Monthly Archive for Şubat, 2009

Samimi Olmaya Çalışma Çabası -1-

 

“Karanlıkta bir kara kediyi bulmak zordur,özellikle de odada kedi yoksa…”

(Konfüçyus)

Hastayım… İş çıkışı saatleri. Üşüyorum. Ama belli değil. Oturuyoruz arkadaşlarla. Konuşuyoruz. Aynı sohbetler ve yine aynı geyiksel diyaloglar. Şimdi bir kaç kişi konuşuyor, sanki doğruları Tanrı ile beraber yaratmışlar. Konuşuyorlar. Ben de öyle… Ama ben doğruları Tanrı ile beraber yaratmadım. Bundan eminim.

Sonra eve geliyorum. K. ve ben… yine aynı meşguliyetler. Zaten gün içerisinde yeterince güldüm. Şimdi acı çekme sırası. Gün muhasebesi. Evet, yine çok fazla kayıp. Değerlerin ayaklar altına alınması, çok fazla konuşmalar. Aslında hiç gereği yok. Ama insan bu… Su ve her ne ise, o misal işte. Garip… Yalnız acı olan şu; değişemiyor(um)… Doğru mudur acep? İnsan her zaman aynı mıdır. Yedisinde “a”, olan yetmişinde yine aynı “a” mıdır? Neden böyle peki? Allah’ım… Korkunç, korkunç bir şey bu!

Onunla konuşuyorum teknoloji harikası iletişim araçlarıyla. Sıkılıyorum. Cevap vermiyorum…

Gitmek istiyorum buralardan. Yeni bir başlangıç gerek bana… Korkularımı yenmem lazım. Kimse anlamaz beni biliyorum. Çünkü herkesin “kalıplaşmış” doğruları var. Evet, evet evet herkes çok emin. Belki de ben, yanlış yapıyorumdur. Onlar öyle diyorsa, hep öyle olduğunu sanıyorlar zavallıcıklar. Onların aslında bir Tanrı’ya da ihtiyaçları yok şimdilik. Sonra, daha sonra “belki”…

Sorularım cevaplarını eskiden yazdığım satırlarımda arıyorum. Hatta bazen ağlıyorum. Evet, evet ağlıyorum. Sen beni ağlarken gördün mü? Hep kafamı geriye atarak patlattığım arsız kahkahalarımdan anımsarsın sen beni. Ama bazen bakıyorum kendime, ağlamak sanki bana daha çok yakışıyor gibi…

İç sıkıntısı. Çok acı. Kavramlar, görecelikler, kurallar, sınırlar, prosedürler ve saire ve saire. Erdemli olmayanların erdemlilik kokan sözleri ve gülünç çelişkileri. Şimdi ise tebessüm ediyorum. Hiç bir şey beklemiyorum. Örneğin beni anlamanı.

Teknik bir şey değil bu aslında… Sadece bir yazı… Yani özgür bir eylem. Teknik eleştirilere kapalıyım. Duygusal olalım. Belki anlarız birbirimizi. Niyetin olmayabilir. Ve sonunda bir çok şey…

Anlamamış olabilirsin. Bu benim anlattığıma inandığım inancımdan daha önemli değil…

Bir zamanlar o vardı. Dur bir dakika. Biraz anlamaya çalış. Gerçi yersiz ve saçma bir istek ama biraz çalış. Devam ediyorum; o varken biraz daha aydınlıktı etraf. Korkmuyordum örneğin. Kararlıydım. İnanıyordum, senden, ondan ve diğerlerinden. Hatta bana hergün “sus” uyarılarında bulunan adamdan daha da fazla…

Şimdi düşün biraz. Bu sana yazılmış bir şey değil. Bu kadar vaktim yok. Yazmak istedim. Sana değil. Sadece yazmak istedim. Ama bir şekilde birine anlatmalıydım yazıda da olsa…

Şimdilik gidiyorum… Tekrar geleceğim…

 

Egonun En Sevmediği Şey: “Sevmek”

 

Sevenin gözü görmez derler… Oysa sevenin gözü görür, amma; sevenin gözü, kusur görmez!

