Monthly Archive for Ekim, 2008

Bir Yazınsal Eylem

Bu aralar pek keyifsizim. Uzun süredir sana yazmayı planlıyordum. Ne ise ki, gecenin bu vaktinde bir şekilde yazmaya başladım  sana.

Olmuş-bitmişlere üzülüyorum. Sonra da bu olup-bitenlerin, doğuracağı olası ihtimalleri düşünüyorum. Gülüyorum, konuşuyorum ve arsız kahkahalarımı patlatıyorum ama, inan hep düşünüyorum. Düşüncemin sonunu da merak ediyorum ayrıca.

Turgenyev’in “Babalar ve Oğullarını” okuyorum. Rus kültürüne ne kadar uzak olduğumu ve kendi kültürümü ne kadar kanıksadığımın farkına varıyorum. Oysa ben sadece “evrensel bir kültür”e dahil olmak ve bunu hayatıma tatbik etme düşüncesindeyim. Nedir, sadece bir coğrafyaya takılıp kalmak, ve coğrafyanın sınırlarını kutsallaştırmak niyetinde değilim. Hele hele o coğrafyanın içinde yaşayanların üstün görülmesine de açıkçası karşıyım.

Ne kadar güzel sana anlatabilmek. Kaygısız, endişesiz… Konudan konuya atlamak ve saire. Aslında şu an yaptığımın bir yazınsal eylem olduğunu sanmıyorum. Bir şekilde bir şeyler anlatma isteğimi özgürce gerçekleştiriyorum….

Özür dilerim özgürlük mü dedim?Nedir bu özgürlük denen şey? Bakalım lügatimize;

1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.

2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.

Tamam o zaman özgürlükten söz edemeyiz değil mi? Çok fazla tartışmaya luzüm yok kuzum. İşte özgür değiliz…

Ne ise bu yazınsal eylem biraz daha edebi olmalıydı. Çünkü okur süslenmiş kelimelerden hoşlanıyor. Anlatmak istediğim aslında tam olarak bu değil. Belki kısıtlanıyorum. Hani belki de özgür değilim ya ondan kaynaklanıyorumdur. Aslına bakarsan biraz hatalı bir ifade kullandım. Özgürlük var. Evet tamam artık kabul ediyorum. Ama özgür olmanın da bir bedeli var. Tıpkı esaretin  bedeli olduğu gibi.

Seninle olmanında bir bedeli vardı. Öyle değil mi? Bunu da ödedim…

Bir Doğum Günü Yazısı

-Dostum Koray’a-

Dostum iki gözüm;

Hayat denilen uzun soluklu süreci öyle ya da böyle yaşamak mecburiyetindeyiz. Şairin  dediği gibi “ölüme ayarlı saatiz” hepimiz. Bir gün bu gözlerimiz, sonsuzluğa açılmak için kapanacak. Kimimiz kutsal kitapta tasvir edilen Cennet’in muhteşem nimetlerinden faydanırken, kimimiz ise Cehennem’in akla hayale sığmaz azabıyla, günahlarımızı çığlıklarımızla kutlayacağız.

Bu kaçınılmaz son bir saniye sonra bile gerçekleşebilir… Bunun farkındayız…

Şimdi geyiksel diyaloglardan geçelim de biraz konuşalım. Aslında bizim kafamızı geriye atarak güldüren her espirimizin bir ironik yanı vardı  ve bizler hep bir şeylerin mantıksızlığına şaşıyorduk.

Ne ise… Konumuz bu değil…

Tozlardan arındığım masama, benden çıktığına şaşabileceğin  cümleleri bu beyaz ekrana yansıtmak için oturdum. İzninle başlıyorum;

Dostum iki gözüm;

İnsan(lar) maddi anlamda bir çok şeyin sahibi olabilirler ama kimse yaratılan doğruların sahibi değillerdir  ve kimse doğruları babasının malı kimi kullanamaz. Acizane bir kaç kişi farklı bir ahlak anlayışı getirmek niyetinde olabilirler, ki en büyük acizlikleridir onların…

Hayat öyle muhtemellerle dolu ki, insanın başına herşey gelebilir. Küçük bir serçe dahi bir insanın ölümüne sebep olabilir. Örnekleri çoğaltmaya gerek bile yok. İşte ihtimallerle dolu dünyada, aslında çok fazla şaşırmamak gerekir..

