Monthly Archive for Temmuz, 2008

İçimdeki Ben’e Bir Özür

Aslında ben mutsuz bir insanım. İnsanları, kendimi ve kutsalları alaya alan espiriler yapıp insanları güldürmeyi ve benim de her daim güldüğüme bakmayın. İnanın mutsuzum. İçtiğim sigara beni şimdi halsizleştirirken daha da farkına vardım mutsuzluğumun.

Anladım ki, insan ilk önce kendisin tanımalı, bilmeli ve sevmeli. Yoksa bu iş olmuyor. Hayat denen uzun süreç kendinden bihaber geçmiyor. Geçse de yapay mutluluklarla, hep başarısız geçiyor. Ben bu bu uzun hayat süreçte kendimden bihaber, kendimi ihmal ederek, başarısızlıklar dolu bir şekilde yaşıyorum.

Bir iki gerçek dostum oldu ve gerçek bir sevgilim asla olmadı. İnsanların sandığı kadar mutlu ve iyi biri değilim. Yalanlar üzerine kurulu ilişkilerim hep bir bir yıkılmakta ağır sonuçlarla. Hep kaybettim. Tekrar ediyorum kendimi hep ihmal ettim. Bu hayattaki tek tesellim insanlar tarafından sevilen, değer verilen ve ilgi çeken biri olmak. Bu yüzden, yani sırf insanlar beni sevsin diye hep kendimi insanların olması istediği şekle soktum. İnanın bana bir insanı herkes seviyorsa, bu işte bir sorun vardır. Çoğu zaman değer yargılarımı ve prensiplerimi insanlara yansıtmadım. Ya da hiç sahip değildim bilmiyorum. Ama artık kendimin fazla ileri gittiğini gördüm ve oturup kendimle konuşmamı, içimdeki benim ne halde olduğunu araştırmaya koyuldum.

İçimdeki derinliklere indiğimde, utanılası sonuçlara ulaştım. Ve şu an bu yazıyı tarihe kaydederken, gerçekten utanıyorum. Ama kimseden değil, sadece ve sadece kendimden özür diliyorum. Bilmiyorum acep içimdeki ben, aslolan beni affedebilecek mi?

Çoğu zaman aşağılık kompleksinden kurtulamadım ve ailemden başka hiç kimse benim değerli olduğumu bana farkettirmedi. Belki dostlarım bana gerçekten değer verdi ya da beyazlar içindeki sevgili beni gerçekten sevdi de ben göremedim.

Zerre kadar sevgim olan insanlara, mübalağalı bir şekilde sevgimi ifade ettim. Kah yazdım, kah kalabalık ortamlarda edebi, süslü cümlelerle sevgimi itiraf ettim. İnsanlara hep değer verdim. Ama çok mübalağa ettim ve insanları çok büyüttüm gözümde. İnsanları büyütürken de aynı zaman kendimi alçattım, alçatabildiğim kadar.

Çocukluğumdan beri pişmanlıklarla yaşadım. Pişmanlık kavramı benim hayatımda büyük bir yer tutar. Hala pişman olacağım işleri yapmaktayım. Yapıyorum. Belki de bu yazıyı yazdıktan sonra da pişman olacağım. Bilmiyorum, imam bilmiyorum. Ve tüm bilinmezlikler bana acı veriyor sevgili okur.

Paranoyaya ve şizofreniye kayan bir akli denge ile olaylara hakim olmaya çalıştım ve başarısız oldum. Belki de Y. haklıydı, insanları önemsememeyi öğrenmeliydim.

Şimdi hiç kimseden değil de kendimden özür diliyorum. Ve artık biraz daha kendimle baş başa kalmak istiyorum. Kendimi tanımam lazım. Nasıl biri olduğumu bilmiyorum. İçimdeki ruhumun sancılarını hissediyorum.

