Monthly Archive for Haziran, 2008

Beyazlar İçerisindeki Sevgiliye Mektup -2-

Çok fazla edebi olma gayretinden çok uzak bir hayat tarzının eşiğinde olduğumun farkındayım sevgilim. Yol ayrımındayım. Seninle alakası yok. Çok farklı bir hayata doğru gitmekteyim olduğum yerde. Başka bir hayata yelken açıyorum. Senin yanımda olmama ihtimalin kuvvetle muhtemel. Ki bunu görüyorum.

Kimsenin kimseyi anlamadığı ve zaten anlamak zorunda olmadığı bir hayatta mutlu olmanın ne kadar da zor olduğunu gördüm. Ve sonra bir kaç beşerin lafıyla iyi olunamayacağını anladım. Bir çok şeyi anladığım gibi.

Ne ise bu konuları boş verelim… Nasılsın? Yine ağlıyor musun? Ben sanmıyorum. Eğer dualarım kabul olunmuşsa mutlusundur. Ben ne haldeyim pek önemli değil zaten. Satır aralarında kayboldum. Kendim için yaşamayı öğreniyorum. Yani ne bileyim, belki de gerçek hayatı öğreniyorum.

Sonra geçenlerde bir fahişeye rastladım. Üzgündü. Ama paraya ihtiyacı vardı. “Mutsuz biriyle sevişemem” dedim. Güldü; “bütün fahişeler mutsuzdur.” dedi ve çekti gitti.

Şimdi sevgilim… Çok fenayım…

 

Beyazlar İçerisindeki Sevgiliye Mektup -1-

Az önce resmine bakıyordum. Sağ elini, yanağına koyup, öylece güzel gülümsediğin resmine. Sigaram yeni bitti. Odam karanlık. Fonda bizim şarkımız çalıyor. Hatırlarsın;

“Çıldırıyor gözlerim, uykularım kaçıyor,
Tutuşuyor özlemlerim…
Toprakta suyu bulan, kök gibi sarıl bana,
Hasretinin acemisiyim…
Biliyor musun beni, tek sen gördün ağlarken,
Farklısın öylesine…
Hadi gel sevişelim gel portakal çiçeğim,
Bekledim yeterince… “

Gecenin bir vakti dinlemiştin bu şarkıyı. Sonra benim de dinlememi istedim. Yaşadıklarıma tercüman olduğunu gördüm. Kalemine teşekkür ederim yazarın. Benim ezgisel çığlığım oldu bu şarkı. Notaların arasında özlemlemlerim gizli.

İçimdeki eksikliğin ayyuka çıktığı bir süreçteyim. Bir eksiklik var sana dair içimde. Çok az buluştuk seninle. Eline tutamadım, sana doyamadım. Saçlarına dokunamadım, sana doyamadım. Kokunu şöyle derinden içime çekemedim, sana doyamadım. Ve bu doyumsuzluk haline tahammül etmekte çok acı sevgili.

Şimdi ilk günkü halini hayal ediyorum, sayfaların odanın herhangi bir yerlerine savrulduğu odamda. Bayır yukarı çıkıyordun. Üzerinde beyazlar. Çok güzeldin. Bir Şubat akşamına yakın bir vakitte. Yüzündeki masumluğa takıldım. Ve o sureti aklıma kazdım. Ve başladım.

Kızdık, kavga ettik ve yeri geldi bir süre görüşmedik. Ama farkettin mi hep sevdik. Farkındaysan kızgınlıklarımız bile samimiydi. Aşkı bedene indirgemeden, ruhanî boyutta seviştik seninle. Sanırım Tanrı’ya ispat ettik. Başka ispata gerek var mı? Kalbimizin gıdası birbirimizin aşkı olmuşken, ne mesafeler ve ne de ayrılıklar yıkar bizi. Ki zaten bir artık bir bütün olmuşuz. Sen ve ben bir “biz” olmuşuz.

