Monthly Archive for Ekim, 2009

Bizim Sokak ve Yazı Masam

Bu şehirden ayrılmama sayılı günler kala, bir İstanbul gezisinin dünden  yorgunluğunu üstümden atamadığım bir halde, yazı masama oturup, penceremin perdesini aralayıp, gri gökyüzünün altındaki gri İstanbul’un bir sokağına bakarak yazıyorum.

Bir sevgiliden ayrılıyor hissini vermesine de açıkçası da şaşmadım. İstanbul’a bir ben mi hayran sanki. Aslında hiç bahsetmek istemiyorum bu durumdan.

Öyle aklımda yazacak bir şeyin olduğunu iddia edemem. Ama eğer bir yazar-yazarcık bir şeyler yazmak istiyorsa; mutlaka yazmalı ki, görevinin yerine getirsin. Bu yazış biçimi biraz endişesiz olacak ki, rahat ve okunaklı bir yazı olsun.

Baktığım sokağa doğal olrak yabancı olmadığım için ara ara dışarı bakıyorum, bir şeylerden bihaber olmamak veya haberdar olmak için. Mesela şu yüzüne baktığım zaman insanın içini karartan uzun boylu kız az önce yine suratındaki o inanılmaz ifadeyle evinin merdivenlerine doğru seğirtti.  Onunla bir iki kez dışarıya çıkmış, kendisinin özel yaşantısının sırlarını bendenizle paylaşmış ve sonrasında bende onu ukalaca ve çakma bir bilgece tavırla dinlemiş ve sözde ona hayatı anlamlandıran ve umutlandıran bir kaç söz sarfetmiştim.  O da beni samimi bulmuştu. Yani rolümü iyi oynamıştım. Şu an evinde, belki de pijamalarını giymiş, sıcak odada televizyon seyrediyordur ya da belki de hayatına ağlıyordur bilemiyorum. Ama onu bu iki şeyin dışında hayal edemiyorum.

 

Sonrasında zaten benim sokağım bir küçük olduğu için pek birşeyler olmadı, olamadı. O kadar da bakmama rağmen herhangi bir şey cereyan etmedi.

100_3024Bizim sokak da aynı yazı masam gibi. Birbirinden farklı üç kitap (ki biri yeni aldığım ve bayılarak okuduğum Masumiyet Müzesi, diğeri Hitler’in saçmalıklarıyla dolu Kavgam ve üçüncüsüde tasavvufu çok güzel anlatan Fâni’nin Noktanın Sonsuzluğu serisinin dördüncü kitapı),onlarında altında ingilizce pratik kitapçıkları,  bir masa lambası, hayata dair tuttuğum ve sonraları kitaplarımda paylaşacağım notlarla dolu bir ajanda, takmaktan sıkıldığım gözlüğüm, bir kaç bozuk para ve bilgisayarım…

Aslında belki de masam o kadar boş değil… Ama sokağım… Sokağım bomboş ve iç karartıcı girilikte…

 

Otobiyografik Serzenişler

O zamanlar çöllerde çiçek açtığını bilmiyordum. Takdir edersiniz ki cahil biri olarak hala bir yaşam mücadelesi vermekteyim. Bazan ölüm, gözüme pek cazip görünüyor. Bu bir umutsuzluğun, bir aşk acısının ya da kıyrıtık bir dünya meselesinden kaynaklanmıyor. Bu başka bir şey… tarifi zor… ama ölmek kimi zaman çok cazip geliyor bana hala…

Zaman geçmek için çırpınırken ben her daim eylemlerime bir anlam yüklemeye çalıştım. Yoksa gerçekten öyle abartılacak kadar güzel değildi sevdiğim genç kızlar. Bir şeyleri abartmıştım… sevmemeyi örneğin… aslında sevmiyordum. Ben bir kez seviyordum sadece. Çünkü bir kalpte iki sevgi olmuyordu. Ama anlamıyorlardı bunu ve anlamak istemiyorlardı.

Deniz kenarlarında oturan sosyetik hayatlara karşı bir tiksinti duymuyordum ama onlara da özendiğim de yoktu. Hiç bir şeyi, hiç bir nedenden dolayı istememenin garipliğini yaşıyordum. Bu garip bir şeydi. En azından benim için.

Çevremdeki bir çok insan, gerçekçi hayatlarını güzelce yaşarken ben hala olduğum noktada, o sahici yaşamları izlemeye devam ediyordum. Aynı noktada mıydım Allah aşkına, birinin kalksın da samimiyetle cevap versin. Tanrı’dan başka hiç kimse de gerçek bir samimiyet görmedim zaten. Bana ne olduğumu anımsatıyordu İlah… bunu görebiliyordum… terbiye ediliyordum bunun farkındaydım. Tanrı’ya kişi kalıbına sokabilme cüretim olsaydı, O’nun ben dersimi ağır şekilde aldığım zamanlar bana  tebessüm ettiğini söyleyebilirdim.

Tanrı tebessüm eder miydi?