Ve kısa bir süreliğine, ne dostlarım ve ne de aşklarım umrumda (bunu nasıl söyleyebilirim, sen, sevgilim evet sen, sen umrumdasın, çünkü sen bensin, özlemimsin…). Kendimi kaybetmek üzereyim. Bu büyük kayba kayıtsız kalamam…

 

İç Ses Diyalogları -1-

İstediğim ve yıllardır hayal ettiğim, bu hayatta sonsuza dek, o romanlardakinden daha da edebi ve ebedi bir aşkı yaşamak. Sevgilinin yeni yaptırdığı saçı okşamak. Utanmadan, sıkılmadan omuza yaslanıp bir çocuk gibi ağlamak tüm pişmanklıklara ve yaşanmışlıklara. Bazen bir anne şefkatine rastlamak sevgilinin bakışlarında. Sigarana karışması, çok fazla içmene laf söylemesi ne bileyim, kızgın bir edayle seni düşünmesi…

Sonra adını hasretle zikretmesi. Seni istemesi. “Gel” demesi ve özlemesi.

Bu vakte kadar hiç bir sevgili beni özlemedi, özleyenler dile getirmedi. Hiç bir sevgili beni şöyle hissedebileceğim şekilde sevmedi. Hiç kimseden şöyle ağız tadıyla “seni seviyorum” cümlesini duyamadım. Sonbaharda kaldırıma dökülürken sarı yapraklar…..

Dur bir dakika, nedir bu yenilmişlik ve yarım kalmışlık hali. Kendine gel lütfen. Varsın olsun yaşanmasın. Kaybeden tek ben olmam. Kaybetmeyi kanıksamışız zaten. Boşver bu kadar düşünme. Bırak şu sevgili tariflerini. Biraz da sen çiz sınırlarını. Çöz laneti. Kurtul şizofreniden. Bırak melonkoliyi gece saatlerinde. Söndür sigaranı. Kus nefretini…

Dengesizlik hali olarak düşünme hiç bir şeyi. Tanrı gibi yaşadığını sanan insanlar, yarın kul gibi ölecekler. Aptallar farkında değiller. Nedir bu kendilerini yüceltme tripleri. Bırak kendi cehennemini yaratmaya devam etsinler.

Gururunu okşama ve lütfen mağrur olma. Olup bitenleri acziyetinin farkındalığıyla izle. Bir hiç olduğunu unutma.”

Sözümü tamamlayamaya izin verseydin sevinirdim. Biliyorum bazen çok aptalca eylemlerde bulunuyorum. Ama bazı kavramlardan yoksunlaşamıyorum.

“Sana bazı kavramlardan yoksunlaşma demiyorum lütfen yanlış anlama. Hele aşk kavramından hiç uzakta kalma. Ne kadar da acı olsa da yaşa. Yaşanası bir duygudur aşk. Sana çok şey öğretir. Ama insanları anlamaya çalışma. Hiç bir zaman anlayamazlar. İnsanları yargılama ve sorgulama. Kendinden emin olduğun vakit -ki hiç bir zaman kendinden emin olma- o zaman insanları sorgula.”

Ya O, O ne olacak?

“Seni severse, elbet bir gün gelir hiç bir şeyi düşünmeden. Eğer seni senin kadar sevmiyorsa, senin yaptıklarını hiç bir zaman yapmaz.”

Karşılık beklemiyorum. Kendi sevgim bana yeter.

“Hayatta aşk kadar gerçekçi şeyler vardır. Bunu unutma. Tek başına yaşadığın platonik aşk, inan bana karşılığı olmayan aptal bir masturbasyon gibidir. Bir gün hiç bir zaman tatmin etmez seni. Çok fazla yorar. Zarar verir sana.”

Paranoya sınırlarındayım, aklımı kaçırmak üzereyim.

“Yaşadığın ani değişikliklerin farkındayım. Böyle bir insan olmadığını ve böyle olmak istemediğini biliyorum. Hayatta hiç bir zaman açık kapının olduğuna iman eden birinin, son zamanlarda çok fazla çaresizliğe düşmesi endişe verici.”