Şimdi soruyorum sana masum sevgili; hangi acı yıkar bizi? Hangi dert akıtır göz yaşlarımızı? Soruyorum sana hangi beşer durabilir karşımızda? Hiç kimse ve hiç bir şey engel değil bize.

Düşlerimin masum prensesi… Kalemim biraz daha da yazsın aşkı. Döneceğim merak etme…

Ya Da

 

İnsanın karamsarlaştıran gri gökyüzüne bakmak. Yağmur damlalarının yüzüne çarpmasına izin vermek ve sevgiliyi özlemek. İçindeki derin ızdırabı hafifletecek teselliler yaratmak ama ne fayda, sonrasında tekrar tekrar ağlamak…

Şimdi ve sonra hep aynı pişmanlığı yaşamak içinde. Düşünmek istememek o geçen günleri. Ne olursa olsun pişman olmamak ve susmak…

Hüzünlü bir şarkıda, yanaklarıma gelmişken göz yaşı,  bir şiir dökülür dudaklarından sevgiliye dair…

Hayatında hep anormal hayaller kurmak. Hep iyi olmak. Sıradan olma korkusu. Ayrıcalık uğruna aykırılıklara tahammül. Vakti zamanında hep farkındalık yaratmak için okumak. Ve sonra bu amaç için yazmak. Yüzünde gözünde şekil değilişikliği ve benzeri. Evet, evet sıradan olmak en büyük korkum. O yüzden okuyorum, o yüzden yazıyorum.

Bazen kimsenin anlamdığı, anlayamadığı satırlar yazarak insanları şaşırtmak çabası. Kim olduğunu bilememek. Satırları kendinle diyalog kurmak için aracı olarak saymak. İstenilen borçlar ve o iki kelimeyi duymak sevgilinin dudaklarından…

Ve evet sonra sevgili. Güzel çok güzel sevgili. Dudakları güzel, işimde savruk olmamın tek sebebi. Özlediğim ve çektiğim acılardan zevk almama vesile olan sevgili… Sevmenin o tuhaf duygusunu hissettiren masum sevgiliyi, en güzel düşlerde görüyorum. Sanki bahar kokusu gibi. Cümlelerimi kurarken bana çok fazla edebi olmamamı, sadece ve sadece samimi olmamı öğütlüyor sevgisi.

Düş kırıklıklarından vazgeçemiyorum. Sahil kenarında adımları atıyorum.

Ve başlamak. Her yeni güne, güzel günleri inşası için uyanmak. Ellerin biribirine kenetlenmesi ve sonra umut dolu bir yaşamın içinde, yarınlara gülmek. Dünleri ara ara hatırlarmak, bugünleri yani “an”ları olması gerektiği gibi yaşamak ve dediğim gibi yarınlara gülmek.

Sevgilinin gözlerinde kaybolmak. Saçlarına dokunmak. Dudaklarından dökülecek olan sevda sözlerini dinlemek. Sarılmak ve kokusunu hissetmek derinden.

Bir kuşun aniden havalanı vermesi ve tam o sırada söylemek sevda sözleri. Bir şiir yazmak geçmişe. Ve bir türkü söylemek geleceğe. Bu da gelir geçer demek. İçten olmak. Ama asla teslim  olmamak.

Çocuk İstismarını Durdurun

Uzun süredir, ilgi alanım olduğu halde, sosyal içerikli yazılar yazmadım. Yazmam gerektiğini, blog dünyasında “mim” kavramıyla bana hatırlatan pek sevgili dostum Cevval‘a teşekkür ediyorum. Ve isteğini geç yerine getirmenin üzüntüsü içerisinde yazıma başlıyorum.

Çocuk. Adı üstünde çocuk. Yani sömürülmesi en kolay olan grup. Çünkü size karşı koyamazlar. Çünkü fiziksel ve manevi anlamda zayıftırlar. O yüzden çocuk istismarı ezeli bir problem olarak ara ara bir şekilde gündeme gelmektedir.

