Monthly Archive for Mart, 2008

İnsanlık İçin

Maillerimi açıyorum ve bana duyarlılık dolu bir mail geliyor Şeyda’dan;

Kan grubum uymuyor, hiç postaları geri gönderme alışkanlığım da yoktur ama sadece son cümleye katıldığım için göndermek zorunda hissettim. Düşenin dostu olmazmış çünkü; bu seferlik geçerli olmaz umarım… Mail şöyle :

iNSANLIK İÇİN
LÜTFEN BU MESAJI TANIDIKLARINIZA ULAŞTIRINIZ!  


Okan Sonmez, 20  yasinda
losemi (kan kanseri) hastasi,  

Gata Tip  Fakultesi’nde

yatiyor,hayatta  kalmak icin hergun en az iki unite trombosite ihtiyaci  var.
Ama kan  grubu


B rh (-)  (negatif)

 

oldugu  icin ailesi kan (daha dogrusu
trombosit)  verecek donor bulmakta zorlaniyor. 

Babasi Hayrettin Sonmez  insanlarin ilgisizliginden yakiniyor. Isyeri  olan Istanbul Buyuksehir Belediyesine yaptigi basvuruya 30 bin  calisan arasindan sadece  3 kisi  cevap vermis. Oglunu  yasatabilmek icin varini  yogunu ortaya koyuyor…

Eger siz veya bir tanidiginiz
B rh (-) (negatif) kana sahipse, Lutfen !

Hayrettin Sonmez’e ait

0535  744  87 10

numarali telefonu  arayin .

Yok ben boyle  islerle ilgilenmem diyorsaniz, en azindan  mouseunuzu birkac kez tiklatarak bu mesaji  adres defterinizdeki  kisilere
yollayiniz.

Not: Trombosit  kanin pihtilasmasina yol acan bir  
maddedir. Kisi  trombosit verdikten 3 gun sonra yeniden  trombosit verebilir. Saglikli bir insan yilda 24 kez  trombosit verebilir.

Kandaki  trombosit ayristirilmasi islemi yaklasik 50 ile 70  dakika arasinda surmektedir. Eger bunu yapamiyorsaniz en azindan  mouseunuzu bir kac kez tiklatarak bu gence yardimci  olabilirsiniz.

Unutmayiniz, bu siz, kardesiniz veya  cok sevdiginiz birisi de olabilirdi…

Başka bir şey dememi bekliyor musunuz?

Gerçek Dünyaya İlk Adım

 

Hangi bahardayım?

Ki çıkar mı sensiz bu baharın tadı. Önemi yok ağaçların erkenden çiçeklenmesi. Benim çiçeğim çoktan solmuşken, baharı eskisi gibi sevinçle karşılayamıyorum artık.

Kalabalık bir trafiğin tam ortasında, ellerimi iki yana açmış, kafamı geriye doğru yaslamış gökyüzüne bakıyorum. Seni arıyorum her mavilikte. Yoksun ve hiç bir zaman olmayacaksın.

Bilgi “güç”tür derler oysa. Ama senin benim yanımda hiç bir zaman olamayacağını bilmek, en büyük acizlik…

Soruyorum sana ve yeni gelmiş bahara. Ne zaman içtenlikle güleceğim? Ne zaman “gerçekleri” espirilerin arasına sığdırmayı bırakıp, ne zaman yüzleşeceğim onlarla…

***

Sevgili okur… Beni nasıl okur bilmem ama sana şunu sana açıkça itiraf etmeliyim ki, biten bir şeyin hüznünü ve yeni başlayan bir şeyin heyecanını yaşıyorum. Hüzün ve heyecan içinde yazıyorum sana.

Daha da samimi olmayı deniyorum sana okur, tüm endişelerden sıyrılarak. Ki ben yazılarımla bir şeyler anlatmaya çalışırken, hayaller dünyasında kayboldum. Sanal bir dünyanın içinde yaşadım hep. Gerçek dünyadan tamamen kopuk bir şekilde, “hiç bir şeyi önemsemeden” yaşadım durdum. Hatta bu hayal dünyasında, kötülüklerden yoksun bir “sevgili tasarladım” ve hep onunla seviştim. Sonra bu hayali sevgiliye öyle bir kapıldım ki, gerçek sevgililerden mahrum kaldım.

Yaşadığım “gizli” bulanımlar ve çektiğim acılar beni bu hayal dünyasından uyanmamı sağladı. Doğruldum. Kalktım. Etrafıma baktım. Hiç bir şeyim yok. Sahip olduğunu sandığım bütün şeylerin hepsi, hayal dünyamın ürünüymüş oysa. Sevgililer, başarılar ve kazançlar hep o hayal dünyasınınmış.