Evet son zamanlarda biraz tuhaf insanlar. Akıllarında, hayallerinde, litaratürlerinde, heybelerinde ve kalplerinde olmayan bazı kavramları, farklı etiketlerle kapanası ağızlarda dolaştırıyorlar ve her saniye ayrı bir kaybedişin içerisinde oluyorlar. Bunlara verilecek en büyük iyilik, sahip olmadıkları bu kavramlara bu insanlara öğretmek. Örneğin “dostluk” kavramında yoksun olanlara dostluk kavramını öğretebiliriz, dostluğumuzla…

Hatırlar  mısın? Eve gelişim ilk günüydü ve sen elinde hiç değiştirmedin sigaranla benim odama gelmişti, bir şeyler paylaşmak için. Ben ise hatıra defterimde eskimeyen arkadaşlarımın benim için karaladıklarını okuyordum. Sonra geldim tam karşıma oturdun. Paylaşıma başladık. Her yeni günde yeni bir paylaşımın içerisinde olduk. Aşık olduğumda yanımdaydın, aldatıldığımda, telefonlarıma cevap verilmediğinde, yazı yazarken, küfür ederken ve saire… Her zaman yanımdaydın… Varlığınla bahtiyardım ve o ince tebessümüne hayrandım… Hala da öyle. Ve Allah izin verirse ( ki bunu bizden esirgemeyeceğine eminim) hep öyle kalacak dostum…

Koruduğumuz, kolladığımız ve göz yaşlarını sildiğimiz o saf ve temiz kız da yanımızda… İnan bana Allah’ın yarattığı kavramları, hiç bir insanın gücü yetmez bozmaya…

Buna emin ol dostum…

İyi ki doğdun…

 

Doğruluk ve Sevgi -2-

Haklısın aslında, bir milyon şeyi anlatacak insan bulmanın zorluğunu yaşıyorum. “Merhaba”, “nasılsın”, “yemek yer misin” ve benzeri bir çok hoş beş diyaloglarına girebilirken, insanın (saçma veya mantıklı bunu tartışmıyorum) iç sancılarını paylaşamaması ne kadar da acı sevgili okur. Belki benim gibi bir yazar müsveddesi bunu, buradan kısmen başarabiliyordur, acemi bir edebiyatla… Yenilir, yutulur hale getiriyorum tüm iç sancılarımı…

Şimdi gerçek ve doğru bir sevgi tanımı yapabilir miyim? Geçtiğim aşklarımı ne kadar gerçek ve doğru bir şekilde sevdim. İnsanların gördüğü kadar sevdim belki de… Belki de hiç sevmedim, sevemedim ve sevişmedim. Önemli değildi bir yerde delice sevmek. Maddenin hüküm sürdüğü dünyada sevgili uğruna yapacak o kadar az çey var ki…

Dostluk kavramını düşün bir de… Kim kiminle dost ve kim kiminle düşman… Ne dost olmayı becerebiliyoruz, ne düşman. Hiç mi kuralına göre oynayamayacağız oyunu… Dostum, arkadaşım, anne, baba ve kardeşlerim, oyun bozanlık etmiyor mu hayat…

Ya da ben niye anlatıyorum ki?

-Sanırım bitti-

Doğruluk ve Sevgi

Kıskançlık, gurur, kibir, nefret, kavga, acımasızlık, dehşet, intikam hepsi içimde… Evet olabilme ihtimali çok az olabilir. Ama yine de sonunu düşünmediğim eylemlerin arefesindeyim… Maskemi düşürüyorum.

