Monthly Archive for Mayıs, 2008

Ve Saire (Kısa Kısa)

Gecenin bir saatinde yazı masasına oturmak ve bir giriş cümlesi düşünmek. Bulamamak sonra o giriş cümlesini ve “ne ise” demek… Sonra tekrar düşünmek…

Sonra sevgiliyi düşünmek. Hayır, hayır O’nu değil, hayali sevgiliyi düşünmek.O soyut sevgiliyi düşünmek. Seni üzmeyen, seni düşünen ve seni anlayan -en azından anlamaya çalışan- sureti pek belli olmayan sevgiliyi düşünmek. Boşlukta sevişmek delicesine.

Gülüşü bilmem neye benzeyen sevgili tasvirlerinden vazgeçmek. Artık o kadar da duygusal yaklaşmamak hayata.  Mühtezi tebessümler sergilemek en ciddi aşklara… Hayali sevgiliye geri dönmek ve onun affetmesini beklemek. Tüm realitelere biraz gayrisamimi yaklaşmak..Böylesi daha iyi demek. En azından şimdilik….

Ve saire…

 

Ve Saire ( Gün Özeti)

Rüzgarlı bir yaz gününde, esen rüzgarın yüzüne çarpmasına izin vermek. Yüzüne gülümseme yakışan genç bir kızı düşünmek. Hayatın getirilerini ve getirdikten sonranki götürülerini düşünmek. Derin anlamlarda hayatı arayacağın bir dost arayışı ve sonra güneşin batışı. Kedinin ince ince miyavlaması ve köpeklerin arsızlığı.

Yorgun bir akşamda, beyaz kağıtlara, siyah kelimeler yapıştırmak.Kalemin elinden kayıp gitmesine izin vermek ve öylece seyretmek. İronik repliklerin anlamını çözme çabası. Derken bir kuşa öylece bakmak küçük bir ev balkonunda. “Acaba o da hayatı düşünüyor mu?” gibi pek çok zor gelen bir soru cümlesini düşünmek.

Aşkın yalan olduğuna dair tezler sürmek. Ve hayatının nereye sürüklendiğini merak etmek. Genç kızın tebessümünü tekrar düşünmek…

Geç gelen bir mutluğun aslında o kadar da geç olmadığınının -geçte olsa- farkına varmak. Satırlarda aramak hakikati ve derin anlamlar yüklemek gülüşlere. Sorulan soruların cevabını aramak romanlarda. Gerçeğe yönelmenin güçlüğünü hissetmek ve alaturka bir şarkıda alaturka hayaller kurmak.

Aslında olmasa da, yalandan mutluluklar uydurmak kendince. Hatta kendinle konuşmak. Kendi kendine anlatmak. Sonra gülmek. “Ne yapıyorsun sen?” demek kendine. İçindeki benliğinle dalga geçmek.

Ve saire… geçen bir günün ince özetini yazmak gibi…

Ve Saire…

Saatler süren otobüs yolculuklarından nefret etmek. Yol çizgileri bitmemesi ve insanın canını sıkılması. Ağlayan bir  bebek sesi, poşet sesleri, muavinin güzel kızlara sarkıntısı, soförün sollama hataları ve bizleri heyecanlandırması, yorgun mola yerleri ve saire… insanın moralinin bozulması için yeterli tüm sebepler şehirler arası otobüs yolculuklarında mevcut sevgili okur.

Ve son bulan otobüs yolculuğunun ardından gelen uykusuzluk ve yorgunluk. Yetmezmiş gibi bir de 10 saatlik çalışma. Aslında bunlardan öte deli gibi bir telefon beklentisi içerisinde olmak. Düşündüğün bir insanın varlığından emin olma beklentisi.

İnsanları anlamaya çalışmak, her daim kendinle bir savaşın içinde olmak. Tabii tutulduğun tüm sınavlardan pek iyi sayılmayan ama idare eden notlar almak. Güneşli bir günde, Kız Kulesi’nin karşısındaki bankta tek başına oturmak ve nispet edercesine sevişen genç sevgililer seyretmek. Onlar için -pek içten olmayan- dualar etmek.

Okumak… yazmak. Bu iki gerekliliği saatlerce düşünmek ve ona göre hayatını şekillendirmek. Edebiyatın ürkütücü derin sularına açılmak. Edebiyatın dayanılmaz cazibesi ve roman karakterlerinde kadınların imrendiren aşkı.