Şimdi yaşamaya başladım sevgili okur. Şimdi ise “gerçek hayatta” bir şeyler kazanma derdindeyim. Keskin bir virajı, hızlı almaya çalışıyorum. Evet, evet hızım çok fazla. Kısa zamanda gerçek dünyama bir şeyler katmanın derdindeyim.

***

Hızlı yol aldığım bu yolda, yanıma bir kutsal kitap (ve onu açıklayacı kitapçıklar), romanlar, beyaz kağıtlar ve tükenmeyen kalemler alıyorum. İnsanların kendi yarattığı siktiriboktan etik kuralları da bir kenara atıyorum.

Gerçek dünyamın kapısını açan o insana da teşekkür ediyorum…

İstanbul’un Rahat Nefes Alması İçin

Bahçelerinde çam ağaçları, gülleri ve çilekleri olan müstakil evimizden ayrılıp, bu betonarme ve metal yığılarıyla dolu bu şehre neden geldim? Ya da neden geldin? Muhtemelen para kazanmak ve daha iyi hayat standartları elde etme amacıyla olsa gerek. Peki buradan önceki memleketlerimizde, para ve daha iyi hayat standartları yok muydu? “Yoktu” dediğinizi duyuyorum. Çünkü bende öyle diyorum…

10 milyonu geçiyor İstanbul’un nüfusu; bunun da en büyük sebeplerinde birisi “göç”. En çok da terkedilmiş Doğu’dan geliyor göçler. Bunun sebebini bir araştırmacı gibi detaylı araştırmadım ( göç ile bilgisi olanlar lütfen paylaşsın) böyle bir niyetimde şimdilik yok. Artık okuduğum kitaplarda karşıma çıkarsa.

Geçenlerde arkadaşımla beraber çok sıkılmışlığın, ev ve işyerine hapsolmanın verdiği sıkıntının bastırılması için yaptığımız kısa yol yürüyüşlerinde, bı göç meslesini konuştuk. Ve arkadaşım laf arasında şöyle bir şey söyledi;

“Anadolu’nun bir şehrinde işçi bir adam 450 milyon maaş ( mübalağa sanatı kullanılmıyor) alıyor Cemali. Bu adam göç yapmasında ne yapsın?”

diye soruyor. Adam haklı. Ben de olsam göç ederim (ki ben zaten iki ayn önce gçö etmiş biriyim.) Ben de sorusuna bir daha soru soruyorum; diyorum “ağabey bu adamlar nasıl geçiniyorlar 400 milyon maaşile. Pek âla bu para bizim cep harçlığımız iken”. Cevap olarak;

“Anadolu’da Allah’tan aile bağları kuvvetli. Evli adamın ununu, şekerini ve diğer bazı kısmî ihtiyaçlarını ailesi karşılıyor.”

Basılı yayın orgaları ve diğer medya organları giderek aile yapılarını, bağnaz bir kültüre dayandırıp, yok etmeye de çalışsalar aile bağlarımızdan kopamıyoruz. Anne ve baba çocuğunu hala seviyor.

Ali Müfit Gürtuna  konuk olduğu  bir programda şöyle diyor;

“1950’lerde başlayan dalga, göç dalgası şehirlere akın ettiğinde bu süreci yöneterek şehir olgusu istikametinde şehirlerimizi büyütemedik. Yani gelen insanları bir şehir konsepti, bir şehir kavramı, bir şehir dokusu içerisinde şehre entegre edemedik. Gelen insanlar kendi kültürlerine, bilinçlerine, kazançlarına göre ihtiyaçlarını karşılama yoluna gittiler. İşte ev ihtiyacı varsa gecekondu veya kaçak inşaat, fabrika işyeri inşaatı yapacak insanlar, dere yatakları, deniz kenarları vs. Bu hep böyle katmerlenerek gitti. Düşünebiliyor musunuz 1955’li, 56’lı yıllarda İstanbul’un nüfusu 1 milyondan az, 2006’ya, 2007’ye geliyoruz 12 milyon mu, 15 milyon mu bunu tartışıyoruz. Dünyada hiçbir şehir bu kadar hızla da artmamıştır doğrusu ve bu kadar hızlı nüfus artışını da beraberinde getirmemiştir.” okumaya üşenmeyenler için devamı burada…

Yani iki saattir şunu demeye getiriyorum. Kimse buraya -esasında- severek gelmiyor. Yeri geldiğinde herkes yanı hızla gdiyor. Tamam mı sevgili okur?

