Monthly Archive for Mart, 2009

Küçük Bir Hikaye

-gerçekten sevişmeyi bilenlere-

Baharı karşılayan bir zaman diliminde, kapitalizmin en büyük tuzağı olan bir bankada sıramın gelmesini bekliyordum. Kulağımda müzik çalar bana acı dolu şarkıları söylüyordu ve bende hayaller kuruyordum. Sonra önümden bir kot ceket geçti. Yanıma oturdu. Burnumda tanıdık bir koku, o şarkıyı (portakal çiçeği)  anımsatan. Durdum. Dönüp dönmeme konusunda kararsızdım, sırama yedi kişi kalmıştı. Ben ise şu an bir karar vermek zorundaydım. Kafamı titrete titrete yanımdaki kokuya doğru çevirdim.

İki tane yeşil gözün bana yaşlı yaşlı baktığını gördüm. Bankadakiler durdu, sıra tam bana gelecekken numaratör durdu, insanlar durdu, hayat durdu, zaman durdu. Herşey karardı, sadece o suret netti. Korkuyordum. Ölüyordum….

Mübalağa etmeyelim ölmedim. Hiç bir şey de durmadı. Sadece onu değil, onun yanındaki karizmatik çocuğu da görüyordum. Sanıyordum ki yeni sevgilisi de böyle bir tipti herhalde. Benim gibi bir sevgilisi olamazdı.

Kulağımdaki müzik çalardaki adam “bilemem neden aşklar biter” diye soruyordu. Birden kulaklarımdan kulakları çıkartıp bu soruyu sormak istedim ona. Soramadım. Saçma olurdu çünkü. Hala bakışıyorduk. Sıram gelmişti. Bu anlatılanların hepsi, beş saniyeden fazlasını geçmemişti oysa. Kalktım. Bir kaç yüz milyon borcumu yatırdım. Ona tekrar bakıp (o da bakıyordu, hüzünlü bir şekilde gülümsüyordu) gözü yaşlıydı.

Zamanında, siyasilerin sözlerine benzer sözleri sarfeden bu iki gözü yaşlı insan ile, sahil kenarında, insanların görmediği bir noktada taş sektirme yarışı yapıyorduk. Ve öyle samimiydik ki (ki şimdi samimi sevgili olmak zordur) birbirimize karşı dürüsttük. Korkularımızı, zaaflarımızı, günahlarımızı paylaşıyorduk ki bu samimiyetin sonucudur zaten.

Derdi ki; “Kenan ölmekten çok korkuyorum.” Dondurmamdan küçük bir ısırık aldıktan sonra karşıdaki Adalar’a bakarak sorardım nedenini; o da öpülesi dudaklarını biraz büzerek söylerdi nedenini; ”ölmek” derdi “ölmek bir son, hiç bir şey olmayacak artık. Hava, su, deniz, Adalar, küçük kız kardeşim ve sen…” Ben de tebessüm eder;  “inna lillah ve inna ileyhi raciun” derdim. Bana doğru döner, kaşlarını anlamamış bir şekilde çatar ve “ne” diye sorardı.

Bende çok fazla ukalaca bir tavırla; “şüphesiz biz allah’tan geldik ve o’na döneceğiz” deyip açıklamasını yapardım. yine aynı tavırla devam ederdim; “ölüm en güzel başlangıç, ölümden sonra bir hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu diye laf duymuştum. Ölümden sonra, dünyadaki hayatımızın sonucu var.”

Canım benim söylediklerimi kavramaya çalışırdı.

Hep böyle sevişirdik. O sorar ben anlatırdım. Ben anlatırdım o dinlerdi. Çok uç noktalardan bahsettiğim zamanlar “saçmala” derdi. Ona sinirlendiğin “la havle” çekmeyi öğretmeye çalışmıştım bir kez. Hayatında ilk defa arapça öğrenmeye açlışıyordu. Bu tatlı aksanı seviyordum.

Sonra bir gün, İstanbul sanki olacaklardan haberdarmış gibi grileştirmişti gök yüzünü. Nasıl da içim sıkılıyordu. Nasıl da boğuluyordum. Kadıköy’ün, Haydarpaşa’ya bakan tarafında onu bekliyordum. Geldi. Konuştuk. Saçmalama dedi. Ben yine konuştum. Sonra o da konuştu. Ki ben konuşurken o susardı. Sonra sesimi yükselttim. O da yükseltti. Bağırdık, çağırdık… Ayrıldık…

Bu noktaya bize görmezden geldiğimize inandığımız küçük nedenler getirmişti..