Ve saire… ve saire…

Acı Çekmenin Dayanılmaz Kaçınılmazlığı

İnsan zaman zaman kaybetmeli. Kaybetmeli ki anlasın bazı şeylerin değerini.Ve acı çekmeli. Öyle yalandan falan değil, gerçekten sıkıntı çekmeli. Ağlamalı, sızlamalı yürekten hissetmeli acıyı. Ta içinden bir şeyler kanamalı. Kusmalı acıyı her daim.

Anne ve babalar çocuklarının kaybetmelerine göz yummalı. Onların ağlamalarına izin vermeli. Acı çekmekten korkmasından. Çünkü bu dünya acı çekmeden yaşanmıyor ve bu insanoğlu acı çekmeden terbiye olamıyor. Bu yüzden insanlığın terbiyesi için, insanlık biraz acı çekmeli.

Örneğin ben, hayattaki derin acıları sadece kitaplardan öğrenen ben. Ne adam gibi kaybettim, ne de adam gibi üzüldüm. Şöyle yürekten ağlamadım örneğin. Her zaman acıdan kaçtım ve acı çekmemek için bir çok taviz verdim. Ama artık yürümeliyim acıya. Acıdan kaçmamam lazım. Acıyı kendi içimde derinden yaşamalıyım.

Felsefi sorular geliyor aklıma düşündükçe; illâ kaybetmek, acı çekmek ve ağlamak mı gerekiyor olgunlaşmak için? Söyleyin bana lütfen! Ki zaten kutsal kitap da aynı şeyi ifade ediyor;  acı çekmeden cennete giremeyeceğimizi açık ve net bir şekilde ifade ediyor bizlere… 

Kutsal kitap bile bu gerçeğe parmak basıyorsa, buradan çıkaracağım şey; acı çekmek kaçınılmaz bir durum. Belki “tavizler” bu kaçışa yardımcı olabilir ama yine de acı çekmek kaçınılmaz bir durum. Bu yüzden sevgili okur, hepimize biraz acı diliyorum acı acı…

Sevgili Ruhum

Bir zamanlar, bir Pazar sabahı idi. Oturup çaylarımızı içerken, ilk defa uzun uzadıya konuşmuştuk. Ben cümlelerini dinliyordum. O bana anlatıyordu. Şimdi yine bir Pazar sabahı. Ama yoksun ve yorgun bir Pazar sabahı. Tadı yok sanki. Ve hiç olmayacak gibi…

Ve bu oda neden bu kadar onu hatırlatıyor bana? Gitarım, dağınık kitaplarım ve herşey onu bana hatırlatıyor. Hatırlatır tabi ki… çünkü bir zamanlar o da bu evde yaşadı. Belki karşıdaki pencereden baktı. Belki bu yatağın olduğu yerde ağladı. Belki de şu köşe başında konuştu ruhuyla. Bu duvara da dokundu mu? Evet, ondan arta kalan bir şey var bu odada. Çık hadi! Orada mısın? Ses yok. Ama sessiz olun lütfen! Çünkü onun ruhu geziyor buralarda… evet evet ruhundan parçalar var bu odada. Nasıl bulacağım ruhunu biliyorum.

Ya da bir dakika! Sevgili ruhum. Ben bir yolculuğa çıkıyorum. Uzun olabilir. Ruhsuz metaryalist bir yolculuk bu. O yüzden sensiz de olur. Sen burada kal ve onun ruhunu bul lütfen. Muhtemelen yan odada ağlıyordur. Ya da müzik çal bir odada. O müziği sever ve gelir. Ama lütfen bul. Lütfen!

Bedenler fanidir, ruh ebedidir. Bu yüzden bul onun ruhunu ve mutlu ol. Nasıl olsa bir gün bu beden karışacak toprağa. O yüzden sevgili ruhum, bul onun ruhunu ve sonsuz bir mutluluk yaşayın. Tenler buluşmasa da önemi yok. Yeter ki siz bırakmayın birbirinizi. Biliyorsun değil mi ne yapacağını? Seveceksin, sadece seveceksin. Ve lütfen yalnız bırakma onu. Hadi göreyim seni?

Kutsal Eylem (Yazmak)

Hayatımda hep kaybeden biri oldum. Hayatımın tümü pişmanlıklarla, sorumsuzluklarla ve kendi içimde yarattığım acılarla geçti. Ama dışarıdan hiç öyle gözükmedim. Hiç kimse benim içimdekileri bilmedi ve bilmeyecek. Her hüzünlü şarkıda, benim hayatıma dair bir şeyler olan satır aralarında, beni anlatan filmlerde çok ağlamışımdır. Ama insanlara hep gülmüşümdür, başkasıyla ve kendimle dalga geçerek her daim güldürmüşümdür insanları.