İnsanların sevgisini kazanmaktan öte, doğru olanı yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Eylemlerimin meşruluğuna insanlar karar veremezler. En azından benim eylemlerimin hakkında… Zaten insanları anlamak zorunda olduğumu düşünmüyorum… Her daim çevresine gülücükler atan biri olarak, en ufak moral bozukluğunda, başına üşüşüp “nen var” diye soruyorlar. “Bir şey yok” dersin genelde. Zaten genelde anlatacak bir şeyin olmaz insanlara. Ama insanları ısrar ediyordur…

-Devam edebilir-

Bir Şeyler Anlatma İsteği

Başka bir şey değil…

İnan bana…

 

Odam dağınık ve kafam karışık. Eskisi gibi umursamaz değilim ama yine de düşünüyorum. Zaten vazgeçilebilir mi düşünmekten. Descartes’in var olma sebebi bu değilmiydi kendince ve genellikle… Kavgalar yapıyorum. Anlamsızca tartışıyorum. Gerçi kulaklarım duymuyor eski kadar insanların  anlamsız tepkilerini. Boş veriyorum. Boş verilecek bir durum var zira ortada…

Bir insandan alınacak en büyük intikamın onun bu dünyada var olmasının bir öneminin olmadığının ona hissettirilmesi. Ben çoğu zaman insanları yalnızlığa mahkum etmişimdir. Ve her zaman sınırları -kimse farkında olmadan- ben çizmişimdir. Hiç kimse benim iznim olmadan bana “dostum” demedi, diyemedi… Farkında değil miydiniz? Artık farkındasınız…

Ve bu dünyada yapılacak en büyük hatanın bir insana duyduğun sevgiden fazlasını ona ifade etmek. Bir insanı aslında şu kadar seviyorsundur be budala, neden mübalağa ediyorsun? Ben bu hatayı yaptım…

Ama konumuz bu değil…

Aslına bakarsan konumuz aslında ne olduğu da belli değil. Yazıyorum işte…. Okumak zorunda değilsin. Zaten ne kadar bunu “Günce” kategorisinde yazsam da, inan bana bunun adı sadece “bir şeyler anlatma arzusu”… Bu arzuların  şaşılacak yansıması ise insanların sana söyledikleri…

Basit bir insanın (mağrur bir tevazu eylemlerinde değilim, gerçekten öyle) yan yana harfleri dizmesi birilerinin hoşuna gidiyor. Hiç tanımadığım insanlar yazılarımı okuyorlar ve beğenisini ifade ediyorlar. Bu güzel bir şey. Aslında yazar olmak fikri de eskisi kadar yok içimde… Sadece bir şeyler anlatmak istiyorum. Yoksa inan rahatsız eder bu düşünceler içimdeyken beni… Al işte yazdım. Önümde yüzlerce harfler, onlarca kelimeyi oluşturmuş. Okumak zorunda değilsin. Hatta okuma. Hele hele bu yazılardan bir şeyler çıkarırım demeyin sakın…

Nedir yani olay? Dağınık odanın ortasında, üşüyerek, içinde sigaralar söndürülmüş yarım sek nescafeyi yere döken ve ortaya çıkan kokudan rahatsız olmadan yazan bu adamın derdi ne?

Yani derdim ne?

Neden yazıyorum sayfalarca büyük ebatlı günceme ve neden buradan sana sesleniyorum? Ben de yazmayıp şu an Farid Farjad’ın “Anroozha 3″ albümünün beşinci parçasını dinleyerek uykuya dalardım. Yapmıyorum. Parmaklarım, ülkesine isyan etmiş vatandaşlar gibi özgürce hareket ediyorlar ve ben müdahale edemiyorum onlara… Anlatmak istediğim şeyler var ve anlatıyorum. İnan okumak zorunda değilsin ve çoğu kimse bu yazıları okunmak zorunda olmadıklarından bile habersizler. Yani birileri benim yaşadığımdan ve hayat(ım)a dair bir şeyler karaladıklarımın farkında bile değiller. Peki bu farkındalık bir zaruret mi? Tabiki hayır! Ama dedim ya düşünüyorum. Düşünüyorum ulan var mı ötesi ve anlatıyorum. Kaygısız, endişesiz yazıyorum. Birilerini bir şeyleri beğenisine sunmak için yazmıyorum.

Kimi zaman üniversitede aşık olduğum kıza ithafen yazıyorum ya da dün gecenin soğunda sigara içtiğim beyazlar içerisindeki masum ( ve malum eski) sevgiliye yazıyorum. Kimi zaman geliyor bir hikaye müsveddesi sunuyorum sana ve kimi zaman çelişkilerimi, iç sancılarımı ve saire… Piç ediyoruz yazıyı yani. Hatta yazın dünyası “piç ettin” diye haykırıyordur bana.

Yazıyorum.