Sevdiğinden başkasını görmemek kemâlidir belki sevmenin, ama onun daha öncesinde sevenin özelliği, kusur görmemesidir sevdiğinde!Sevmek, sadece “güzellikleri” görmektir! Hata, eksik, kusur, yanlış görmemektir. Güzelliğin hoşluğudur yaşanan, gönlünde sevenin.

Kusursuzdur sevene sevdiği! Ne hata vardır görülecek, ne kusur, ne yanlış, ne de eksik!

Hata, eksik, kusur, yanlış görülmeye başlandı mı, sevgi de kaybedilmeye başlanır ve giderek kaybolur…

“Allah’ı sevmek” denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış görmemekle başlar.

“Allah’ı sevmek” denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış görmemekle başlar… Hiçbir yerde, hiçbir surette, hiçbir zerrede. Suretlerden bir suretten, bir kıvılcım ile başlar belki. Aşk ile. Ve gittikçe yayılır her surete… Görüldükçe türlü haller türlü yandan; “sizde bir türlü, bizde bir türlü,” dedirtir…

Aşk, âlemlerin rabbinden bir lütfudur; kula bahştir ! Ondaki mânâlardan bir “mânâdır”, yaşanan. Yüzünü gösterdi mi, O’na aşık olmaya karşı koyabilecek güç kalmaz karşısındakinde! Tuzun suda eridiği gibi erir varlığı “sevenin”, sevdiği karşısında… Unutturur sevene kendi halini bile aşk; sevilen ve sevgisi kaplar her yanını, her zerresini. Onun için, onunla, adeta onu (sevdiğini) yaşar, seven.

Beğenmek gibi değil, hoşlanmak gibi değil, eğlenmek gibi değildir sevmek. Bunların hepsinin nihayeti vardır, ama sevginin nihayeti yoktur. Nihayeti yok olmak ise sevgidir zaten; yolda kalanlar, sadece o yolun heveslileridir.

İşte böylesine sevmek, dünyanın en zor işidir! Katlanması güçtür. Sabretmesi güç! Zira, hata, eksik, kusur, yanlış görmemek her yiğidin kârı değildir. Onları görmekle, sevgi de birarada yaşanmaz ne çare ki… Onun için demişler, “aşığım demek kolaydır ama, sevdiği yolunda canından vazgeçmeyen değildir gerçek aşık.”

Ne diyor kudsî hadiste? “Bana aşık olan beni bilir, beni bilen beni sever. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam onu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana aittir.”

Böyle bir lütuftan nasibi olanın, hata görmesi olmaz, kusur görmesi olmaz, eksik, yanlış görmesi olmaz! Suçlaması olmaz, kınaması olmaz, hor görmesi olmaz!..

“Bana aşık olan beni bilir, beni bilen beni sever. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam onu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana aittir.” (Hadis-i Kudsî)

“Ben aşığım” sözü, “ben hata, eksik, yanlış, kusur görmüyorum; suçlamam, kınamam yoktur!” diyebilenin sözüdür. Bunlara takat getiremeyen, lâfıyla, taklidiyle avunur sadece aşkın, sevginin…

Seven, sevgisini kaybetmemek için “kendini” kaybeder…

Nasibi olmayan ise benliğini kaybetmemek için “sevgisini” feda eder…

Seven kişi “ben”ine sınır tanımaz, özünden gelen sınırsızlığı hisseder, kayıtsız yaşar. Gaybından ne gelirse, kendinde onun ortaya çıkacağını bilir… Onun için aşığın yapamayacağı şey yoktur!

Seven, “ben” derken, özündeki o sınırsızlığı hisseder! Sınırsız özdür o!

Nasibi olmayanın ise kendisi sanıp ben dediği, “ego”sudur aslında… Kendini üstün, özel, başkalarından ayrı görme meyli ile. Kahramanlar farklı olsa da egonun senaryosu hep aynıdır her defasında; bilenler bilir. Kusur görmekle başlar işe, hatalar, yanlışlar gelir ardından… Ve eksikler, eksiklikler… Sonra suçlar, kınar, hor görür… Sabahtan akşama dek “ben ‘tanrı’yım” deyip, pardon “ben ‘hak’lıyım” deyip, böbürlenerek dolaşır etrafta… Ego da hata, eksik, kusur, yanlış görmez; o da suçlamaz, kınamaz! Ama sadece “kendini”! Asla kendinde hata bulmaz, kusur görmez, eksik görmez. İstemediği birşeyi yaşadığı zaman hemen karşısındakini suçlar, karşısındakini kınar… Ateşe düşer yanar, ama dönüp “bunun sebebi sensin” diye hep karşısındakini suçlar! Af dilemeyi bilmez! Hatasından sonra şeytanın, “beni sen azdırdın” diye rabbini suçlamasını hatırlarsınız… İşte aynı senaryo! Sevgiyle başlayan nice yolculuğu bile tam zıddına, nefrete kadar götürür ego… Geriye kalan sevgisiz bir benliktir orada…