Ben çok konuşan bir insanım. Hiç durmadan dakikalarca konuşabilirim. Genelde vaatlerim hep konuşarak olur. Ben çok konuştum. Ve konuştukça cümlelerimin tümü değerini kaybetti. Artık çok konuşan biri olarak kayıtlara geçtim. Bu yüzden çok fazla insan beni ciddiye almaz… almamaları da gerekir zaten.

Lise hayatında “geyik sohbetlerinde” aranan biri oldum. Çünkü ciddiyetin olmadığı yerde ben vardım. Ciddi değildim. Tüm acılarımı, pişmanlıklarımı, yarım kalmışlıklarımı, espirilerimin ve arsız kahkahalarımın içine gömdüm. Böylesi daha iyi diye düşündüm. Çünkü -yalandan da olsa- güzeldi gülmek ve güldürmek.

Ve kişiliğim zedelendi. Artık kişiliğim büyük bir yara almıştı ve tamiri çok zordu. Karşılığı olmayan aşklar zaten yormuştu beni. Yani olmayan karizmam bile çizilmişti lise yıllarında. Sorumsuzluğum ayyuka çıkmıştı.

Daha sonra yazmayı keşfettim. Baktım sözlerim beyaz kağıtın üzerine döküldüğünde daha da ciddiye alınmaya başladı. Hatta kendime has bir üslupla anlattığım zaman düşüncelerim değer kazandı.

Sonra yazmaya başladım. Gazetelerde, dergilerde, forum sayfalarında, bloglarda ve kişisel günlüğümde. Daha sonra tüm mücadelem çizilen karizmama bir duruş kazandırmak oldu. Yazıyordum, yazdıkça kendimi daha çok tanıyordum ve kendimden nefret ediyordum. Daha sonra yazdıkça kendimi tanıdım. Kendimle hesaplaştım ve savaştım. Dedim ki; “insanların iyiliğinden öte senin iyi olman gerekir”. Satırlarda kendime kızdım.

Yeri geldi ironi yaptım, yeri geldi satırlarımda bir sevgili yarattım onunla seviştim. Yeri geldi ukalalık tasladım, yeri geldi kendimi yerin dibine soktum. Ama yazdım. Yazmak bana güç verdi, yön verdi. Yazmak gerçekten bir mucize. Yazmak gerçekten kutsal bir eylem. Ben bu mucizeye tanık oldum. Yazmanın o muhteşem efsununa kapıldım. Hayatımı yazı ile tasarladım. Tanrı bana seçme iradesinin yanında, bana bir kalemde verdi. Ven ben kaderimi yazdım. Hala da yazıyorum. Ve yazdıkça var oluyorum.

Şimdi bu yorgun Cumartesi’nde yine yazıyorum. Elimde sigara, ağzımda bir kahve tadı. Az sonra yine odama çekileceğim. Arka fonda sevgiliyi hatırlatan bir şarkı ve ben aşkı yazacağım. Daha sonra ihanetleri yazacağım. Küçük bir kız çocuğunun ölümünü yazacağım. Arka sokaklardaki günahları ve insanların anlamsız hükmetmelerini yazacağım.

Yazarken insanlara kendimi anlatacağım. Daha sonra insanlar anlayacaklar ki, herkesin hayatında kimi zaman hep aynı şeylerin olduğunu. Ben sana hayatımı anlatıyorum. Ve benzer taraflarımıza birlikte ağlıyoruz, birlikte gülüyoruz.

Yazmak ve yazarlık kaçınılmaz bir durumdur. Bir insan isteyerek değil, istemeyerek yazar olur. Çünkü yazmak acı da verir insana. Baksana her yazarın hayatında mutlaka bir acı var. Ben hayatımda hep pişmanlıklar yaşadım. Çektiğim acılar pişmanlığımdan gelir.

İyi, kötü, sanatsal, edebi veya estetik. Önemi yok,yazmak yazmaktır. Yazmak sırf yazmak için değilde, insanlara bir şeyler anlatabilmek olduğu zaman değer kazanır… Sevgili okur; benim bir derdim var. Bu yüzden yazıyorum. Benim söyleceklerim var; bu yüzden yazıyorum. Benim bir aşkım var; bu yüzden yazıyorum. Benim yalanlarım var; bu yüzden yazıyorum. Yarın ölüm var; diyorum ki ardımdan kalan bir şeyler olsun. Bu yüzden yazıyorum.