Ne idiğü belirli D.S.Ö (Dünya Sağlık Örgütü); çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimi olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek veya bilmeyerek tüm davranışları çocuğa kötü muamele olarak belirlemiş vakti zamanında. Hal böyle iken, D.S.Ö’nün tanımına bakarsak, hepimiz bir istismara kalmışız çocukluğumuzda. O yüzden olarak daha gerçekçi bakarak yaklaşırsak olayı daha iyi anlatabileceğimi düşünmekteyim.

Üniversite yıllarımda, herkese selam vererek ve konuşarak gittiğim üniversite yolunun üzerindeki küçük marketin önünde, devamlı önüne bakan ve masum sesiyle “tartılmak ister misin” diyen küçük kız çocuğunun istismarını bir düşünelim. Ama ön yargıya kapılmadan. Yaşıtları okula giderken o küçük ve güzel kız çocuğunun ne işi var? Bu soruyu cevaplayacağını bile bile o kız çocuğuna sormadım, soramadım.

Öncelikle istisnaî bir durum dışındaysa, o çocuğun orada olması acı verici bir durum ama bir gereklilik. Bazen gerçekten çareler tükeniyor ve insanlar acı bir durum içerisinde buluyor kendisini. Ki eğer böyle bir durum yoksa, imkan varken hala o çocuk çalıştırılıyorsa, o çocuğu oraya gönderen yetişkinlerin vicdanından söz etmek imkansızdır. Örneğin benim Kasım isimli, kendisinden ara ara dayak yediğim bir arkadaşım vardı. Kendisi hem okula giderdi, hem ayakkabı boyardı. Tabi ki, okuldan arta kalan vakitlerini, milletin ayakkabısını boyayarak geçiren arkadaşımın dersleri, pek tabii kötü idi. Ama babasını görmeliydiniz. Çalışmazdı, ama yumurta topuklu ayakkabaları çok pahalıydı ve elbiseleri harikaydı. Ben bu adamın vicdanına çok küfrettim. Allah affetsin, kendisi de hakkını helal etsin.

Yukarıdaki Kasım’ın babası, Kasım’ı hem ihmal etti ve hem de sömürdü. Bu istismarın farklı bir boyutu. Bir de bu istismarın şiddet ve cinsel boyutları var. Ki şiddet boyutunu çok rahat bir şekilde, içimi dökerek yazabilirken, cinsel boyutunu çok hassas olduğu için, sadece bir iki istatistik verilerle noktalayacağım.

Şiddet bizim kültürümüzün en büyük gerçeğidir. Bunu söküp atamayız. Dillere pelesenk olmuş olan “dayak cennet çıkmadır” sözü ise bu gerçeği açıkça ifade etmektedir sevgili okur. O yüzden, çocukluğunda ara ara kayda değer dayak yiyen biri olarak, zaten çocuk istismarının şiddet boyutunu uzun uzun ele alma gereği duymuyorum; zira ülkemde her iki çocukta biri kayda değer dayak yiyor. O yüzden şiddet konusunda pek bir şey zikretmeyeceğim.

İşin cinsel boyutuna gelirsek; bazı sapkın kimseler -ki bunların insanlıkları şüphelidir ve hayatta kalmaları tehlike arz eder- çocuklarla kafayı bozmuşdur. Cinsel istismar yaş dağılımlarına gelirsek; %30 2-5 yaş arası, %40 6-10 yaş arası, %30 11-17 yaş arası olarak istatistik veri olarak elde edilmiş.

Giderek karışan, saçmalaşan, aptallaşan dünya insanının sapkınlıklarının bir kısmını, yukarıda rakamsal olarak ifade ettim. Konuyu özetlemek gerekirse; çocuk istismarı acı bir gerçektir. Bu istismarı durdurmamızın öncelikli yolu, bu konuyu adabıyla ve layıkıyla gündemde tutmaktır.