Şunu her zaman hatırlayın dostlarım: Karşısındakilerde hata, eksik, kusur görerek içinde bulunduğu durumdan dolayı başkalarını suçlayan; hakikati olan “sınırsızlığı” kaybeder, “ego”suna tâbi olur!

Allah Rasûlü iken, o eşsiz zat günde yetmiş kez tövbe ederken… Hele hele, istemediği bir durumu ve mutsuzluğu yaşayıp da, buna rağmen “hatam yok, ben ‘hak’lıyım” iddiasında olmak büsbütün perdeliliktir!..”Ego”, sınırsızlıktan perdeler, kendini hep ‘hak’lı bularak, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, hizmetle, şükürle, vericilikle yaşanan her güzel şeyi ezer, yokeder… Haklılık iddiasıyla haklı çıkanın “siz” olduğunu sanırsınız. Bu size “gurur” verir. Gururuyla yaşayan kişi de herşeyi yapabilir, ama “onu” seçen, kendindeki “sonsuzluğu” kaybeder.

Karşısındakilerde hata, eksik, kusur görerek içinde bulunduğu durumdan dolayı başkalarını suçlayan; hakikati olan “sınırsızlığı” kaybeder, “ego”suna tâbi olur!

Şu iki şeyi hayatınızın her saniyesinde devamlı hatırlamaya çalışın: Ne zaman ki “ben haklıyım” iddiasındasınız, bilin ki o zaman tanrılık iddiasındasınız ve sonu zillettir, aşağılanmadır. “Yaşadığınız her ama her istemediğiniz şeyin, her kötü anın, her mutsuzluğun, sadece ve sadece kendi perdeliliğinizden kaynaklandığını ve kendi ellerinizle taşıdığınızın neticesi olduğunu” hiç akıldan çıkarmayın! Sistem bu! “İnsan için yaptığının dışında hiçbir şey yoktur!” Bunların neticesinde, asla başkalarını suçlamayın, kınamayın, onlarda hata, eksik, kusur görmeyin! İsterse, ömrü boyunca secdede olsun başı; istemediği durumlardan dolayı kendi eksiklerini görmediği, ben haklıyım iddiası ile karşısındakileri suçladığı bir halde iken ölen kişi, imanlı bir halde gitmiş olmaz… Bunu egonuz kabul etmeyecektir, hiç unutmayın! Tek çıkış yolu var, Kur’an-ı Kerim bunun böyle olduğunu açıkça beyan ediyor, ona iman etmek! Bakın Nisa Suresi’nde ardı ardına iki ayette çok çok önemli bir inceliğe işaret var bu konuda. Birçok kişinin birbiriyle bağdaştırmada zorlandığı, içinden çıkamayıp sorduğu bir nokta. Yukarıdaki açıklamaların devamında değerlendirilebilmesi kolay olur dilerim.

“…ve in tüsibhüm hasenetüy yekulu hazihi min indillah ve in tüsibhüm seyyetüy yekulu hazihi min indik kul küllüm min indillah…” (Nisa: 78)

“Kendilerine bir iyilik isabet ederse “ind-Allah’tan” diyorlar, ama kötülük isabet ederse bu “sendendir” diyorlar; de ki hepsi de ind-ALLAH’tandır.”

Karşımızdakine yönelik tavra ve bakışa dair çok önemli bir düşünme ve değerlendirme prensibi açıklanıyor burada. Bu hükmü değerlendirebilen kişi, istemediği, hoşlanmadığı bir durumdan dolayı asla karşısındakini suçlamaz! Ayrıca, yaşadığı güzelliklerden dolayı da asla benliklenmez, böbürlenmez… Zira, yaşanan ve yaşanacakların hepsi Allah’tandır.