O yüzden İstanbul’un rahat nefes almasını istiyorsanız, lütfen Anadolu topraklarında, iş gücünün değerini verin!

Öylesine Karalamaca

Dışarıda yağmurun izleri, aklımda yaşananlar var. İşten geldim, yorgunum. Az biraz mutluyum. Farklı pencerelerden bakıyorum hayata. Sonra uzun süredir okumadığım Margot‘a bakıyorum. Sonra endişelerden uzak Cevval‘a ve sonra kızgın Cihan‘a. Mutlu olmak için çok nedenim var aslında. Sonra mutluluğu Google’den arıyorum; 9.480.000 sonuç çıkıyor. Zaten bu Google’de her bir bok var eğil mi sevgili okur?

Bugün saçmalamak istiyorum. Nasılsa burası özgür bir platform. Çok ileri gidersem You Tube gibi kapatırlar en fazla. Sonra ben de gider  bir daha açarım ne olacak.

Bugün benim doğum günün. 86 doğumluyum. Sanırım 22 yaşımda oluyorum. Çok farklı hissetmiyorum kendimi. Gerçi bir iki farklılık oldu ama o kadar da değil. Yine de aynı benim için.

Yazılara ara verdim. Ki kimim umrunda ki zaten. Ama yine de ben açıklama yapayım; İş güç derken vakit olmuyor inanın yazmaya. Keni şahsıma ait bir bilgisayarımda yok zaten. İşte öyle zaman geçiyor. Uzun zamandır blog da okumuyorum zaten. Ama artık başlıyorum, okumaya ve yazmaya…

Aslında gözlerden uzak yazıyor ve okuyorum. Elimde üç kitap var; Canan Tan’ın “Piraye”si, Karen Armstrong’un “İslam”ı, Sağlık Meslek Tarihi ve Ahlakı diye, lise yıllarında okutulduğu sanılan bir ders kitabı. Bunlar okuduğum kitaplar. Bir de bildiğiniz gibi ben günlük olarak günce de tutuyorum zaten.

Ama en çok şaştığım şey zamanın çok çabuk geçmesi. Ne ara geçiyor anlamış değilim. Çok boktan bir şey bu çalışmak. Aslında çok fazl alıştığımı söylemem ama sevilesi, vazgeçlimemesi, yanaklarında öpülesi iş arkadaşlarım sayesinde alışıyorum yavaş yavaş.

Bu arada da iş hayatından da bahedeyim sizlere. Sabah 8′de başlıyorsun, akşam 6′da çıkıyorsun. Bu kadar…

Uzun yazıları sevmediğini bilmediğim için burada sonlandırıyorum. Bugün biraz edebi olamadık. Siktir et boşver okur…

Polyanacılık Oynamak

Çok boktan bir sürecin koynundayım. Herkesin ara ara yaşadığı, hatta yaşaması gerektiği bir durumdayım. Şimdi arkadaşların gezi tekliflerini reddetme ve ondan sonra onların “haklı” kızgınları ile karşı karşıya kalma, bir çok şeyden istemeden mahrum kalma gibi bir durum.

Tahmin ettiğiniz gibi “parasızlık”. Ama çok şükür o kadar da, kötü bir durum olduğu söylenemez. Ama arkadaşların yarın ki, yemek davetini reddetme gibi bir durumla karşı karşıya kalacağım. Üzgünüm arkadaşlar, özür dilerim…

Arkadaşlarımdan bu durumu anlamalarını beklemiyorum. Esasında hepsi birer çok iyi olan bu insanlara, gerçek hakikati söylemekten çekiniyorum. Yarın özür dileyerek katılamayacağımı belirteceğim… Sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Bilmiyorum esasında orada olmamın bir önemi var mı? Ama şunu iyi bilin ki, “hayır” cümlesini çok fazla kullanamayan biri olarak yarın çok zorluk çekeceğim…

Para

Ne ise gelelim asıl meselemize… Parasız kalmak gerçekten çok acı bir durum. En azında bu sıkıntı gerçekten insana bir çok şeyi -istemeden- yaptırabiliyor. Allah’tan benim için, yemek, hava, su, aşk, okumak gibi şeyler parasız… Akşam yemeğimi iş yerinde yiyebiliyorum, hava her yerde bedava zaten, su zaten giderek tükense de her yerde var. Aşk platonik olarak bedavaya geliyor… Evimden de bir aylık okunacak kitap getirdim zaten. Geriye kalan tek şey, hesapsızca çıkan masrafları reddetmek…

Bu benim için ne kadar da zor olsa, başaracağım inşallah. Zaten sırası geldi Polyanacılık oynamanın… İmdi bu parasız olmanın avantajlarından bahsedelim;

  • Öncelikle kendime daha çok vakit ayıracağım. Düşünce ve hayallere dalarak kendi içimde yeni yeni şeyler keşfedeceğim…

  • Daha çok kitap okuyacağım. Zaten Şubat ayında pek fazla bir şey okumadım.