Bilmiyorum… belki de siz de bilmiyorsunuz.  Ya da ilahiyatçılar uzun ve akademik izahlarla bizim kafamızı karıştırırlar ve biz sorumuzu da unuturuz…  ya da zaten bazıları gülümseyen tanrı fikrini de düşünmenin; uçuk ve günah olduğunu düşünürler…  ben onlara şimdiden tebessüm ediyorum…

Gülümseyen bir Tanrı… ya da şöyle desek… Aslında bu koskaca dünyadaki güzellikleri Tanrı’nın gülümsemesi olarak telakki etsek nasıl olurdu acap… güzel olurdu… ya da Tanrı bence bundan münezzehtir belki de…. belki de…

Konumuz aslında Tanrı değil… gerek de yok… haddimiz de değil…

Asıl sorun “insan” ve türevleri…

Dünyada insan olma tercimiz tamamen Yaratıcımızın tercihi… bu konuda sıkıntımız yok yani… Yoksa bir ağaç, bir taş, bir dağ, bir bulut, bir el, bir saç teli, bir karınca, bir çarık, bir haç olabilirdik örneğin… İnsanlara bakardık, insanların ellerinde olurduk, insanların konuşmalarını dinlerdik, sevişmelerini seyrederdik, yerlere düşerdik, insanlar bizi ezerlerdi. Hep insanları izlemekle meşgul olurduk… Acaba nasıl görünürdüm bir karıncanın gözünden ben. Heybetli ve bir o kadar küçük biri olarak.

İnsan olarak yaşamak mecburiyetindeki canlılardık biz… ve uymamız gereken kurallar. Ve bunların hepsinin bizim lehimize olduğunu söyleyen bir kutsal bir kitap var üstelik.

Ben insandım… bir annem ve bir babam vardı.

Bindokuzyüzseksenaltı yılında bir mart ayının on sekizinci günü dünyaya istemeden -ki hatırlamıyorum zaten- geldim İlah’ın isteği üzerine…

İlah’ın kurallarını kısmi olarak hayatına tatbik eden, güçlü bir babam vardı ve ben hiç bir zaman onun gibi olamadım. Ama Tanrı’dan çok babamın kurallarıyla hareket eden ve muhtemelen Cennet’e layık bir annem vardı. Onlar bir anne ve bir baba olarak değil de, birer insanlar olarak iyilerdi. Ben onları anne ve baba olarak değerlendirmekten öte bir insan olarak değerlendirmenin yoluna gittim. Yoksa her anne ve baba iyi oluyordu ve bu da çok sıkıcıydı açıkçası…

 Organlarımı bağışlayıp, biraz farklılık katma yoluna gittim hayatımın. Öldükten sonra vücudumun bazı organları olmayacaktı. Kimileri bunun hesabının sorulacağını ifade etseler de ben buna inanmıyordum. Yararlı bir şeyin, ne zararı olabilirdi ki?

-Devam Edecek-

Bir Çocuk… Bir Kadın… Ve Sonradan Gelen Adam

O zamanlar ne kadar yaşım ilerlemiş olsa da sanırım koca bir çocuktum. O ise kadın. Hani o çok bilmiş, makyaj yapan ve hayatın zemherinden geçtiğini, -savunma anlarında ifade eden kadınlardan. Ben yaptığım eylemlerim meşruluğundan şüpheli, o emin. Bir çocuktum belki de, ama emindim o bir kadın… hayatın zemherinden geçtiğini zanneden…

Genç bir kadındı o… bana dersler veren. Ben dersimi aldığımı sanıyordum. Genç kadın gezmek istiyordu, ben bir yerde oturup onu izlemek… o dünyada kalmak istiyordu, ben ise onunla kalmak.. .ben seviyordum, o eğleniyordu… o anlatıyordu, ben anlamıyordum… sonralardan anladım, aynı dili değil de aynı duyguları hisseden insanların konuştuğunu…

Şimdi ise, belki onu gezdiren, onu anlayan, onunla aynı şeyleri hisseden ve belki de aynı şeyleri hisseden, belki de bir noktadan sonra bırakan bir adamla geziyordur, İstanbul’un bir çok köşesinde… bazen hatırı sayılı arkdaşlarının hatırını kıramadığım mey gecelerinde gördüğüm , sevgililerin samimi davranışlarını sergiliyorlardır, adamı gördüm.. bunu başarabilir…

Tasavvufi şiirin öğretileri bana diyar-ı masivadan terki tavsiye ederken, ben onun aslında aldatıcı bir düş olduğunu görüyorum… eskisi gibi gördüğümde artık eskisi kadar kızmıyorum ona…. tebessüm ettiğime inanamıyorum. Eskiden olsa böyle mi yapardım? İnsan kimi zaman neyi nerede yapacağını şaşırıyor ama benim tüm aşklarım hep doğru bildiklerini sanıyorlar… belki de öyledir… ama bu şekilde değil…

Genç kadınla sözde arkadaşça sohbetlerimiz de olmuyor değildi… ben laf arasında hep aynı şeyleri söylüyorum. O da anlamamazlıktan geliyor.

Aşık olduğum tüm aşkların yanıltıcı bir düş olduğunu, o kadının yanındaki adamın bakışlarında gördüm. Sanki bana bakışlarıyla  ”dün senin olanın, bugün benim olması ve belki de yarın  (ya da kuvvetle muhtemelen) başka birinin olma ihtimali var”  diyordu. O zaman “tamam” dedim tebessüm ederek… ve döndüm kıbleye;  Affet Allah’ım… “aslında herşey senin, biz fakir, biz aciz…”