Bankadan çıkıp hızlıca nereye olduğunu bilmeden yürüyordum. Dönüp arkama bakmaya karar verdim ve onu görmeyi diledim. Arkama döndü. Ve o yakışıklı karizmatik çocuktan başkasını göremedim arkamda…

Döndüm ve yürüdüm…

 

Akıl ile Kalbin Kavgasının Birey Üzerindeki Etkisi

İstanbul’un bu kararsız soğuğunda, az ilerideki yeni yapılmış parkta, bir zamanlar beni terkeden sevgili ile bir şeyler paylaştığım parkta, hayatı ve hayata dair bir çok şeyi düşünüyorum. Kavramları ve dünyanın ne ile yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Plansız bir okur olduğum için, kafamda yığılan bir çok bilgi mevcut ve onları bir türlü toparlayamıyorum. Bir taraftan kavramların izafiyeti bir çok noktada insanları kafasını karıştırdığının düşüncesindeyken, bir taraftan da ilahi prensiplerin toplumun refahı için elzem olduğunu düşünüyorum. Meteryalist biri olmadığım için, kurtuluşu ve refahı mânâda aradığımı açıkça söylemem gerekiyor.

Bunları düşünürken bir de o geliyor aklıma. Dostlarımın ifadesiyle bir kambur gibi sırtımda taşıdığım o masumluğunu kaybettiğini inandığım masum sevgiliden bahsediyorum. Onu böylesine anımsamak ve ondan sonra bu hususta (aşk) şaşırmak, aklım ile kalbimin arasını fena halde açtı ve  şu an aklım ve kalbim biribirinden ayrı hareket ediyor.

Aklım kaşlarını çatmış yüksek sesle, kalbime hakaretler ederken, kalbim bir sufi misali tebessüm edip -ve susup- aklın bu hususu kavrayamadığını ifade ediyor duruşuyla ve bu durum aklımı fena halde sinirlendiriyor. Ben ise beni yöneten iki organın arasında kalmış olanları seyrediyorum ve bir aklıma, bir kalbime uyuyorum. Ortaya ne istediği belli olmayan ve arkadaşların samimi “hakaretlerine” maruz kalan biri ortaya çıkıyor.

Hava biraz soğur gibi oluyor. Montuma biraz daha sarılıyorum.

Böyle olmalı mı, olmamalı mı bilmiyorum? Onu böylesine düşünmenin aptalca bir şey olduğuna inanıyor ve aklıma hak veriyorum. (Kalbim kırgın.) Kalbime dönüyorum. Bir dakika canım; sende haklısın aslında. Senin de akılla bağdaşmayan mucizlerin var (ki neden bir mucize dediğimi bilmiyorum -belki de yerine başka kelime bulamadım- eleştiricilerden affola).

Akıl ve kalp. Oysa ikisinin de birlikte hareket etmesi ne güzel olurdu?

Parktan ayrılıyor ve amaçsız adımlarla yürüyorum. Nereye mi? Bilmiyorum. Hayat yolunu da bir çok kimse gibi böyle amaçsızca yürüdüğüm kesin.

Hava giderek soğuyor. Ama bu sefer paltoma (geçen sefer mont dedim biliyorum) sarılmıyorum. Sadece rüzgarın o temiz soğuğunu bakire bir kız gibi koynuma alıyorum.

Hava kararmak üzere. Gündüz vaktinin çok fazla üşengeç olduğunu düşünüyorum. Çok yorgun galiba. Kendini hemen karanlığa teslim ediyor. Oysa ne olurdu biraz daha kalsan. Hiç de şaşmıyor vaktinden. Aslında karanlık ile alıp vermediğim bir şey yok ama gündüz vaktini daha çok seviyorum. Gündüz her yer apaçık. Gizli saklı değil. Gece ketum. Şehirde olup bitenleri bizlere söylemiyor ve günahları örtüyor kara örtüsüyle. Mevlâna o -her evde ve her yerde genelde güzel yazıyla asılı olan- meşhur öğütlerinden birinde, kusurları örtmede gece gibi olmamızı telkin eder. Ama biz insanlar ve o nefsimiz buna izin vermez. Hatta daha da çok açığa çıkarırız. Sanırım gece bizlerden çok erdemli.

Hava tamamen karardı. Gitmeliyim. Nereye? Eve. Ne için? Bilmiyorum ama küçüklüğümden beri hep aklımda olan şey, karanlık olunca eve gitmem. Ayaklarım, evet ayaklarımda benden bağımsız hareket ediyor. Aman allah2ım eve doğru gidiyorum.