 

 

Bilememek ve Aşk Üzerine Kısa Bir Yazı

 

Herşey güzel olacak mı bilmiyorum? En azından bir şeylerin güzel olması için elimden geleni yapabiliyor muyum? Bak bunu hiç bilmiyorum. Oysa geçenlerde baktığım kahve falı hiç de iç açıcı değil. En azından duygusal anlamda hiç bir gelişme yok sayın okur! Olması gerekiyor mu? Elbette. Aşk olmadan bu hayatın ne anlamı var Allah aşkına.

Daha sonra hayatta verilemsi gereken kararları düşünüyorum… güzel günleri düşlüyorum. Sevgili ile sahilde klişeleşmil bir gezintide bulunmak istiyorum. İnsanları ve öncesinde kendimi anlamak istiyorum. Kavuşmak istiyorum. Gerçi kavuşamamanın bile bir güzelliği var biliyor musunuz? Evet evet var. Var oğlu var. Bir çok şey var biz ne kadar yokluğunu inkkara kalkışsak bile.

Hava güneşli ve sıcak. Bakıyorumda insanlar daha da rahatlar. Rahat olmak güzel bir şey mi bilmiyorum. Oysa ben bir çok şeyi bilmiyorum. Bilmek zorunda mıyım onu da  bilmiyorum.

Aşık mısınız peki? Değilseniz aşık olun! Hiç vakit kaybetmeyin. Bu duyguyu hissedin. Bir aşık gibi bakın hayata. İnanın bana olgunlaşacaksınız. Acı çekeceksin ve bu acılar sizi olgunlaştıracak. Çok hoş bir acı aşk acısı. Ama daha sonrasında bu aşk duygusu daha farklı bir boyuta giriyor. Ne bileyim daha da ciddileşiyor. Olgunlaşıyor, mantıklaşıyor. Daha da akl-ı selim bir hal alıyor. Sanırım bunun adı da “sevgi”. Yani bence aşk bir çocuk daha deli dolu. Sevgi ise orta yaşlı bir adam gibi daha da vakur. Eğer iki sevgili kavuşursa bu sevgi oluyor ama kavuşamazlarsa Aşık Veysel’in de ifde ettiği gibi “aşk” oluyor.

Aşkı yaşayın ama hep sevgiyle kalın…

 

 

 

Emel’in Günlüğü (Çare)

Karmaşa ve belirsizlikler büyük bir acıyı doğurur insanda. Bunların yanına bir de bilinmezlikleri koyar ise o biçare insan, tükenmenin ve içten içe yok olmanın eşiğindedir demektir. Ve Emel, bu üç duyguyu birden kendi içinde yaşıyordu. Ve saniye saniye yok oluyordu.

Karmaşıktı; çünkü yaşadığı  bir çok şey öylesine üst üste gelmişti ki, neye üzüleceğine ve neye çözüm bulacağını bilmiyordu. Belirsizliklerin içerisindeydi; çünkü çözüm bulamamak belirsizlikleri, belirsizliklerde problemleri yaratıyordu. Bilinmezliklerdeydi; çünkü içerisinde bulunduğu bu zor zamanlarda neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu kestiremiyordu.

Hayata hep ezbere bakan ve taklidi bir hayat yaşayan Emel’in hiç bir inancı yoktu oysa. O yüzden doğru ve yanlışın karar verme sürecinde hep bir boşluktaydı. Doğruyu ve yanlışı alacağı güçlü bir referansı yoktu. Çaresizdi. Toplumun yarattığı yaptırım gücüne boğun eğmişti sadece. Toplum neye inanıyorsa ona inanıyordu. Yani bir “toplum tanrısına” inanıyor ve iman ediyordu. Tüm günahları bu “sınırlı tanrıdan” gizleyerek işliyordu. Ve toplumun görmediği aykırı etik kuralların hepsini meşru sayıyıyordu. Çok zordu bu iman süreci.

Şimdi bu düşüncelerle odasını topluyordu. Uykusuz bir gecenin sabahında hüzünlüydü. Umutsuzdu. Okula gitmesi gerekiyordu. Ama neden gitmesi gerektiğini kestiremiyordu. Okulu bitirince ne olacaktı ki sanki? İyi bir doktor olup hastalarını muayene edecekti. Sağlıklarında yoksunlaşmış insanların, sağlıklarına katkıda bulunacaktı. Sonra belki evlenecekti. Çocukları olacaktı. Ve onu sevecek bir koca. Sonra bir düşündü. Bu hayat sürecinin hangi evresinde kendisi için bir şey yapıyordu. Hep başkaları için yaşayacak olacaktı. Peki ya kendisi ne olacaktı?