 

İyilik Sağlık

Çok mu fazla kendime haksızlık ettim diye düşünüyorum. Bakıyorum da, ben dahil, dünyada hiç iyi insan yok neredeyse. Baksana herkes herkesi eleştiriyor ve esefle kınıyor. Bu nasıl iştir sevgili okur? Örneğin ben; eleştiriliyorum, arkamdan konuşuluyor ve benzeri. Demek ki iyi bir insan değilim. Ya da benim iyi olmadığımı söyleyenler iyi değil. Ya da her ikimiz de iyi değiliz. Ya da hepimiz iyiyiz.

Her zaman iyi bir insan gayretinde olmaya çalıştım. Hatta insanlar bana sırf “lan bu Cemali ne iyi çocuk” desinler diye onların istediği gibi oldum. Biliyorum, tamam yanlış ama iyi olmak isterim.

Ne ise sonra baktım ki, ne yaparsan yap iyi değil sonuçta. Onun için çok fazla haksızlık etmeyeyim kendime. İnsanlara yaranma, onlara anlama çabasına girmiyorum artık. Eğer kabul buyurursa sevgilinin kalbinde, dünyamı olması gerektiği gibi şekillendireceğim. Yoksa “a” için, “x” için veya da “ğ” için bir şey yapmayı düşünmüyorum. Onları bırakıyorum kendi doğrularını yaratmaya çabalasınlar. Ben yaratılan doğrulara inanmayı yeğliyorum sevgili okur.

Bu arada sen sevgili okur; iyi misin? İyi bir insan mısın? Arkadandan konuşuluyor mu? Eğer iyi biri olmadığını söylüyorlarsa, bir bak kendine ama asla haksızlık etme…

Aslında “Çocuk İstismarını” yazacaktım. Ama bunu öncelik gördüm.

 

Evlenelicek ve Eğlenilecek Erkekler

Hayatımda aşk konusunda hiç bir vakit başarılı olamamışımdır. Platonik aşkın kralını yaşadım. Lise yıllarında diğer arkadaşlar sevgilileri kaçamak yaparken okul arkalarında, ben de onlara bakıp, hayalimdeki sevgili ile hayallerde buluşuyordum. Üniversite yıllarında ise, durum da aynıydı. Ama biraz daha farklıydı ( Yani onlar kaçamak sevişmiyorlardı.).

Daha sonrasında da kendi başarısızlığımdan olsa gerek (!) yine başarılı olamadım. Ama olsun. Yine de aşk duygusunu karşılıksız da olsa hissettim anasını satayım. Bu konuda rahatım. Zaten bu yüzden yazabiliyorum. Ben yazı hayatına üniversite aşık olduğum kıza şiirler yazarak başladım örneğin.

Ne ise asıl konuya gelelim; geçenlerde bir arkadaşım (kız) bana “cemali senden koca olmaz” gibi çok açık ve net bir ifade de bulundu. Ardından; “iyi bir sevgili olur ama” gibisinde teselli bulundu. Ama bu daha da koydu. Mahvetti, üzdü, perişan etti. Ne oluyor anasını satayım dedim. Ve çok düşündüm bu lafı. Ve bundan sonra da düşüneceğim.

Ulan biz erkekler kızları kategorileştirirken, esasında kızlar da erkekleri kategorize ediyormuş. Ki ben bu zamana kadar böyle bir eylemin  içerisinde bilfiil bulunmamışken, bulunuyorlarmış  meğer kızlar.

Yumuşak huylu, nazik, kibar olmanın dezavantajlarını yaşadım sevgili okur. Ama sırf bu yüzden de yıllardan beri, olgunlaştırdığım kişiliğimden de vazgeçerim diyemem.