Eve geliyorum. Yazı masama oturuyorum. Ve yazıyorum;

“onun saçları ne güzel de düşerdi omzuna…”

 

Sürrealizmden Realizme Geçiş

 

Evimdeyim. Bukowski bitiyor. Mutlu oluyorum. Sobamı yaktım. Yavaş yavaş ısınıyor içeri. Evim derli toplu. Huzurluyum. Şükrediyorum.

Sonra düşüncelere dalıyorum. Yazmayı, yazabilmeyi düşünüyorum. Artık kabul ettim. A’ya, B’ye ya da Ğ’ye kabul ettirmenin gereği yok. Yazarlığı ilk önce kendine kabul ettirmelisin. Evet kabul ediyorum, ben bir yazarım. Başkaları okumasa da olur. Sadece yazmak istiyorum. Bu eylemden maddi bir beklentim de yok. Olmaz da. Gereği de yok. Statü beklemiyorum. Saygınlık da beklemiyorum. Sadece bir köşe de yazmak istiyorum o kadar.

Zaten bu yazarlığın da büyütecek bir yanı da yok. Yazarlar; çocukluklarından beri günlük tutan, çok okuyan, gezmekten tozmaktan anlamayan, karizmatik ve yakışıklı olmayan, soğuk, sempatik, sıkıcı ve filozofvari kişiler değil mi? Sevgilileri tarafından terk edilen, aldatılan ya da hiç kabul edilmeyen, yaşayamadıklarını satırlarında yaşayan bir kaç iyi adamlardır yazarlar. Evet, bende bunlardan biriyim. İleride ne olur bilmiyorum. Çok fazla iddiam yok. Çok güçlü rakiplerim var. Kıskandığım ve “bunu ben yazmalıydım” dediğim inanılmaz hayal gücüne sahip rakiplerim.

Çok akıllı bir adam değilim. Olamıyorum. Satranç oynayamam örneğin. Çok çalışkan, kurnaz ve ince detaylar yapan biri değilim. Ama bu hayatta yaşayabilecek kadar yetilerimin olduğuna inanıyorum. Bu inanç zaten beni ayakta tutuyor. Zaten ben herşeyin daha iyi olabileceğine inanarak başladım işe. Bu ay iki kitap bitiriyorsam, bir daha ki ay dört kitap bitireceğime inandım ve bitirdim de.

Gerçekçi olmak en iyisi. Kabul edelim iyisi mi… Yani cahilsen cahilsindir, neden çok bilgili olmaya çalışıyorsun? Ya da hayatta tecrübesiz isen, tecrübesizsindir… Ne var  bunda?  Hayatın zemherinden geçmiş bir orta yaş sınıfından biri gibi görünmeye ne gerek var?

Biraz daha gerçekçi olmalıyım… Sakin olmalı ve tebessüm etmeliyim…

 

Hayatımdan Kısa Kısa

…Hayatımdaki en büyük zevklerimden birisi, bir kaç günlük yatıya kalacağım bir şehirde, yabancılık çektiğim bir evin veya bir pansiyon odasının camından, hiç tanımadığım/tanımayacağım insanları seyretmek. İçlerinden güzel bir kızı seçmek ve onunla bir kaç hayale dalmak öylece. Ne acı değilmi?

***

…Bana erdemlilik dersi veren bir kaç insanın, aslında şahsıma karşı iyi niyet beslediklerini düşünürken; bana içinde yalan olan sözleri sarfetmelerinden sonra, artık samimiyetlerinden şüphe ediyorum…

***

…O şöyle diyor, bu böyle diyor, bu şunu istiyor, bu şunu bu yüzden istemiyor, bu bunun böyle olmasını bu şekilde istemiyor ve saire gibi endişelerden tümüyle kendimi uzaklaştırıyor kimse kusura bakmasın…

***

…Arkadaşlık ve dostluk;  kimi zaman, yapılan bir çok aptal şeyin tatmini ve tesellisidir diyebiliyorum artık…

***

…Bir kızın gönlünü kazanmayı büyüten biz erkekler, aslında hayatı kaybettiğimizin farkına varıyoruz. Ucuz parfüm kokuları ve makyaj malzemeleri ile beni etkileyip, peşinden koşturmaya çalışan bir kaç et yığını zamanında çok fazla vaktimi aldı.

***

…Kibir ve tevazu, ikisi de var oldukça varım…

***

…Ama aptallık da var işin içinde. Kendi gerçeklerimi anımsarken, ilahi gerçekleri unutuyorum.

