Monthly Archive for Kasım, 2009

İki Kız Kardeş ve Bir Hasret

-elbette Cansu ve Ceyda’ya-

Kasım’da tatlı  ve sıcak bir gün. Yer sevgili İstanbul-Beyazıt. Tramvay yolunda yürüyorum. Sanki tanıdık birilerini arar gibi. Bütün insanlar, bütün yüzler yabancı oysa. Hiç kimse yok tanıdık. Bir yalnızlık hissediyorum.

Sonra bir büfeye yaklaşıyorum bir su almak için. Cebimden bir kaç bozuk para çıkartıyorum. Tam adama parayı verecekken, gözüm bir kaç tanıdığıa ilişiyor. Hatta şu an için yaşadıkları da, diyalogları da tanıdık ve  onların dışındaki herşey ve herkes; büfeci, insanlar, tramvay hepsi duruyor.

Bir genç benim yaşlarımda, bir anne, bir kız kardeş (henüz sekiz yaşında sanırım)… ağabey elindeki  ketçaplı cipsi (benim küçük kız kardeşim de cipsi sever ve cipse “cipsi” derdi küçükken) yerine koyuyor büfenin yanındaki cipslerin yanına, annesinin telkiniyle…  (annenin de endişesi ve kızın istediğini istemeyeşinin sebebi ise yine benim annemin endişeleriyle aynı; “ellerini kafasına sürer”) ve genç oradan “kek var mı” diye soruyor büfeciye ve küçük kız çocuğunun yüzünde tanıdık bir ifade ve tanıdık bir cümle;

“Ya ağabey ya…”

Sonra tekrar herşey yeniden geriye dönüyor. Ben suyumu alıp giderken, gözlerimin pınarlarında yaşlar büyük bir gayretle süzülmeye çalışıyor. Ama akmadı bir şey. Sadece her zamanki gibi, bu anlarda olduğu gibi alt çenem titriyor. Özlemi, hasreti ve gurbeti iliklerime kadar hissediyorum o kadar.

Benim de isteklerini geri çevirdiğim, kızdığım, mutlu ettiğim, hikaye kitapları aldığım, hayat ile ilgili tavsiyeler bulunduğum, bir bardak su istediğim, özlediğim, sevdiğim iki kız kardeşim var…

Bu tanıdık bir kaç dakikalık olaydan sonra hissettiklerim,  aslında benim kadar uzak olduğumu (ki oysa sadece yüz elli kilometre uzaktaydım) , ve aslında ne kadar da özlem dolu olduğumu gösteriyor.

Dünya’da kız kardeşe sahip olmak güzel şey. Onların size bir şeyler öğretiyor. Bu öğrendiklerinizle, aslında bir nevi diğer tüm genç kızların çoğunun, birer kız kardeş olduklarını anımsıyor ve tebessüm ediyorsunuz… ve sevgilinizi bir başka seviyor ve değerlere farklı bir değer katıyorsunuz…

O yüzden ben dünya da iki kız kardeşe sahip olduğum için çok mutluyum… ve onların bana hissettirdikleri bu acı yansımaları bile tebessümle yaşıyorum…

Sizleri çok özledim…

Bu Bir Ayrılık Yazısı Olabilirdi

Sessiz, sadık ve az okurlarım beni “taze yazar” olarak adlandırdığı, ellerimin üşüdüğü için zorlanarak yazdığım, çevremdeki insanların hayatı anlamlandırmakla ilgili absürd espirilerini yaptıkları şu günlerde, hayatın aslında o kadar zor olmadığını ama çok kolay da olmadığını ve önümüzde İlahi Reçete’lerinin varlığını gördüğümü geçte olsa itiraf ediyorum…

