Hayatımda hep kaybeden biri oldum. Hayatımın tümü pişmanlıklarla, sorumsuzluklarla ve kendi içimde yarattığım acılarla geçti. Ama dışarıdan hiç öyle gözükmedim. Hiç kimse benim içimdekileri bilmedi ve bilmeyecek. Her hüzünlü şarkıda, benim hayatıma dair bir şeyler olan satır aralarında, beni anlatan filmlerde çok ağlamışımdır. Ama insanlara hep gülmüşümdür, başkasıyla ve kendimle dalga geçerek her daim güldürmüşümdür insanları.
Ben çok konuşan bir insanım. Hiç durmadan dakikalarca konuşabilirim. Genelde vaatlerim hep konuşarak olur. Ben çok konuştum. Ve konuştukça cümlelerimin tümü değerini kaybetti. Artık çok konuşan biri olarak kayıtlara geçtim. Bu yüzden çok fazla insan beni ciddiye almaz… almamaları da gerekir zaten.
Lise hayatında “geyik sohbetlerinde” aranan biri oldum. Çünkü ciddiyetin olmadığı yerde ben vardım. Ciddi değildim. Tüm acılarımı, pişmanlıklarımı, yarım kalmışlıklarımı, espirilerimin ve arsız kahkahalarımın içine gömdüm. Böylesi daha iyi diye düşündüm. Çünkü -yalandan da olsa- güzeldi gülmek ve güldürmek.
Ve kişiliğim zedelendi. Artık kişiliğim büyük bir yara almıştı ve tamiri çok zordu. Karşılığı olmayan aşklar zaten yormuştu beni. Yani olmayan karizmam bile çizilmişti lise yıllarında. Sorumsuzluğum ayyuka çıkmıştı.
Daha sonra yazmayı keşfettim. Baktım sözlerim beyaz kağıtın üzerine döküldüğünde daha da ciddiye alınmaya başladı. Hatta kendime has bir üslupla anlattığım zaman düşüncelerim değer kazandı.
Sonra yazmaya başladım. Gazetelerde, dergilerde, forum sayfalarında, bloglarda ve kişisel günlüğümde. Daha sonra tüm mücadelem çizilen karizmama bir duruş kazandırmak oldu. Yazıyordum, yazdıkça kendimi daha çok tanıyordum ve kendimden nefret ediyordum. Daha sonra yazdıkça kendimi tanıdım. Kendimle hesaplaştım ve savaştım. Dedim ki; “insanların iyiliğinden öte senin iyi olman gerekir”. Satırlarda kendime kızdım.
Yeri geldi ironi yaptım, yeri geldi satırlarımda bir sevgili yarattım onunla seviştim. Yeri geldi ukalalık tasladım, yeri geldi kendimi yerin dibine soktum. Ama yazdım. Yazmak bana güç verdi, yön verdi. Yazmak gerçekten bir mucize. Yazmak gerçekten kutsal bir eylem. Ben bu mucizeye tanık oldum. Yazmanın o muhteşem efsununa kapıldım. Hayatımı yazı ile tasarladım. Tanrı bana seçme iradesinin yanında, bana bir kalemde verdi. Ven ben kaderimi yazdım. Hala da yazıyorum. Ve yazdıkça var oluyorum.
Şimdi bu yorgun Cumartesi’nde yine yazıyorum. Elimde sigara, ağzımda bir kahve tadı. Az sonra yine odama çekileceğim. Arka fonda sevgiliyi hatırlatan bir şarkı ve ben aşkı yazacağım. Daha sonra ihanetleri yazacağım. Küçük bir kız çocuğunun ölümünü yazacağım. Arka sokaklardaki günahları ve insanların anlamsız hükmetmelerini yazacağım.
Yazarken insanlara kendimi anlatacağım. Daha sonra insanlar anlayacaklar ki, herkesin hayatında kimi zaman hep aynı şeylerin olduğunu. Ben sana hayatımı anlatıyorum. Ve benzer taraflarımıza birlikte ağlıyoruz, birlikte gülüyoruz.
Yazmak ve yazarlık kaçınılmaz bir durumdur. Bir insan isteyerek değil, istemeyerek yazar olur. Çünkü yazmak acı da verir insana. Baksana her yazarın hayatında mutlaka bir acı var. Ben hayatımda hep pişmanlıklar yaşadım. Çektiğim acılar pişmanlığımdan gelir.
İyi, kötü, sanatsal, edebi veya estetik. Önemi yok,yazmak yazmaktır. Yazmak sırf yazmak için değilde, insanlara bir şeyler anlatabilmek olduğu zaman değer kazanır… Sevgili okur; benim bir derdim var. Bu yüzden yazıyorum. Benim söyleceklerim var; bu yüzden yazıyorum. Benim bir aşkım var; bu yüzden yazıyorum. Benim yalanlarım var; bu yüzden yazıyorum. Yarın ölüm var; diyorum ki ardımdan kalan bir şeyler olsun. Bu yüzden yazıyorum.