALi Bulaç’ın Gülen Hareketi Araştırmaları”nın 14. serisi olan Din-Kent ve Cemaat (Fetullah Gülen ÖRneği) kitabını zevkle okuyorum ve elimden geldiği kadar ön yargılarımdan kopmaya çalışıyorum.

Ben her zaman bir parti, tarikat, STK ve cemaatların çatısı altında bulunmayı faydalı olduğunu düşünmekteyim. Zaman zaman da bu saydığım tüm oluşumların çatısı altında, yönetici ve üye olarak görev aldım. Lakin daha sonraları, ülkenin siyasetini “gayrisamimi” bulduğum için partileri, eğitici yanının az olduğunu düşündüğüm için “tarikat”ları, ve “gayrisamimi” olarak siyasallaştığı için STK’ları bıraktım. Son seçenek olan “cemaat” kavramıyla daha tanışmadım ve sanırım bu biteviye günlerde pek tanışacağımı sanmıyorum.

Ama kitabın giriş kısmında “cemaat”lar hakkındaki Ali Bulaç’ın ifadeleri, “cemaat”ın öneminin altını çiziyor:

Cemaatlaer, demokratik yönetemi takip ederek toplumsal hayat içindeki yerlerini alırken, 19. yüzyılın pozitivizst aydınlanmacıları ve modernist iktidar elitleri, demokratik siyasetin beslediği cemaat yapısını hâlâ Tönnies’in kuramının ilk bölümü çerçevesinde “geri toplumsal aşamalar” görmeye devam ediyorlar. Fetullah Gülen örneği, bunun aksine bir gelişmenin vuku bulmakta olduğunu ortaya koyması bakımından önemli bir örnektir. Zira, aydınlanmacı pozitivist praradigma açısından cemaat, tarihin karanlık mahzenlerine çekilmesi gerekirken, tam aksine dünyanın her yanına ulaşıyor; en yüksek düzeyde eğitim veren üniversiteler açıyor, “öteki”yle diyaloğa geçmenin imkânlarını araştırıyor.( Ali Bulaç/Din-Kent ve Cemaat syf. 15) 

İşte bu çok önemli: Öteki ile diyaloğa geçmek. Ülkemizde “öteki”nin potansiyel tehlike durumda olduğu şu zamanlarda, cemaatlerin böyle gayelerinin olması gerçekten çok güzel. Zaten cemaatlar belli bir fikir etrafında toplanıp, örgütlü bir şekilde çalışmak olarak tanımlıyor ALi Bulaç kitabında. Bence okunması gereken güzel bir kitap.

Gülen Cemaat’i, modern ve gelişmiş bir cemaat olarak, Türkiye’ye çok şey katacağına inanıyorum. Şimdi bazılar çıkıp “aaa bu da Fetullahçı” olmuş gibi çirkin düşüncelere kapılmaz sanırım. Açıkça itiraf etmeliyim ki, Ali Bulaç ifade ettiği cemaat fikri, benim benimseyip, destek vereceğim bir toplumsal örgüt. Çünkü şu zor zamanlarda, ihtiyacımız olan şey, “öteki” ike diyaloğumuzdur.

***

Yazılarıma farklı sebeplerden ötürü bir müddet ara verdim. Ve geri döndüm…

Siyasi Komedya -1-

Bugün Show Tv Ana Haber büyük bir ie imza attı. Laik Türkiye’de başörtülü ile çalışan, insanları yakaladı. Sonra, onları bir suçlu gibi, gizli kamerayla, yüzlerini sansürleyerek gösterdiler. İnsanları rezil ettiler. Psikolojisilerini bozdular. Yine verilen emirlere uydular.

Bu İmam Hatip’li çocuk ve buna benzer “irtica” haberleri yayılıyor. Sanırım AKP yine bir şey yapacak. Zaten biz bu siyasi komedyaya alıştık. Herkes neyin ne olduğunu biliyor, adamlar karşılarında, bir şeylerin içine etmeye devam ediyor. Biz seyrediyoruz. Yani tam bir komedya.

Alıştık. Haberlere ve gazetelere inanmıyoruz değil mi arkadaşlar?  (Evveeet!)

Bir çocuk soruyor, dudağını büzerek.

-Baba bu insanlar neden böyle yapıyor.

-Menfi çıkarlarını düşünüyorlar oğlum. Hele bir büyü anlarsın.

Show Tv Ana Haber’e inanmıyorum. Onları kınıyorum. Onları anlamıyorum. Onlara sadece iki şairin şiirleriyle cevap veriyorum;

Mehmet AKif diyor ki;

Üçbuçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beri aşığım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, Fakat çekilmeye gelmez boynum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
iRTiCA ‘nın, şu sizin lehçede manası bu mu?
— Yok canım!
Yok deme
— ifrat ediyorsun Köse…
İşte ben MÜRTECİ ‘im, gelsin işitsin dünya!
Hem de baş MÜRTECİ’yim, patlasanız, çatlasanız
Hadi kanununuz assın beni, yahud yasanız!
Bana anlat bakayım şimdi; biçare Ocak,
Zorbalar saltanatından ne zaman kurtulacak?
Hiç bu mantıkla, a divane, hükümet mi yürür?
Bir cemaat ki erenler işi yumrukla görür

Sonra ise mikrofonu Necip Fazıl alıyor;

Zamanı kokutanlar, mürteci diyor bana
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana

Gerçi bu satırları anlamazsınız ama ben yine de görevimi yapayım.

( Devam edecek…)

Sayfaları Olmayan Kitap

 

Yukarıdaki bir defter değil, bir kitap. Evet, gerçekten bir kitap. Ben bu kitabı iki ytl’ye büyük bir alış-veriş merkezinden aldım. Eve geldim. Başladım okumaya. Jack London’un Demir Ökçe’sine hızlı başladım. Sayfalar nasıl da akıp gidiyordu. İçsel devrimin güzel bir anlatısı olan bu kitabın 85. sayfasında bitti. 85. ve 86. sayfaları yok. Basılmamış.

Bu baskı hatasına çok kızdım, çok sinirlendim ve hatta küfrettim. Sonra fişi bulamadım. Elimde patladı kitap.

Ben ne diyeyim, ne yazayım. Zaten kitap kampanyadaydı. Neden kampanyada olduğunu şimdi iyi anladım. Kitap Amfora Yayınlarında çıkmış. Eğer bu yayıncılıktan bir şey aldığınız da sayfalarına iyi bakın.

Not:Oh be şimdi daha da rahatladım.Bu arada resmi büyütmek istersen, buraya tıkla.