  • Hem daha çok yazacağım ve bunları yayınlayacağım. (Bu arada yeri gelmişken bahsedeyim, internette bedava.)

  • İhmal ettiğim bazı derslerime çalışma imkanı bulacağım.

  • Sigarayı bırakma eğilimim daha da kuvvetlenecek. (Çok fazla otlanmayı sevmediğim için bu süreçte sigarayı bırakmış olacağım.)

Yani havalara uçup yaşasın parasızlık demeyeceğim ama işin iyi tarafını görmek güzel şey. Şaka bir yana o kadar da parasız değilim ama asosyal olmama vesile olacak kadar parasızım. Allah daha beterinden saklasın. Ve her şeye rağmen alemerin Rabb’i Allah’a hamd olsun.

Hayali Sevgiliye Mektup -2-

Bilmem nerede, hangi şehirdesin? Bilmem ne zaman çıkacaksın karşıma? Ne zaman senin için yazacağım? Ki özledim inan işten çıktıntan sonra, yarım saatliğine bir yerlerde buluşmayı… Sana, sana dair şeyleri anlatmayı… Sonra özlemeyi… Sonra ise beklemeyi…Ve daha sonra, aşka dair bütün beklentileri… Klasik aşk muhabbetleri… Klişeleşmiş sahil gezintileri…

23 yıldır bekliyorum seni. Oysa ara ara gelir gibi oldun… Sonra kayboldun… Bekledim… Bekliyorum… Bekleyeceğim…

Hani çok istiyorum aslında, okuduğum kitabı seninle paylaşmayı. Sana ucuz ama unutulmayan hediyeler almayı… Bir Erkin Koray şarkısında ağlamayı.

Gelir mi diye sorsam mı insanlığa, ya da Yaratan’a… Ama bekliyorum seni içinde mutluluk olan bir hikayenin baş kahramanı yapmayı. Geleceksin, belki gerçekten sevceksin, belki hiç sevmeyecek kalacaksın. Ben yine bekliyorum.

Yani kısaca beklemeyi ibadetleştirdiğim bir zamn dilimindeyim. Ve biraz tebessüm ederek sorayım sana, sen neredesin? Belki bir şehirde yoğun iş temposundan yorulmuş bir şekilde, televizyon seyrediyorsun, belki de hiç doğmadın, belki de bir savaşın ortasında kaldın, ya da birinin koynundasın. Aslında gelecekten haberdar olmak istemem ama, bana sana dair bi ipucu lütfedilmesini çok isterdim. Çünkü buradaki sevgililer nispet yaparcasına sevişiyorlar, sevgili! Ve benim insani duygularımdan biri olan kıskançlık duygusu yükseliyor. İşte sonra geliyorum buraya hezeyanlarımı kaydediyorum. Aslına bakarsan seni beklemenin, saçma tarafları da var. Ama yine de bekliyorum…

Ki şunu da demeni bekliyorum; “Ya Cemali beklemeyipte ne yapacaksın? Başka çaren varsa, paylaş insanlıkla…” Sonra bende susup sana hak veririm. Ama lanet olsun, bunu bile demiyorsun. Rengin, kaşın, gözün, boyun posun hiç merak etmiyorum. Merak ettiğim tek şey, aşkın. Ey sevgili yar, tanıştır beni aşkınla…

Hem aykırılık ayrıcalık olmuş. Ha siktir çekerim olanlara, sen kaşlarını çatar bana; “Cemali rica ederim” dersin. Beni terbiyeye davet edersin. Olmadı bir ara naza çekilir küsersin. Ben o zaman beni affetmeni beklerim… Yazması bile güzel sevgili…

Sonra birbirimizi tanımazı sağlayan kagvaları ederiz. Belki ben yine gevezelik eder, herşeyin içine ederim. Sonra hatalarımı telafisini ederim. Ama sen gel etme, lütfen gel eyleye…

Gelsende, gelmesen de bekleyeceğim. Bakıyorum satırlara da, başka çarem yok gibi…