Akabinde çok önemli bir sır daha açılıyor:

“Mâ esâbeke min hasenetin feminallah ve mâ esâbeke min seyyietin femin nefsike…” (Nisa: 79)

“Sana gelen iyilik ALLAH’tandır, sana isabet eden kötülük ise ‘nefsinden’dir.”

Nefsimize yönelik tavra dair açıklanan düşünme ve değerlendirme prensibi ise şu: Eğer istediğin güzel şeyler ise yaşadıkların, bunları Hakk’ın bir lütfu olarak bil, Allah’ın hüküm ve takdirinin sonucu olarak bunların nasip olduğunu değerlendir, böbürlenme, benliklenme!.. Yok eğer istemediğin mutsuz edici durumsa içinde bulunduğun, o halde bunların da nefsinden kaynaklandığını, sebebinin başkası olmadığını bil!.. Sana isabet eden kötülük, nefsindendir. Ego, böyle olmadığına dair bir sürü çıkarımlarla gerçeği örtmeye çalışabilir. Ancak, Sistem bu; itiraz etmekle hiçbir şey değişmez! Bunu böyle kabul edip yaşamadıktan sonra da bu Sistemi ‘oku’mak asla mümkün olmaz!.

İşte önemli iki uyarı; nefsinin yanıltmalarına aldırmadan iman edip gereğini yaşayabilene “aşk” olsun!

Alıntı: http://www.tasavvuf.gen.tr/dusuncesel/ahmedbaki/egonun-en-sevmedigi-sey-sevmek/

Gecenin Bir Yarısında

“Maddî hayata tapanlar,  deniz  suyu içenlere benzerler, içtikçe susuzlukları artar.”
(Muhiddin-i Arabî.)

Gecenin bir yarısı bir diş ağrısı ile uykusu kaçan bir yazarın; oyalanmak ve bir nebze olsun diş ağrısından kurtulmak için ne yazması gerekiyorsa onu yazacağım şimdi…

Benim de hayattan masum isteklerim olabilirdi ve buna göre hayatımı idame ettirebilirdim. Örneğin okulumu “zamanında” bitirip, sonra askeri vazifemi tamamlayıp, bir şekilde, öyle yada böyle, sevgili-sevgisiz bir şekilde evlenip, sonra bir çocuk “yapıp” hayatımı sürdürebilirdim.

Ama olmadı… okul zamanında bitmedi, askerliğe bu nedenle hala gitmedim ve aşk hiç bir şekilde kapımı çalmadı. Bu duruma ne kadar üzülmeliyim, ya da bu durumu bir talihsizlik olarak mı değerlendirmeliyim açıkçası bilmiyorum. Ama durumumun o kadar vahim olmadığını biliyorum.Aslında sorunların asıl sebebinin, hayatın genel amacından bir haber olmamıza bağlıyorum…

Neden mi?

Kimya-ı Saadet kitabını okuyorum şimdilerde… El Gazali‘nin o beni derinden etkileyen bir kitabı. Orada çok güzel benzetmeler var hayata karşı. Hayatı bu kitap sayesinde daha iyi anlayabiliyorum ve gelişen olaylar hakkında daha iyi değerlendirmelerde bulunabiliyorum.

Yani 800 sayfalık kitabın daha 80′ninci sayfasında olmama rağmen, hayatın bir amaç olmadığını aksine bir araç olduğunu kendine has “samimi” bir üslup  ile fevkalade ifade etmekte.

Şimdi bakıyorum hayata, hayatıma ve çevremdeki bir çok hayatlara. Yani bir yerden bir yere gitmeleri, günlerce uykusuzca çalışmaları, aşık olmaları, savaşları, siyasi kavgaları, silahları, falanları ve filanları, fabrika bacalarının tütmesi ve saire herşeyi. Hayatla ilgili bir çok detayı aklınıza getirin. Bunlar ne kadar yaşamaya değer ya da bunlar için nelerden vaz geçilebilir bir düşünün. Ben şimdi bu süreçteyim.