 

Geçen Bir Sevda ve Bir Gri Pazar

Geçen Sene Bu Vakitler Bir Aşka Dair

Bahar yaklaşıyordu. Geçen sene bu zamanlardı. Dilimde bir bayat çay tadı. Karşımda masumane bir suret. Çaylarımı yudumlarken gözlerine bakıyor ve çayın bayatlığını unutuyordum. Kafeteryada çalan şarkıları duymuyor, masumune suretin dudaklarından çıkan sözleri bir ezgi olarak duyuyordum. Aklıma şiirler geliyordu kaleme alamadığım. Aşık oluyordum.

Ve nitekim de oldum. Kahvaltılarda buluştum onunla. Konuşuyorduk. Küsüyordu ara ara. Eksikliklerle bitti bu sevda sonra. Uzaklardan geldiğimde/geldiğinden hiç hasretle sarılmadık birbirimize. Hiç karşılayamadım şehirler arası otobüs duraklarında. Eksikti bir çok şey. Tıpkı benim gibi. Eksikti yaşananlar ve hep öyle olacaktı. Şiirler yazılmayacaktı ve virgüllerin yerine noktalar koyulacaktı onun tarafından.

Acımasızca son verdi bir aşka ve sonra bir aşka daha başladı masum olduğunu sandığım suret.

Şimdi bahar yaklaşmaya başladı tekrar. Geçen seneye ait detaylarla birlikte bir kaç şey anımsıyor. Ağlayışlarını ve ağlayışlarımı. Sonrasında olmadı hiç bir şey. Oldurtmaya çalıştım yine olmadı. Artık da olmuyor. Bilmiyorum ben diğerleri gibi bilmediğim gelecek ile ilgili kesin yargılarda bulunamam, gelecekte ne olacak bilmiyorum ama çok merak ediyorsanız diğerlerine sorun.

Ama unutulmadı. Demek ki gerçekten sevmek böyle. O gerçekten sevmedi ama gerçekten unuttu. Ben ise gerçekten yorgunum, aşka yenildim zira…

Gri Bir İstanbul Pazarı

İstanbul güzel. İstanbul yorucu. İstanbul ile seviştim bugün. Tüm güzelliklerini açan bir kadın gibi kollarına koştum. Camilerini gezdim, vapularında şarkılar söyledim, martılarına baktım ve kedileri ile fotoğraf çekildim. Dilinden anlamadığım güzel turist kızlarını seyre daldım. Bir kaç kalem aldım. Hafif raylı toplu taşım araçlarını seyrettim. Midyelerini yedim.

Sonra akşam oldu ve karanlığın İstanbul’a yakıştığını söyledim yüksek sesle. Ekmek arası balığa limon sıktım ve denize bakarak atıştırdım. Kitapçılarına uğradım ve hiç bir kitap almadım. İstanbul’a bir kez daha aşık oldum. Aşık olası bu şehirde sonsuza dek kalmak istedim. Hiç bir şey düşünmedim İstanbul’un güzelliklerini seyre dalarken.

 

Charles Bukowski ve Kadınlar’ı

Bir bel ağrısı ve sobanın yanında elbiseleri kurutma çabası. Havanın gri güzelliği beni Maltepe Sahil’ine doğru çağırsa da, ben A.’nın verdiği “Bukowski”nin Kadınları’nı bitirmekte ısrarlıyım. A. bana samimi yazının ne olduğunu göstermek niyetiyle bana bu kitabı okumam için verdi. Kitabın yarısındayım ve çok az zevk aldığımı farkettim. Çünkü benim düşünce dünyama çok ters ve uzak bir kitap bu. Be dinin referans olduğu değerleri hayatına tatbik etmeye çalışan ve yaşamın gayesiyle mutlu olmaya çalışan bir insan olmaya çalışıyorum. Ama bu kitaptaki, yazar-şair Hank; hayatını düzüşmeye ve içmeye adamış sanki. Hayatını bir pejmürdelik sarmış ve çok yavan-anlamsız. Eğer Bukowski kendi hayatına yazdıysa ben bu samimilik yerine, seviyeli bir gayrisamimiliği tercih ederim açıkçası.

Seviyeden yoksun aykırılıklara da saygı duyacak kadar insancıl biri değilim ve olmaya da niyetim yok. O yüzden ben bu kitabı ve şair-yazarın hayatını çok fazla samimi bulmuyorum. Hayattaki acı ve problemler, bir kaç kızla düzüşmek (Hank’ın tabiriyle) ve bir tek sağlam beyin hücresi kalmayana dek içmek değildir. Biraz düşünmek ve dahası  tefekkür etmekle bütün peoblemlere çözüm bulunabiliyor. Aslında “acı çektiğini sanan” bazı kimselerin seks ve içkiyle bastırmaya çalıştıkları büyük bir acı yok, onlar sadece bu pejmürde hayatın anlamsız cazibesine kapılmış tuhaf insanlar olduğunu düşünüyorum.