Korkuyorum.

“Korkman gereken şeylerden kork.”

Seviyorum deli gibi…

“Biliyorum, sev ama lütfen yenilme…”

 

Ben ve Dünya

 

“Tüm insanlığa içtenlikle”

Dünyanın sonu gelirken geldim dünyaya. Buna yürekten inanıyorum. Sahil kayaklarında aşklarını yaşayan genç sevgilileri izlerken, yazdım bir çok satırı. Samimiyet aradım üzerine bastığım topraklarda. Hayali sevgiliyi bekledim tebessüm eden satırlarımda… Samimiyetin yoksunlaştığına inandım, hayalini sevgilinin de henüz var olmadığına…

Şeytan mühlet verilen süre zarfında, bize telkin ederken günahları, aslında kutsal kitabın hakikatleri her geçen gün doğruluğunu kanıtlıyordu. Aslına bakarsan boşa zaman kaybediyoruz belki de mesai saatlerinde. Düşünsenize bir avuç insan mutlu olamıyor bir kaç metrekarede…

Baktığımız zaman dünyaya şöyle dört gözle, eğlence parkına benzediğini anlıyoruz. Bugün ölümü düşündüm. Her an, her saniye yakın olduğunu hissettim birden. Anlamazlıktan geldim ölüm gerçeğini. Gonca gül iken solan gül misali her an boyut değiştiriyor insan, bir alemden başka bir aleme.

Sonra zaman kavramına takıldı aklım, bir Temmuz akşamında. Yüzüme nazlı nazlı çarpıyordu rüzgar. Bilmiyorum sanki bazı “sırlar” getiriyordu bana. Rüzgar tenimde hoş bir soğukluk bırakırken, aslında ne kadar boş olduğunu anladım, üç kelimelik ve üç günlük “yalanlarla dolu insanların olduğu dünyada…”

Öyle kandırmışız ki kendimizi, öyle inandırmışız ki, bütün doğrular bize yalan ve aptalca gelmekte…

Evet seviyordum bir zamanlar. (Belki de hala seviyorum… Evet, evet seviyorum…) Şimdi ise, aşkın beni es geçmesi için yalvarıyorum. “Lütfen” diyorum aşka yalvaran bakışlarla; “Lütfen girme gönlüme“. Aslında aşktan bu denli delicesi kaçtığıma da şaşıyorum. Sanırım bu   gibi büyük bir yükü kaldıramıyorum. Ki aslında yaşanır ısmarlama aşklar yalandan. Sanırım gönül kabul etmiyor, suni aşkları. Hazmedemiyor, yediremiyor kendine.

Ne ise, nefret ediliyorum zaman zaman. İnsanlar kaçıyor benden kimi zaman. Kendimle baş başa kalıyorum. İç sesime kulak veriyorum. Hep bana duymak istemediklerimi söylüyor. Acımasız iç ses. Lütfen kes sesimi…

“Devam edebilir…”

Kısa Bir Pazar Yazısı

Yorgun mesai saatlerinden sonra, sıcak evimde bir şeyler karaladığıma seviniyorum. Uzun süredir anlaşılır günce yazıları yazmamıştım… Şöyle samimi bir şeyler karalayayım dedim aklıma gelmişken.

Her gün hayatın farklı sürecine girdiğimin farkına varıyorum. Örneklendirme yapmayacağım, anlayacağınız kadar. İnsanlarla yine problemim var. Bilmiyorum aslında anlaşmış gibi görünsemde; kafama takılan, ve kafamın içinde soru işaretlerine neden olan hususlar beni düşündürüyor.

