-gerçekten sevişmeyi bilenlere-
Baharı karşılayan bir zaman diliminde, kapitalizmin en büyük tuzağı olan bir bankada sıramın gelmesini bekliyordum. Kulağımda müzik çalar bana acı dolu şarkıları söylüyordu ve bende hayaller kuruyordum. Sonra önümden bir kot ceket geçti. Yanıma oturdu. Burnumda tanıdık bir koku, o şarkıyı (portakal çiçeği) anımsatan. Durdum. Dönüp dönmeme konusunda kararsızdım, sırama yedi kişi kalmıştı. Ben ise şu an bir karar vermek zorundaydım. Kafamı titrete titrete yanımdaki kokuya doğru çevirdim.
İki tane yeşil gözün bana yaşlı yaşlı baktığını gördüm. Bankadakiler durdu, sıra tam bana gelecekken numaratör durdu, insanlar durdu, hayat durdu, zaman durdu. Herşey karardı, sadece o suret netti. Korkuyordum. Ölüyordum….
…
Mübalağa etmeyelim ölmedim. Hiç bir şey de durmadı. Sadece onu değil, onun yanındaki karizmatik çocuğu da görüyordum. Sanıyordum ki yeni sevgilisi de böyle bir tipti herhalde. Benim gibi bir sevgilisi olamazdı.
Kulağımdaki müzik çalardaki adam “bilemem neden aşklar biter” diye soruyordu. Birden kulaklarımdan kulakları çıkartıp bu soruyu sormak istedim ona. Soramadım. Saçma olurdu çünkü. Hala bakışıyorduk. Sıram gelmişti. Bu anlatılanların hepsi, beş saniyeden fazlasını geçmemişti oysa. Kalktım. Bir kaç yüz milyon borcumu yatırdım. Ona tekrar bakıp (o da bakıyordu, hüzünlü bir şekilde gülümsüyordu) gözü yaşlıydı.
…
Zamanında, siyasilerin sözlerine benzer sözleri sarfeden bu iki gözü yaşlı insan ile, sahil kenarında, insanların görmediği bir noktada taş sektirme yarışı yapıyorduk. Ve öyle samimiydik ki (ki şimdi samimi sevgili olmak zordur) birbirimize karşı dürüsttük. Korkularımızı, zaaflarımızı, günahlarımızı paylaşıyorduk ki bu samimiyetin sonucudur zaten.
Derdi ki; “Kenan ölmekten çok korkuyorum.” Dondurmamdan küçük bir ısırık aldıktan sonra karşıdaki Adalar’a bakarak sorardım nedenini; o da öpülesi dudaklarını biraz büzerek söylerdi nedenini; ”ölmek” derdi “ölmek bir son, hiç bir şey olmayacak artık. Hava, su, deniz, Adalar, küçük kız kardeşim ve sen…” Ben de tebessüm eder; “inna lillah ve inna ileyhi raciun” derdim. Bana doğru döner, kaşlarını anlamamış bir şekilde çatar ve “ne” diye sorardı.
Bende çok fazla ukalaca bir tavırla; “şüphesiz biz allah’tan geldik ve o’na döneceğiz” deyip açıklamasını yapardım. yine aynı tavırla devam ederdim; “ölüm en güzel başlangıç, ölümden sonra bir hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu diye laf duymuştum. Ölümden sonra, dünyadaki hayatımızın sonucu var.”
Canım benim söylediklerimi kavramaya çalışırdı.
Hep böyle sevişirdik. O sorar ben anlatırdım. Ben anlatırdım o dinlerdi. Çok uç noktalardan bahsettiğim zamanlar “saçmala” derdi. Ona sinirlendiğin “la havle” çekmeyi öğretmeye çalışmıştım bir kez. Hayatında ilk defa arapça öğrenmeye açlışıyordu. Bu tatlı aksanı seviyordum.
…
Sonra bir gün, İstanbul sanki olacaklardan haberdarmış gibi grileştirmişti gök yüzünü. Nasıl da içim sıkılıyordu. Nasıl da boğuluyordum. Kadıköy’ün, Haydarpaşa’ya bakan tarafında onu bekliyordum. Geldi. Konuştuk. Saçmalama dedi. Ben yine konuştum. Sonra o da konuştu. Ki ben konuşurken o susardı. Sonra sesimi yükselttim. O da yükseltti. Bağırdık, çağırdık… Ayrıldık…
Bu noktaya bize görmezden geldiğimize inandığımız küçük nedenler getirmişti..
…
Bankadan çıkıp hızlıca nereye olduğunu bilmeden yürüyordum. Dönüp arkama bakmaya karar verdim ve onu görmeyi diledim. Arkama döndü. Ve o yakışıklı karizmatik çocuktan başkasını göremedim arkamda…
Döndüm ve yürüdüm…