Bu hoşuma gidiyor.

Yazıyorum yazmak istediğim ve anlatmak istediğim için. Çareler sunmuyorum. Sadece anlatıyorum. Okuma istersen. İnan kızmam sana, yok eğer okuyacaksan yukarıda bahsettiğim şeylere göre oku ve değerlendir…

Ve şimdi karar verme zamanı sevgili okur!

 

Hazan Mevsiminde Baharı Yaşatan Genç Kıza

“haliyle handan’a”

2004′ün hazan mevsimi. Coğrafi yapısıyla pek hissedemesem de hazan mevsimini, en azından dökülen yapraklara tanık oluyordum. Hazan mevsiminde beni teselli eden bir çift yeşil gözle tanıştım. Bu gözler bana baharı anımsatıyordu.Hatta beyaz kelebekler bile vardı. Hiç bir aşkta tanık olmadığım (ve sanırım olamaycağım) bir samimiyet vardı gözlerinde…

Gecenin bir saatinde ucuz sigaralarımı ard arda içerken yazmaya başladım. Yazın hayatına işte üniversitede aşık olduğum o bahar gözlü kıza şiirler yazarak başladım. Her sabah üniversitenin kantininde okuturdum yazdığım şiirleri ve yüzündeki o tuhaf tebessümü izlerdim. Güzel diyordum ve gerçekten güzeldi.

Sonra bir şekilde ayrıldı o gözler gözlerimden. Onu görmüyordum ama bazen bir “Ümit Yaşar Oğuzcan” şiirinde, bazen ise sonu mutlu bitmeyen bir aşk romanında karşılaşıyordum. O şiirlerin birinde bana el sallıyordu. Konuşamıyordum onunla. Ve hiç bir roman karakterinde hayal etmiyordum güzel suretini…

Şimdi miladım olan yorgun şehir İstanbul’da aşık olduğumu sandığım aşkların ertesinde, benden çok uzak bir şehirde, teknolojinin   bana sunmuş olduğu fırsatlardan birinde karşılaştım onunla. İnanır mısınız, yüzündeki gülüş hala kaybolmamış. Gerçi pek seçemesem de gözlerini (işte teknolojini gözlerini çok iyi yansıtmıyor, sanırım daha gelişmesi lazım) yine aynı sohbetlerdeyim.

Ona yazdığım mektubu hala saklıyormuş… Yani kıymet değer biliyormuş. Oysa ben bu kadar kadir-kıymet bilen bir sevgili ile tanışmamıştım ondan sonra. Zaten üniversitenin ikinci katında, kolidorun sonunda, o pencereden uzaklara bakarken ben ona “sanırım senden sonra olmayacak” diyordum cahilce. Ondan sonra “sevdiklerim” oldu ama “sevgilim” olamadı. Ve hiç bir çift göz onun kadar samimi olamadı.

Belki sevgili olamadık ama seven ve sevilen oldu… Aslında sevgili olmak için bu ikisi yetmiyormuydu? Ben seviyordum, o seviliyordu.

Şimdi yine bir hazan mevsimindeyim. Onsuz bir şehirde yaralı ve samimiyetsiz aşklar ertesindeyim. Uzun zamandır yazamıyordum ve yine onun sayesinde yazabiliyorum. Masamın üstünde, o endişesiz, samimi ve gerçekçi gülüşü olan resmi var aklımda ise onunla yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım var.

Kusura bakmasın artık hayata felsefi anlam yüklemekten dolayı, aşk şiirleri yazamıyorum. Sanırım biraz değiştim. Ama ne türde olursa olsun, onu yazmak, onunla sayfalarda bulabilmek ve bir zamanlar onu delice sevmek fikri çok hoş bir şey… Zamanında böyle bir aşka sahip olduğum için açıkçası gurur duyuyorum. Ve ona sonsuz teşekkürler sunuyorum. Zira onun sayesinde yazıyorum. Yazı hayatımda bana milad olan O. O ve onun o eşsiz gülüşü. Hiç bir sevgilide sanırım var olamayacak samimiyeti sayesinde şimdi kendimi iyi hissediyorum.