Sonra artık kendi sözlerimin doğruluğundan şüphe etmektense, biraz da insanların sözlerini, eylemlerini ve en azından kendilerini değerlendirmesini istiyorum. Sanırım gereğinden fazla mücadele verdim insanları anlama konusunda. Ama yine de olmuyor, duygularıma yenik düşüp, tekrar istemediğim mücadelenin peşine düşünüyorum… Ama kendimi kontrol edeceğime inanıyorum, en azından bu konuda bana yardımcı oluyorlar…

Hikaye yazımım devam ediyor. Ama bunları “şimdilik” yayınlamayı düşünmüyorum. Elimde biriktirip, bir süre bekletip, sonra tekrar değerlendirip yayınlama taraftarıyım. Yazı konusunda biraz daha ciddi şeyler yapma niyetindeyim.

Bu aralar ihmallerimin peşine düşeceğim. Yoğun duygusal ve iş süreci bana bir çok şeyi unutturmuş. Duygusal anlamda yaşadığım yoğunluk beni öyle bir seviyeye getirmiş ki, şaşırmamak elde değil. Ama atlatıyorum sevgili okur. Atlattım da…

Şimdi gitmeliyim… yazmam gereken bir hikaye ve endişelerden uzak bir şekilde söylemem gereken bir şarkı var…

Mutlu kalın…

Dönüyorum…

Özüme dönme konusunda kararlıyım, çok fazla duysusal satırlar karaladım. Tamam bunlardan tamamen yoksunlaşmak istemiyorum ama aslolan tarzımdan da uzaklaşmak istemiyorum.

Nedir benim aslolan tarzım?

Ki ben bir zamanlar, bir yerel gazeteden çok iddialı yazılarla insanlığa sesleniyorum; “Her Mahalleye Bir Kütüphane”, “Yeni Nesli Biraz da Siz Bozdunuz”, “Küreselleşen Dünya Buharlaşan Sapanca” gibi iddialı yazılar yazan ve dikkat çektiğine inandığım yazılar yazmıştım. Özellikle çevre ve eğitim konuları ilgi alanımdı. Greenpeace gönüllü üyesiyim ve çevresel tüm gelişmeleri takip ediyordum. Eğitim konusunda her gün onlarca makale okuyordum, güncel haberleri takip ediyordum.

Sonra…

İstanbul’a geldim ve kendimi tanıyamaz oldum. Daha sonra “gönül”e dair yazılar yazmaya başladım. Aşk, kaybediş, umut, acı gibi esasında bende çok fazla olmayan (!) yazıları yazdım. Daha sonra “gönül uyarıcıları” benim içimdeki romantik serseriyi çıkardı. Ne ğitim sorunları kaldı, ne de küresel ısınma.

Sonra dedim ki kendime; “kuzum ne oluyor sana, tarzında iyice uzaklaştın. Cevval mimlemese sosyal konularda hiç yazı yazamayacaktın. Kendine gel!” dedim kendime.

Bugün gazeteye baktım. Neler neler olmuş. Ergenekon muhabbeti çok uzamış. Ufuk Uras tarihi bir konuyu açtım meclise. Eski “fahil-i (mi) meşgul”  cinayetler aralanmaya başlamış. Daha sonra darbeyi yapmaya kalkanlara bir şeyler yapıyorlar falan filan. Baktım ben iyice uzak kalmışım bu samimiyetten uzak siyasi gündemden.

Evet kararlıyım. Özüme dönüyorum. Yine eskisi gibi “durun!” diyeceğim, Ya da tüm olanlara okkalı bir “neden” sorusu soracağım. Ne olursa da olsun açık olacağım. Buraya da yazıyorum.

Beni izlemeye devam edin…

Fotoğraf: Hakan Güneş

Asrın Getirdiği Tereddütler: Fetullah Gülen

İnanmak güzeldir. En azından bu hayatta yaşaman için sebepleri öğretiyor.  Ama   “gerçekten” inanmak insanlara mutluluk verir. Şöyle şeksiz ve şüphesiz bir şekilde inanmak gerekiyor. Ve inançlarını bir hayat tarzı olarak benimseyip yaşamak gerekiyor.