Bir sigara yaktı ve yatağına uzandı. Şimdi hemen bir şeyler değişsin istedi. Evet şimdi. Bir şekilde, o sistemi bozuk eğitim yuvasına içi rahat gitmeli ve öyle okumalıydı. Evet şimdi. Bir çare bulmalıydı.

-Devam Edecek-

Sevmeden Sevişmek

Güzel bir Cumartesi günü. Hava güneşli ve çalışmıyorum. Yani bol bol yazacağım ve roman karekterlerimi düşüneceğim güzel bir gün. Az önce balkondaydım. Bizim sokağı tümüyle rahatsız eden köpek ölmüştü. Bir amca da onu gömmeye çalışıyordu. Sonra bu olay bana çok ilgi çekici gelmemiş olacak ki, kafamı diğer tafa çevirdim. İki sevgili, güneşli bir bahar gününde el ele…

Balkonda hızlıca çıktım ve bilgisayarın başına oturdum. Sevgili olmak güzel şey olmalı. Ben hiç yaşamadım. Belki de yaşamayacağım. Belki de çok geç olacak, şu an için bir fikrim yok. Ama güzel şey olmalı, güneşli bir günde sevgiliyle el ele dolaşmak.

İnsan doğasından ötürü, yalnızlığa tahammülü olmayan bir varlıktır. Yani insan asla yalnız kalamaz, kalmamalı da. Çünkü biz insanlar sosyal mahlukatlarız. Ama bazen melankoli durumlarında, asosyalleşme çabalarına da girdiğimiz su götürmez bir gerçek.

Biz insanlar sevmek zorundayız. Sevgi olmadan asla güzel bir hayat olmuyor. Ondan önce bir de aşk var tabii. Hani sanatın doğmasına sebep olan aşk varya ondan bahsediyorum.

Ben aşkı yaşadım. Buna inanıyorum. Hissettiğim duygunun aşktan başka bir şey olma ihtimalini düşünmüyorum bile. Ben aşık oldum. Aklımı başımdan aldım. Mantıksızlaştım. Saçmaladım. Ama aşık oldum. Daha sonra bu aşk sevgiye dönüştü. Şimdi de seviyorum. Ama kavuşamıyorum. Tabii benimkisi ayrı bir konu. Bu da bana kalır.

Şimdi gelelim postmodern aşk eylemlerine. Artık şimdiki gençler, yani bizler çok şanslıyız. Neden mi? Çünkü sevgilimizle istediğimiz yerde, sevişme özgürlüğüne sahibiz (Buradaki sevişme kelimesini hangi anlamda kullandığımı açıklamama gerek yok sanırım). Daha sonrasında kitle iletişim araçları, ulaşım araçlarının hızlanması ve benzeri gibi faktörler bizlerin sevgilimize kavuşmamızı, en azından içimizdeki hasreti dindirmemize yardımcı olmaktadır. O yüzden sevgili okur; son zamanlarda ne şarkılar daha anlamlı, ne şiirler daha güzel, ne aşk romanları daha kaliteli, ne de yaşanan sevgiler ölümsüz. Çünkü neyin değerini bileceksin ki? Adam gibi özleyebiliyor musun sevgilini. Saatlerce konuşuyorsun indirimli tarifeler sayesinde. Yada “msn” gibi bir nimet sayesinde sevgilimize hem görüp hem de onunla konuşabiliyoruz. Ki eski zamanlarda adamlar, sevgiliden iki satır mektup için aylarca beklerlermiş. Ve bu sancılı bekleyiş sürecinde adam yazmış bize kadar gelen ölümsüz satırları.  Tamam belki istediğimiz yerde sevişme özgürlüğüne sahip olabiliriz… Ama asla o hasret dolu gerçek aşkları yaşayamamanın eksikliğini hissedeceğiz… Ve bu çok acı…

Bu son zaman aşkları daha yüzeyzel, daha gayri samimi, daha bedenî. Yani kimi zaman aşkı bedene indirgeyebiliyoruz. Fikrimce sevgili okur; aşkı bedene indirgemekte bence aşkın samimiyetini söndürüyor.

İşte böyle sevgili okur. Birbirimizi sevmeden sevişiyoruz…

 

Bir Cümle

Haliyle sadece ağlayışlara…

 

Habersiz bir düş kırıklığının getirdiği acı sonuçların bedelini ödemenin ne kadar zor olduğunu öğreten sevgiliye duyulan özlemden başka bir şey değilken yaşamak bence bazen anlamı olmuyor yaşanan tüm geçici acıların ve geri getiremediğin hasretlerin.