Dişimin ağrısı hala devam ediyor. Bir çok şeyi tekrar aklıma tekrardan geldi. Diş ağrımda herhangi bir değime söz konusu olmadı. Ama yine de bu ağrıya küçük bir teşekkür etmek durumdayım. Gece, gece güzel şeyleri anımsattı bana…

Toplum Tanrısı

“ İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız… “   Hz. Ömer

Bugün İstanbul’a mavi bir gök yüzü hakim. Soğuk odamın bir köşesinde, temizlenme vakti çoktan gelmiş pencere camından, İstanbul’un bir parçasına bakıyorum. Yine her zaman ki gibi sevgililer, anneler, babalar, çocuklar ve herkes. Kimileri konuşarak, kimileri susarak bir yerden bir yere doğru gidiyorlar. Ben ise olduğum yerde onları seyrediyorum. Ne bir yerden, bir yere gücüm var, ne de öylesine yaşamaya…

Bir gün ………….. hayatım değişti demeyi çok isterdim… Ne bileyim bu noktanokta olan yerlere “bir kızı sevdm”, “bir film seyrettim” veya Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat”ındaki gibi, “bir kitap okudum” diyebiliriz… Demeliyim de… Sanırım benim başka bir hayat isteyişim, son zamanlarda içinde bulunduğum sorgulamanın hazin bir sonucu. Ne yani? Şimdi ben, aslında beni istemeden, başkalarının beni istemesini ve sevmesini mi istiyordum? Ya da başkalarının beni sevmesini isteyerek, kendimin sevilebilir biri olduğunu, en başta kendime kanıtlama çabasındaydım demek ki en baştan beri. Belki de kendimi, yazılarımı, hayatımı ve tüm saçmalıklarımı insanlığa sunup onların oylamalarını bekleyip, kendimi değerlendirmeye çalışıyordum. Durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. İşte şimdi hala pencereden bakıyorum ve aynı zamanda bunları düşünüyorum. Diyorum ki kendime; “neden” diyorum, “neden en başından beri, vicdanının referanslarını nerden aldığı belirsiz insanlar yerine, kendini kendine neden sormadın da, insanaların değerlerine tabii tuttun değerlerini. “

Pencereden bakmayı bırakıyorum. Ki dakikalardan seyretmeme rağmen hiç bir detaya takılmıyordum. Takıldığım şey kendime, kendi iç dünyama ve kendime yaptığım saygısızlığa.

Aslında hepimiz kimi zaman bu yanılgıya ve hataya düşüyoruz. Bazen “ferdin” en büyük “düşmanı” toplum oluyor. Ve kimi zaman bir “Tanrı” gibi karşımıza çıkıyor toplum, kurallar koyan, bunun uygulanmasını emreden, ödüllendire, cezalandıran ve acımasızca hükmeden. Şimdi diyorum ki kendime; zaman bu Tanrı’yı inkar etme zamanı.

Yoksa asıl amaçtan çok uzaklarda, Yaratan’ın razı olmayacağı bir kul olacağım. Eğer ki “Toplum Tanrı”sına inkar etmeye başlarsam, belki geçici zevklerden mahrum kalacağım ama ebedi zevke doğru yol alacağım…

Buna inanıyorum…

 

Yaşamak ve Yazmak

Akşam oldu… Öyle hüzün falan da çökmedi. Birazcık hayata dair gerçekleri düşünüyorum o kadar. Hayatın detaylarını ve sairelerini. Bu kadar düşünmeme sebebiyet veren ise, hayatın küçük ve önemli bir parçası olan “aşk”… dün, bugün ve  belki de korkarım yarın bir küçük detayda kaybolamayacağım. İyi ki kısmet inancına sahibim, yoksa nasıl olur da bu depresif ruh hali ile,  yaşamsal aktivitelerimi gerçekleştirecektim.

Açıkçası sevgili okur, son günlerde sanki bana nispet yaparcasına daha bir çok sevişiyor sevgililer. Bu güzel. Yani sevişmek güzel şey. İnsanların birbirlerini sevmeleri gerçekten güzel. Ben ne vakit iki genç sevgiliyi görsem onlara imrenirim, hatta kimi zaman dua ederim tebessüm ederek. Durup kalırım, onlara bakarım. “Bir gün” derim “bir gün, belki bende, böyle sevinçle” temennilerde bulunurum.