İşte tam bu noktada Fetullah Gülen‘in “Asrın Getirdiği Tereddütler” adlı muhteşem kitap serisi aklıma geliyor. İlk cildini bitirmiş olduğum bu kitap serisi, İslam hakkında zihne takılan soruları Ku’ran ve Sünnet ekseninde tatmin edici cevaplar veriyor. Ve inanın gerçekten cevap veriyor. Fetullah Gülen’in sahip olduğu o güzel ve akıcı hitabet ise konuyu daha iyi anlamamıza vesile oluyor.

Son zamanlarda ve öncesinde Fetullah Gülen hakkında bir çok söylenti, haber, yazı ve kitap yayınlandı. Türkiye’de Fetullah Güleni çok seven ve sevmeyen insanların varlığından haberdarız. Ama kendisi hakkında bir satır bile, ciddi bilgi sahibi olmayan bir çok insanın Gülen hakkında neden bu kadar ön yargılı konuştuklarını anlamış değilim. Kim ne derse desin, Fetullah Gülen ülkemizin gurur duyması gereken bir ilim adamı, alim ve aydın. İslami misyona sahip olması, kendisi hakkında zaten olumsuz eleştirilerin çıkmasına yetiyor.

Benim kişisel yaşantımda dinin çok fazla yeri yoktur. Zira bu dini bilmememden ve dini cehaletimden ileri gelmektedir. Ama din hakkında fikirler edindiğimde (sahih kaynaklardan) dinin insan ve toplum hayatındaki önemli yerini keşfediyorum. Ve dinin o muhteşem prensiplerini hayatıma katmak istiyorum. Bunun içinde dini, kendi ruhuma, benliğime nakşetmem gerek. Ya da bir dakka, daha doğru bir ifadeyle, ben de var olan bazı hakikatleri, sağlam uyarıcılar ile uyarmalıyım.Bu noktada Fetullah Gülen’in kitap serisi olan “Asrın Getirdiği Tereddütler” tam bu husus için kaleme alınmıştır.

İslam prensiplerinin hikmetlerini merak edenler bu kitap serisini şiddetle tavsiye etmekteyim..

 

M. Fethullah GÜLEN

Yayın Evi :Nil Yayınları
Yayın No : 118
ISBN : 975-315-042-3 |
248 sayfa. 13,5 x 19,5

Karşında Öylece

 “Gülüşüyle huzur bulduğum genç kıza…”

Bak bu resmin daha da güzel. Tıpkı diğerleri gibi. Bakışlarını pek seçemiyorum gibi bu resimde. Oysa her resme lütfet bakışlarını. Çünkü bakışların, korkulu bir gecede görülen kabuslardan sonra, sarı güneş ışıklarına kavuşmak gibi bir şey. O nasıl bakışlar öyle. Bence teşekkür etmelisin Tanrı’ya. Bu denli sıcak, içten ve güzel bakışlara sahip olduğun için…

Ne ise konumuza dönelim o vakit. Hangi konuya mı? Bilmiyorum. Belki kendi içimde yaşadığım karanlıklardan ve korkulardan bahsederim sana. Çünkü anlatmak istiyorum. anlatmak güzel. İçindekileri herhangi bir şekilde çıkartmak en güzeli inan bana. Çıkmalı aklımdan bunlar. Çünkü içimi derinden acıtıyorlar. Eritip, bitiriyorlar.

Plansız, programsız ve nereye gittiği belirsiz bir hayata sahip olmanın o korkutucu hüznünü yaşıyorum. Ayrıca yazıyorum. Çünkü anlattıklarım yazıyla değerleniyor. Konuştuğum zaman insanların başını ağrıtıyorum bunun farkındayım. Biraz sesim yüksek çıkıyor. O yüzden bana hayat yazmayı öğretti. Elime bir kalem verdi ve tozlu masama beyaz bir yaprak bıraktı. “Al yazmaya başla” dedi. İlk olarak içimden geldiği gibi yazmaya başladım. Sonra “dur” dedi.  “Ne var ne oluyor” dedim, “yazıyorum işte, lütfen rahat bırak beni” deyip yazmaya koyuldum. Sonra hayat hiddetle masama vurdu; “Eğer kelimelerine biraz edebiyat katarsan, söylemek istediklerini seni dinlemeyen insanların kalbine nakşedersin” dedi. Sonra edebiyat denizine açıldım. Hala kıyılardayım.