Hazan mevsimin iç ısıtan güzel gözlü kızına benden selam olsun…

 

Toplum Tarafından Kabul Görmenin Dayanılmaz Hazzı

Önemli olan nedir sence? Toplum tarafından kabul ve takdir görmek mi? Yoksa sadece doğrularla mı hükmetmek? İşte bende tam bu sorunun cevabını arıyorum Alain de Botton’un “Felsefenin Tesellesin”de… “Çoğunluğun kabul gördüğü şey doğru olamaz” diyor Sokrates. (Eğer o zamn Sokrates yanılmıyorsa ve doğru söylüyorsa “Demokrasi” kavramı sadece bir saçmalık. Aslında benim de küçüklüğümden  beri kafamı karıştıran bir kavramdır “Demokrasi”… Çoğunluğun kabul gördüğü her şeyin doğruluğundan söz etmek saçma geliyor değil mi? Ya da demokrasinin günahını almayayım. Belki kavram kargaşasında onunda aslolan kavramından uzaklaştığı söylenebilir…)

Kimi zaman bende antisokrat bir düşünce tarzıyla, topluma her daim kendimi kabul ettirme çabasındaydım. Belki de Mevdudi’nin “Gelin Müslüman Olalım” kitabında bahsettiği “Toplum Tanrısı“na iman ediyordum. Ama daha sonraları, kalabalıkların çok fazla önemli olmadığını anladım miting meydanlarında. Miting meydanlarında padişah telakki ettiğimiz “Genel Başkan”a  tezahüratlar yapıyorduk. Binlerce insan meydanlardaydı ama sandıktan hiç bir şey çıkmıyordu.

 Bir çok insan “elalem ne der” diye bir çok şeyi bitirdi. Öyle ki kimi zaman bütün doğruları bir kenara bırakarak, toplumun saygınlığını kazanmak amacıyla, sadece toplumun saçma sapan normlarını uyguladırlar. (bknz: töre cinayetleri v.s.) bir kaç gün önce, not defterime şöyle bir yazı yazmışım;

Doğruları insanlar yaratmazlar. Doğrular zaten baştanberi vardır. Yeni yaratılan şeylerle birlikte,  yaratılıyor yeni doğrular. Bilmediğimiz bir el var. Sanırım her geçen gün, yeni doğrular yaratıyor Yaratan. Ama insanlar anlaşmakta zorlanıyor. Bu çok feci…

Aslında ben “Toplum Tanrısı”nı üniversite hahyatıma son verince inkara kalkıştım. Ama daha sonra toplumun baskısı ve yargılarına yenilmek durumunda kaldım. Aile hayatımda sarsıntılar olmuştu. İnsanlar bana acıyan bakışlarla bakıyor ve saçmadığımı düşünüyorlardı. Oysa ifade ettiklerim çok mantıklıydı. Sadece istemediğim bir bölümü okumak istemiyordu. Ve gençlik çağımda bir kaç alternatifi değerlendirmek istiyordu. Ama maddeci dünyanın acımasız insanları, buna izin vermediler.

Sokrates toplumun doğrularını kabul etmediği için idam edildi. Ona felsefesinden vazgeçerse yaşayabileceği vaadedildi ama o yine doğru inandığı şeyler uyguladı. Ve o bu hususta bize örnek teşkil etmiş oldu. Sokrates kadar cesur değiliz anlaşılan…

Kimi zaman yalan söylüyoruz. sırf toplum tarafından kabul görmek uğruna. Ama işin ilginç yanı, toplumun oluşturanlar, bu toplumda kabul görmeyi bekleyen bireyler değil mi? O zaman “birey” bir evrim geçiriyor ve “toplum”a dönüşüyor. O zaman “birey” ve “toplum” kavramları birbirinden çok ayrı şeyler.

Lise yıllarında cahilce yazdığım kompozisyonlarda sonuçta hep öğüt verirdim, haspa haspa… ama şimdi ciddi şeyleri yazmayı hedefleyen bir yazar müsveddesi olarak sonuçta açıkçası ne ifade edeceğimi bilmiyorum. Ama ifade etmem gerekirse illa ki bazı şeyler, “Toplum Tanrısının Sadık Kulları” olmayı saçma buluyorum sevgili okur. İçimizdeki inkar dürtüsünü bu tanrı ile tatmin edelim…

 

 

 

 

Eskiye Dönmek

Manalardan ve anlamlardan yoksun, geyiksel diyologlar yüzünden yazın hayatıma ara vermek zorunda kaldım. Sahafçı K.’nin orjinal fikirleri, kitap kokusu, gazeteye yazı yetiştirme çabaları, okunan kitapları arkadaşlarla paylaşma mevzularından yoksun bir İstanbul hayatının kucağından kurtulmaya çalışıyorum. Sevgili İ. sağ olsun, seminerler, konferanslar sayesinde hayatıma anlam katacağa benziyor….