Hayatın gerçekleri bu demek ki. Herkes biribirni beğenmeyecek. Kızlar terkedecek, erkekler aldatacak. Yani bu hayatı devamı gibi bir şey. Ulan bu ne biçim sistem. Anlamış değilim yani. Ne ise kafam çok karışık. Artık eski tarzıma geri döneceğim. Daha sosyolojik yazılarla hayat bulacağım.

Ama eğlenilecek erkek kategorisinde bulunmak çok üzücü. Sen hangi kaetegoridesin ademoğlu. Vallaha bilmiyorum yüzde elli şansın var. Zaten bundan sonra da sevgilime eğer olursa tabii, benimle eğlenir misin diye teklifte bulunacağım.

Çok uzattım kısa kesiyorum… Ve bundan sonraki yazım ise, Cevval‘ın uzun zaman önce mimlediği “Çocuk İstismarını Durdurun!” yazısı olacak. Ondan sonra “Sapıtmayın! Sevişin” yazısı ile karşınıza çıkacağım.

Yani Cemali Safa, Daha Sosyolojik, Daha Araştırıcı, Daha bir blog olacak.

Bekleyiş

Ve başlamak… Sonunu düşünmeden, düşünmek istemeden devam etmek bu yolda. Ara sıra ayağına taşların takılması… Ama sonra tekrar ayakta kalmak. Güçlü olmak ve güçlü olmak zorunda olduğunu bilmek.

Daha sonrasında pişman olmak. Anlayamamak karşındakini. Haksız iken her defasında ahmakça haklılığını ifade etmek. Hatta gecenin bir yarısı “ben ne yaptım” sorusunu sormak kendine. Ve sorduğun soruların cevabını bulamamak kendinde.

Tutunamamak gecenin bir yarısı umutlara ve daha sonrasında kara aşka beyaz göndermelerde bulunmak. Yanılgıların bilinçaltında kanamalara neden olması. Hatta süreç kelimesini düşünmek terminolojide.

Dönülmez akşamında ufkunda yeni hayaller kurmak… Ve bu hayallerin içine umutları serpiştirmek. Konuşamamak kimsenin karşısında, içindekileri sadece kara kara satırlarla ifade etmek ve bağışlanmayı beklemek.

Allah’ın huzuruna çıktıktan sonraki ruh halinin boynu bükük olmamasının temennisinde bulunmak. Beyaz sayfalara tekrar kara kara kelimeler karalamak. Susmak ve yazmak gecenin sessizliğini tozlu yazı masasında.

Ey düş kırıklarıyla dolu, bilinmeyen ülkenin beyazlar içerisindeki masum prensesi; affeder misin beni?

Sürreal Hayat Düşleri

 -1-

Bir bakarsın gerçek dünyadan tamamen kopmuşundur. Bir bakarsın o kadar dalmışsın ki hayallere, hayal ettiğin şeylerin tümünü kaybetmişindir. O yüzden hayali sevgilinin düşleri tedirgin etmekte beni, kurduğum hayaller gibi.

Ki zaman öyle çabuk geçmekte. Işıktan, sesten ve yalandan daha hızlı geçiyor. Örneğin hala geçiyor. Hem de bu sefer daha çabuk. Farkında olduğun zaman, daha çabuk geçiyor zaman.

-2-

Kocasını arsızca aldatan vakur duruşlu kadının hayat hikayesini düşünürken aklıma geldi bunlar. Yani o kadın aklıma getirdi. Gülüşünda çok farklı anlamlar saklı olan bu kadının dudaklarında dökülen şiirleri düşünüyorum örneğin. “Bir hataydı” diyor evliliğine. Ki ikna etmeye çalıştım kendisini olmadı. Olmayacak gibi. Korkuyorum, endişe ediyorum ve onun yerine utanıyorum. Ama -maalesef- kendisi benim hikayemin kahramanı.