Belki de ben de “Jane Austen” gibi yaşayamadıklarımı yazarım. Ünlü İngiliz romancısı Jane Austen aşık olduğu Tom Lefroy ile farklı sebeplerden ötürü birliktelik yaşayamıyorlar. Aslında Jane’e hayran olduğu bir kadın yazar (ismini anımsayamıyorum) öncede söylemişti. “Yazarlar en çok yaşayamadıklarını, içinde olmadıklarını yazarlar” diye. O zaman sanırım ben en çok aşk ve savaş romanlarını yazacağım.

Şimdi az biraz bu düşüncelerden kurtulup pencereden bakıyorum İstanbul’a…

İş çıkışı saatleri… kimileri sanki acelesi varmış gibi, hızlı hızlı yol alırken, kimi arkadaşlar ise,  bu Şubat ayında bu güzel havanın tadını çıkarma teklifini sunuyorlar biraz yürüyüşle. Ben ise oturmuş tahta masamda “yaşayamadıklarımı yazıyorum”… mutlu olduğumu sanıyorum. Hayatın hangi mertebesinde olduğumdan habersiz, arkadaşlarla süregelen savaşın yaralı kahramanı gibiyim.

Pencereden bakmaya devam ediyorum…

Yürüyen masumiyetler sanki bana bakıyor. Sanki bana el sallıyorlar. Sanki beni yürüyüşe davet ediyorlar. Ben de isteksizce red ediyorum bu davetleri. Çünkü yazmak istiyorum. Yazıp da yaşamak istiyorum…

Umut

Umut

 

“Bir düzlük boyunca yürüyor olsaydın,tüm ilerleme isteğine karşın hala geriye doğru gitseydin,o zaman bu umutsuz bir durum olurdu; ama sen aşağıdan bakıldığında kendin kadar dik bir yokuşu tırmandığına göre, senin atacağın geri adım yalnızca bulunduğun yerin doğasından ileri gelebilir, ve o zaman umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.”
(Franz KAFKA)

Yeni yıl, yeni gün, yeni ay, yeni sevgili… bir çok yeni şeyin olmasına karşın, “yeni” diye bildiğimiz bir çok şey aslında o kadar eski ki… Şimdi sabaha hızla ve sanki acelesi varmış gibi ilerleyen saate bakarak bir şeyler yapma niyetindeyim. Gerekçelerimin bir gerçekçesi yok ve insanların gerekçeleri benim gerekçelerim olmuş. Kendim için değil, sanki insanlar için yaşayan biriyim. Ya da daha güzel, açık ve samimi bir tabirle, bir komedyanın baş rol oyuncusuyum, dramatik ve kendine özgü hikayesiyle…

Hangi yolun yolcusuyum, hangi yelkenlinin rüzgarıyım, hangi aşkın sahibiyim ve hangi kitabın yazarıyım? Bilinmezliklerle başım dertte. Eylemlerimden rahatsız olan insanlar var. Natüralizm akımına ait hikayeler yazacak kadar cesur olma çabasındayım. Korkular, endişeler, aldatan sevgili ve insanlığı insanlığından çıkartacak insanlıkdışı eylemlere imza atan insanlar…

Aslında ben hiç istemezdim bir barbar ile bir sevgiliyi aynı cümlede kullanmayı. Ama hayat bana bunu gerektirdiğini gördüm. Umudumu kaybettiğimi sanmıyorum. Aslında umut da bir aldatmaca. Öyle bir şey yok. O bizim bir şeylere ulaşmamız için bizim uydurduğumuz olgu. Benim umudum var mı? Hayır! Benim umutlarım var. Aldatmacalara kandığım çok olur. Bir şeyleri meşrulaştırmak adına ben de bazı aldatmacalara inanmak zorundayım.

Dünyaya neden geldim? Ne için geldim? Amacım ne gibi soruları kendime yıllar önce sordum ve cevabını buldum. İnandım ama itaat etmedim. İtaat etmek zorunda olduğumu biliyorum. Bu bu itaatliği layıkıyla yerine getirirsem inanın bana o zaman o “umut”a da ihtiyacım olmayacak. Hala gayretim var, hala çabalamaya çalışıyorum…

Bir gün tüm aldatmacalardan kurtulup, gerçekçi bir tavır takınacağıma inanıyorum…