İşten arta kalan zamanlarımı (artık iş yeri iyice sıkıcı ve samimiyetisiz oldu) Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”ni, Livaneli’nin şarkıları eşliğine okuyordum ve Kemal karakterine acıyor ve Fusün’a da kızıyordum. Sonra ise şu an ki olduğum noktayı düşünüyor ve tebessüm ediyordum. Tatsız bir Kasım ayında, ısınmayan bir evde, elleri üşümekten kırmızılaşmış (gerçi yorganın altına sokabilirdim ama kitabı tutuyordum ki bazan tek elimle tutup kitabı, diğer elimi ısıtıyordum ve daha az ızdırap çekiyordum) bir genç olarak her zamanki çek-yatın üzerinde yatıyordum. Ara ara uyuya kalıyordum, eski sevgililerimden biri geliyordu aklıma, ailemi düşünüyordum, yarım kalan akademik kariyerimi ve saire…

Kısa bir süre sonra zoraki bir görev için bu şehirden ayrılıyorum ve aslında buna pek fazla üzülmüyorum. Çünkü açıkçası itiraf etmek gerekirse, hiç bir zaman kendimi buraya ait hissetmemiştim. Bir yabancı ve misafir olduğumu biliyordum ama uzun süre burada kaldığım için evsahibesinin artık misafirliğimin üzerimden kalktığını (ama hala misafirdim ve bir gün gidecektim) nezaketen dile getirip, artık daha rahat etmemi istiyordu. Bu isteğini yerine getirmeye çalıştım ve kendime bir çalışma masası hazırladım….

100_2613İşte sol tarafta görülen bu çalışma masasını kurdum ve işten arta kalan zamanlarımda, bir genç kızla bir yerlerde çekirdek çitletmek yerine, burada yazı yazmaya ve sürekli okumaya karar verdim.

Okudum, yazdım… okudum yazdım… ve hala okuyup yazıyorum.

Bir gün belki de işim gerçekten bu olur ve  iş yerinde “birkaçmetrekare” bir alanda huzursuz olmam ve kendi dünyamın izlerini taşıdığı huzurlu birkaçmetrekare bir alanda çalışmalarımı sürdürmenin temennisini taşıyorum.

Bu şehirde kaldığım zamanlarda evlenmeyi de düşledim. Yaklaşmadan düşledim. Belki istikrarım olsaydı, bu düşüm de gerçek olurdu. Ama olmadı. Üzgün değilim. Sadece yalnızlığıma yanıyorum.  Gerçi kendime de aynı şeyi söylemiştim (yalnız kalmayı kendi tercihimin olduğunu -ki aslında öyle ama) yalnız kalmak istemiyordum. Sandığınız gibi değil, Kadıköy Sahili’nde sizle buluşmaya gelen bir sevgilinizin olması çok iyi olurdu. Ve eğer gerçekten gece cep telefonunuza, aşkla ve samimiyetle bir “iyi geceler” mesajı geliyorsa yalnız değilsinizdir demek oluyor bu. Ve ben bu şehirde hep yalnız kaldım sevgili okur.

İçine olduğum durumumu dramatikleştirdiğim sanılmasın. En azından yalnızlığa tahammül edecek ve diğer sevgililere imrenerek ve tebessümle bakabilen biriyim. Yalnızlıklar, hep birlikteliklerin kıymetini ve değerini artıracağından, yarınki birlikteliklerimin, sahici, samimi ve tutukulu olabilme ihtimaline bağlıyorum, bugünkü yalnızlığımı.

Gerçi üç hafta sonra, yaklaşık on iki ay, üç ay boyunca sürekli yalnız kalacağım ve hemcinslerimle, vatan kutsalını koruma vazifesini eda edeceğim.

Buna kendimi çoktan hazırladım. Askere hazırdım. Yakın çevrem endişeli ve hazır olmadığımı görüyor. Ama benim asıl sıkıntım dörtyüzaltmış gün boyunca ayrı kalacağım, yarım kalan işlerim, yarım kalan borçlarım ve saire değil, bir fikrin yükü omuzlarımda gitmek. Bunu herkesin anlamasını beklemiyorum zaten. Zaten çok da fazla açıklayıcı olmayacağım. Ve bu konuyu burada kapatacağım.

 Hala soğuk bu ev. Ellerim kırmızılığı hala belirgin…