Daha sonra kuvvetle muhtemel, yarım kalan hikayeleri tamamlama süreci başlayacak. Ve sonrasında Nazım Hikmet, Orhan Pamuk, Turgenyev, Çehov, Yunus Emre, Bayan Wolf gibi yazarlarla hemhal olduktan sonra, sahip olduğum bakış açısının temellerini atmaya niyetleneceğim…

Sonrasında hayatıma anlam katmanın mutluluğunu hissetmenin derin hazzını sizlerle burada paylaşacağım sevgili okur. İhmal ettiğim Cihan, Ezgi, Cevval (ki bu adam bir süredir kayıp), Margot, Özer gibi kaliteli bloggerlerden özür manasında yazılarının hepsini okuyacağım ve artık eskisi gibi yaşamaya başlayacağım…

Vira bismillah…

Bir Zamanlar Sana Dair

Bir Pazar sabahıydı ve İstanbul’a gelişimin ikinci ayıydı. Çay tadında gayrisamimi bir dost muhabbetindeydik ikimiz. Sen bir güfteydin ve ben ise tanımsız… Hava biraz soğuktu. Üşümüyorduk. Cümlelerimizde geleceğimiz hakkında ipuçları ve ben aptaldım o zamanlar…

Acemi bir aşıktım ve gerçekten aptaldım. Soğuk kış akşamlarımda yanımda olan/olmaya çalışan dostlara rağmen yalnızdım. Ağlıyordum. Ağlamaktan utanmıyordum. Ağlaya ağlaya yazıyordum sana kış akşamlarında.

Güneşin batmak için acele ettiği zamanlarda, akşamın nasıl olduğunu anlamıyordum ve yorgundum o zamanlar. Gülen yüzüm solmuş ve dostlarım aptallığımla alay ediyorlardı. Ve sonra “sevgi” kavramını iliklerine kadar hissetmek gerçekten aptallık mıydı? Hayır! Adı konulmayan bir duyguydu ve yorucuydu. Yordun, aldattın ve terkettin…

Savaşlar oluyor ama umrumda olmuyordu. Gecenin akşamında ellerim benden habersiz, izinsiz bir şeyler yapıyordu. Sanırım yazıyolardı. Durmadan sana dair. Senin okumayacağını bilmeden yazıyorlardı sana dair. Ben ise olup bitenlere kayıtsız bir şekilde, içimdeki var olan sevginin yansımasını izliyordum çaresizçe. Ama senin dünyanda ben yoktum. Salak ellerim bundan habersiz yazıyolardı. Dedim ya aptaldım bir zamanlar. Ve belki de hala öyleyim…

Evet şimdi Sonbahardayım. Sonbahara seni yakıştırmanın hayali vardı, sıcak yaz günlerinin boğucu havasında. Küçük balkonumda seni atkını boynuna dolamış, hayal ediyordum. Ve belki seninle bir sahil kayalığında beraber üşürüz diyordum. Seni üşürken hiç görmedim ben. Şimdi ara ara bakışlarıma denk geliyorsun. Tuhaf bir durum açıkçası. Ama artık eskisi gibi değil. Yani bir şeyler değişti artık.

Aslında sana daha itirafkar olabilirdim ama senin bana bu zamana kadar takındığın tavrını aynısını takınıyorum ve inan bana bu duruma kayıtsız kalıyorum. Bilinçaltımın derinlikerinde kalan şeyler benim hareketlerime yön veriyor ve bunun hiç bir bilimsel açıklaması yok. Aslında bilimin ve realizmin dışında kalan şeyler yaşıyorum. Mantıklı cevabını bulmak çok zor…

Utangaç, kırılgan, masum bir aşkın katilisin, seni tutuksuz yargılıyorum.