Ama kabul ve itiraf ediyorum; konuyu ve anlatılan hayat(lar)ı ne kadar da uzak bulsam, kitapta hayata dair bir çok detay ve tokat gibi yüzüme çarpan gerçekler var. Bu yüzden (belki, gariptir ama pek emin değilim) okunulasıdır, Charles Bukowski‘nin Kadınlar‘ı…

 

 

Samimi Olmaya Çalışma Çabası -2-

 

“Gençlerin istekleri: Aşk, para, sağlık. Yaşlıların istekleri: Sağlık, para, aşk. Erkekler aşka aşık olarak başlarlar,kadınlara aşık olarak bitirirler; kadınlarda erkeklere aşık olarak başlar, aşka aşık olarak bitirirler.”

(REMY DE GOURMONT)

Mutluluğumuza…

Bilinen ne varsa tümünü unutmuş gibi oluyorum bazen, ama anımsamam çok fazla uzun sürmüyor. Bu güzel bir durum…

Sobamı yaktım. Ellerim is kokuyor. Beni heyecanlandıran şarkılar eşliğinde yazıyorum. Müziklerdeki müzik aletlerini ayırt etmeye çalışıyor ve hayaller kuruyorum. Yorucu geçen bir günün ardından, bir sırt ağrısı eşliğinde yapılabilecek en güzel şey bu olarak görüyorum.

Aşkın içinde aşk olduğunu biliyorum ama bu “yavan, bayağı ve anlasız” aşktan uzak duruyorum. “aşk olsun” diyor bana hayat. Ben zaten bir aşka ait olduğumu söylüyorum. Dahası çok fazla diyor ve konuyu kapatıyorum.

Hayatın gönderdiği barış elçilerini kabul edip bir şeyler yapılabileceğini görüyorum. Sonra tebessüm ediyor ve hayata göz kırpıyorum ansızın. “Başarabilir miyim?” diyorum  hayata; hayat da bir tebessüm ediyorve diyor ki; “bu sorunun cevabını zamandan başkası bilmez” . Zaman’a gidiyorum akıp gidiyordu. Dedim “ben başarabilir miyim?”…  Dedi zaman; bana bırak. Ben de akıp giden zamana bıraktım herşeyi… Bakacağız…

Hiç bir zaman sahil kenarlarında bir sevgili ile beraber gezmedim ama hayatımın hiç bir devresinde “umutsuz vak’a” olmadım. Bütün başarısızlığımın arkasında başarılar geldi. Bir şekilde hayata tutunmayı ve öyle ya da böyle acılarla yaşamayı öğrendim. Bir aşkın kollarında ölmekten çok, kollarımda bir çok aşkı öldürdüm.

Şimdi ise sadece hayali sevgiliye yazmakla yetiniyorum. Hayaller gerçeklerin çok ötesinde beni daha da tatmin ediyor. Bu durum ne kadar üzücü bilmiyorum. Ama hayatın ince noktalarına temas etmekten hoşlanıyorum. Kimsenin konuşamadığı konuları konuşmak. Ölesiye inanmak, ya da öylesine inanmak. Hayatı kendi belirlediğim çizgilerle yaşamak çok hoşuma giderken aslında büyük bir kaybedişin içerisinde olduğumun farkına varıyorum.

İnsanların hayatını kurtarmakla mükellef olduğum mesleğimin kalın kitaplarında, “yaşamak” denilen o mucizenin sırlarıyla karşılaşıyorum. Alalh’a inancım biraz daha artıyor. Hiç bir şeyi tesadüfe bırakmayan bir sisteme böylesine inanç içerisinde olduğuma şükrediyorum.

Hayatta umutsuzluğa kapılmamanın gerekliliğini, hayatta elbet güzel şeylerin olacağını düşünüyor ve hayal ediyorum. İleride biricik eşimin hamileliğini, küçük kız çocuğuma şarkılar söylemeyi, ona yirmi üç sayfalık bol resimli boyma kitapları almayı hayal ediyorum ve umutla açıyorum sekizyüzdoksanaltı sayfalık kitabımın kapağını.

Şimdi ise karşıdaki yeşil tonun hakim olduğu manzara tablosuna bakıyorum. Bir ev, önünde küçük bir göl, yeşillikler ve parçalı bulutların ardına güneş… Tebessüm ediyor ve o tabloda bir mutluluk hayali kuruyorum…

Aşk, hayal, akıp giden zaman, mutluluk… Hepsi içimde… Kendimden geriye…

 

 

-Sanırım bitmeyecek-