Ve sanki bir romanlaşacak bu hikaye. Şair adam ve şiir kadının bu hikayesini ben bile seyrediyorum. Ve diğer yan karakterler gibi ben de onların yasak aşkına kayıtsız kalıyorum.

Bu hayali hikaye, bu gece yazı masamdaki beyaz sayfalara kara kara yazılacak.

-3-

Sürreal hayat düşlerine dalıyorum yine. Kendimi kandırmaya devam ediyorum hala. Korkuyorum düş kurmaktan. Örneğin hayali sevgilinin hayali. Ama ne yapayım, hayalimdeki sevgiliden başka kimse sevmiyor beni.

-4-

Sonra yanıma geldi. Bana bir şarkı söyledi. Sesi çok güzeldi. Usulca söylediği şarkıda ben şiir yazdım. Sonra masamdaki sigaraya uzandı. Bir sigara aldı. Dudaklarıma götürdü ve yaktı. İlk nefesi çekip, soğuk havaya savurmama kadar bekledi. Sonra yine usulca;

-Hayat akıp gidiyor. Hayaller de bir yere kadar. Gerçek üstü dünya da gerçek şeylerden yoksun kalırsın. Ve çok üzülürsün. Ben yine buradayım. İstediğin zaman gelirim yanına. Her zaman ve her yerde sevişebiliriz. Ama lütfen gerçek dünyaya bir dön. Bir bak etrafında olup bitenlere. Bir şeyler kazan. Sonra yanıma gel. Ben yine düş bahçende bekleyeceğim seni.

Hüzün Asiklari - Murat Yilmazyildirim

Sahil Kayalığında Hayalinle

Güzel ve güneşli bir gün. Öğle vakti sonrasında atıyorum kendimi dışarıya. Maltepe Sahili’ne gidiyorum. Bir sahil kayalığın üzerine oturuyorum. Vapur motorlarının sesini dinliyorum… Daha sonra uçan martıya bakıyorum… Yine benim gibi sahil kayalığında oturan ve özgürce sevişen iki çifti seyrediyorum. Ne güzel de yakışıyorlar biribirlerine… Sarıklı yaşlı amcalara göre bu durumda bizlerin başına taş yağacak ama bu iki gencin biribirlerine bakışları görülmeye değerdi.

Daha sonra uzanıyorum sahil kayalığına. Güneşin iliklerime kadar işlediğine emin bir şekilde; mavi, büyük ve sözüm ona sonsuz gökyüzüne bakıyorum. Ara sıra geçen  bir uçak veya bir martı, masmavi gökyüzünde küçük bir leke gibi görünüyor.

Birden gözlerimin önüne geliyor sureti pek belli olmayan hayali sevgili. Öylece ince ince tebessüm ediyor. Gülüşünde bir masumiyet, bir umut, bir sevinç vardı. Sanki bana “ileride güzel günler yaşayacaksın” mesajını veriyordu. Daha sonra ben de; “Peki sen de olacak mısın yanımda?”  diye soruyorum. Sonra gülümsemesi soluyor ve başını yanına çeviriyor. Hiç bir şey anlamak istemiyorum bu durumda. Sonra birden tekrar o güzel tebessümü beliriyor yüzünde; “lütfen umut et!” diyor.

Sonra gözlerimi kapatıyorum. Sözde kızıyorum kendisine. Gözlerimin küçük aralığından gizlice ona bakıyorum. Bakıyorum yine aynı pozisyonunda, hafif gücenmiş gibi ama yine   o “umut et” mesajını veren gülüşüyle bana bakıyor.

Sonra ayağa kalkıyorum. “Nereye?” der gibiydi bakışları. Sonra bu sefer ben hafif alaycı bir tebessümle seslendim gökyüzüne; “senin olduğun her yere!” dedim. Mutlu olmuştu cevabımdan ve sonra o da;, “ben senin içinin anlam yüklü derinliklerindeyim” dedi ve kayboldu.