Şimdi sana, ne için yazıyorum bilmiyorum. Sanırım yazmak istediğim için yazıyorum. Hem her şeyde illa ki, mantıklı bir şeyler aramamak geliyor. İşte içimden geldi ve yazdım. Bunu çok fazla kurcalamamak sadece satırların tadını çıkarmak gerekiyor.

Az önce daha iyi gidiyordum yazarken. Ama nedense ne için yazdığımı düşündüm ve aklım bulandı. Zaten bu aralar “neden” sorusunu çok sorar oldum. “Neden yazıyorum“, “neden yaşıyorum“, “neden aşık oluyorum“, “neden iş yerimdeki samimiyetsiz insanlarla, samimiyetsiz kavgalar ediyorum” gibi. İlginçtir soruların cevabını da kendimde arıyorum. Ne kadar aptalca! Ama bir fikir var aklımda. Ara ara kutsal kitabı göz gezdiriyorum. Nasıl olsa yaratanın sözü. Elbet bir iki ipucu vardır değil mi? Var olduğundan eminim… Ama daha içten olamıyorum kutsal kitapla. Deneyeceğim…

Şimdi evimin, hafif karanlık ve serin odasında yazarken sana, az sonra çıkacağım yolcuğu düşünüyorum. Gürültü bir tren yolculuğu. Mutlaka bir şeyler okurum. Çünkü akşamları tren camından karanlıktan ve ara ara görülen ışıklardan başka bir şey yok. Muhtemelen ya okuyacağım, ya da derin düşüncelere dalacağım gelecekle ilgili.

Dürüst olmak çok zor! Bu da nereden çıktı deme bana. Şu an aklıma, gelen ama daha satırlara yansımaya cüret edemeyen düşünceler var. Gerçi bu benim dürüst olmadığım anlamına gelmez. Ama şu an, gülüşüne bir çok şey feda edilecek insan, insanların göreceli doğrularını kendileri yarattığı bu dünyada, dürüst olmak zor zanaat…

Ama sana karşı dürüst olacağım. Sonucu ne olursa olsun. Çünkü bunu hak ediyorsun sen. Sen bana öyle güzel bakerken, hiç bir şey olmazsa bile, o bakışların hatrına, cümlelerimi yalanlardan ayıklarım teker teker, hiç üşenmeden.

Aslına bakarsan bu aralar pek dertliyim. İnsanları anlamaya çalışıyorum. Şöyle oturup, keçi sakalını kaçıyan bir filozof edasıyla, “bu insanın  derdi ne?” ya da “yaptığı bu tür eylemler neyin yansıması, bilinçaltında herkesten -kendisinden bile- gizlediği şey ne?” gibi sorular soruyorum. Yorgunum, yordu insanların bitmek bilmeyen ihtirasları, lütfen bana yardım et. Hatta dua et. Duana ihtiyacım var.

Gerçi ben küçüklüğümden beri inanmazdım duaya. Ne bileyim, ederdim duamı ama nasıl olsa kabul olunmaz edası, hali vardı bende. Sanırım bu duayı ettiğim varlığa samimiyetsizliğimi gösteriyordu.

Şimdi içimde kaçtığım bir aşık olmak isteğiyle, finale geldim hikayemin. Gözlerim yorgun, aklım bulanık. Bulmak istediğimi aramanın peşinde koşuyorum, arkama bakmadan….

Gülüşün kaybolmasın….