Benim nerede karşıma çıkacağı belli olmayan hayali sevgilim, bu sefer Maltepe Sahili’nde, nispet edercesine sevişen sevgililerin içinde, imdadıma koştu. Ve o sahil kayalığında benim, bir kaç dakika da olsa mutlu olmama vesile oldu.

Teşekkür ederim hayali sevgilim…

 

Benden Uzakta - Murat Yilmazyildirim

Bu Aşk

 

Hiç bir şeyin önemi yok.Ben sadece o’nu yazmak istiyorum.Öylece o’nu yazmak. Suretini satırlara saklamak ver o’nunla satırlarda buluşmak. Hayatın gerçeklerine dair yorumlar yapmak onunla. Gerçeği anlama çabasına beraber katılmak.

OoOoO

O kadar fazla da büyütmemek lazım bazı şeyleri… Öyle değil mi? Mesela aşkı… Her aşkın unutulduğunu tarih yazmamış mı? Yazmış. Peki ilk önce “seviyorum” diyen genç kız, sonra “yanılmışım” demiş mi? Demiş… O zaman çok fazla büyütmeyelim şu aşkı. Kimi zaman aşk büyük bir yanılgı oluyor insanda.

Sonra diyelim aşk yok oldu. Ne olacak… Durup durup ağlamanın ve durup durup sevgiliyi haykırmanın ne faydası var? Gelmiyor işte. Gelmeyecekte asla. Farklı argümanlarda  da olsa hiç bir zaman sana sevdiğini söylemeyecek örneğin. O yüzden fazla kasmamak lazım kendimizi…

Hem bu aşk dediğimiz kavram hayatın tümü değil ki, sadece bir parçası. Zaten bizler de bu dünyaya bir sevgiliyi tapınırcasına sevmek için gelmedik ki. Ha eğer sen bunun için geldiğine inanıyorsan, sevgilinin etrafında bir sofu gibi dönebilirsin, eyvallah o vakit sana… Tamam aşk güzel bir şey, insanı yaşama tutunması sağlıyor… Hayatı ve insanları sorgulattırıyor… Hatta kimi zaman duyduğum insanî aşk, daha sonraları ilahi aşkın kapısını aralıyor. Aşkın gücünün karşısında kayıtsız kalamayız. Ama bir düşünün yaşanan gerçekten aşk mı? Yani hissettiğimiz o soyut duygu gerçek aşk mı? Bunu düşünüyorum…

Postmodern gayri samimi aşklara tahammülü olmayan biri olarak şunu söylebilirim ki; şu zamandaki tüm aşkları sorgulasın insanlık. Ne kadar samimi? Ne kadar gerçek? Ne kadar masum? Ki aşkı bedene indirgeyen bir dünya var karşımızda… Yani tehlikenin, yani sonun, yani yokluğun, yani anlamsızlığın farkında mısınız? Aşk nedir ya? Bana kalıplanmış ezbere tanımları yapmayın sakın? Aşk nedir? Bana bu sorunun cevabını verin? Aşık olayım… Şöyle yürekten, hani şöyle acı çekerek, hani geceleri durmadan aşka ağlayayım, utanmadan, sıkılmadan. Ama bir dakika lütfen… Siz mi yapacaksınız bana aşkın tarifini… Sanmıyorum… Aşk bir gün gelecek. Tüm yasakları, tüm alışılmışları bir kenara bırakıp gelecek.Ve ben o aşkla terbiye edeceğim hayatımı. Beklemek lazım… Başka bir şey değil…

Son olarak şunu söyleyeyim; şu an büyütülecek bir aşk yoktur diye ukalaca bir laf etmeyeceğim. Yukarıda yaptığım kısmî ironiden çekinerek, finalda daha samimi olacağım ve diyeceğim ki size. Eğer ben, sen aşık olamıyorsak şöyle yürekten; o zaman aşk diye bir şey yok demek yanlış olur…

Aşk var ama bizim içimizde yok….