Monthly Archive for Ocak, 2010

Saydam Bir Engel

haliyle sevgili N’ye”

Yarı yoldan geri döndüm bu hikayeyi anlatmak için. Kaleme alacağım hikaye yaşadığım ve yazmak istemediğim en aptal hikayelerden biri olarak her zaman hafızamda olacak…

Bir kaç metrekare alanda, hani şu ekmek parası kazanmanın derdindeydik. Sanatsal bir iş yapıyorduk ve hayat kurtarıyorduk. Ve belki de bazı hayatların kurtarılmasına engel oluyorduk. Tabi bu çok ender bir ihtimaldi ama bir ihtimaldi.

Ben ile beraber yaklaşık dokuz-on kişiydik o bir kaç metrekare alanda.

Anlaşmak ve sevmek zor değildi aslında. Ama olmuyordu. Sanki saydam bir engel vardı aramızda… her defasında birbirimize koşarken o engele çarpıp geri dönüyorduk ve o saydam engelin ardından birbirimize kızıyorduk sanki bunun suçlusu bizmişiz gibi…

Dokuz-on kişilik insanlardan sadece bir kişiyle anlaşmamakta ısrar ediyordum nedense. Onunla aramızdaki engel o kadar kalındı ki, kırılamıyordu. Ön yargılarla ve dedikodularla dolu koca, saydam bir engel…

Adı N. idi ve üç-dört defa dışarı çıkmış ve bir kere beraber içki içmiştik. Sarhoş olduğunda o kadar tatlı oluyordu ki, o saydam engel bile aramıza girmeye cesaret edemiyordu. N. Hanım diye hitap ederdim ona, Kadıköy’de beraber kol kola gezerken bile. “bana hanım deme N. de artık  ” demişti sonunda. “tamam” demiştim. “iş yerinde de sarhoş ol” diye eklemiştim. Bu fikir ikimizin de hoşuna gitmişti ama bir detayı görmüyordum o -kendince- sarhoş değildi; “çakırkeyif” olmuştu sadece.

Onu gizliden severdim. Bildiğiniz gibi değil. Hani arkadaş olarak derler ya işten ondan. Zaten bir erkek bir kızı pekala severdi ve aşık olmasına gerek yoktu öyle değil mi… ona aşık değildim. Sonuçta arkadaşımdı ve seviyordum. Ama saydam bir engel vardı. O lanet olası engele ikimizde engel olamadık ve anlaşamıyorduk…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Sonra gitti. O gidince o koca saydam engel de gitti. Bir boşluk olmuştu. Gitmeden o dedikodu yapılan kapı arasında ben ona “böyle olmamalıydı” demiştim. Ağlamıştı ve tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinin yaşını silmeden “inşallah dışarıda arkadaş oluruz” diye temnni etmişti. Ve sarılmıştı. O parfümü nerede duysam anımsarım. Bir iki kere N. kokmuştu. Sonra ise gitmişti.

Aradan belki bir yıla aşkın süre geçti. Ne yaptığı hakkında en küçük bir fikrim yok. En son bir sosyal paylaşım sitesinde kendine rastladım. Sağ olsun arkadaşlık teklifimi kabul etmiş. Güzel gülen bir kaç fotoğrafına rastladım. Anlaşamadığımız o yıllara geni döndüm. Tebessüm ettim…

Oysa anlaşmak ve sevmek zor değildi.

Dr. Dilaver Selvi - Ateşin Yakmadığı Aşık

Din kitaplarını okumayı severim. Babam çocukluğumda din kitabı almıştır eve. Din kitapları en çok promosyon ve kampanyayla satılırdı babam da alırdı haliyle. Ben o din kitaplarını babam aldıktan altı yıl sonra okumaya başladım ve hemen hemen hepsini bitirdim.

Aslında hiç planda yoktu bu kitap. Tamamen tesadüfen, raslantılsal şekilde geçti elime. Zorunlulukta okuyacak başka bir şey yoktu. Çok da kitap yoktu ortalarda. Nitekim zorunluğun kütüphanesinde sadece teknik kitaplar bulunuyordu. Bir kaç kültürel bir kitap vardı ama yine de benim ilgimi çekmediler.

Sonra sevgili F.’den ödünç aldım bu kitabı. Dr. Dilaver Selvi’ye yabancı değilim. Semerkand Yayınlar’nı da bilirim. Hani bir çay içmiliğimiz ve bir saygımız var.

“Kıssalar, bize bizi anlatır; içimizdeki kimliğimizi ortaya çıkarı, üzerimizdeki perdeyi kaldrır ve fıtratımızı gösterir.”

Böyle başlıyor kitabına Dr. Dilaver Selvi ve devamla kıssaların bir ayna olduğunu ve iç halimizi yansıttığımızı ifade ediyor.

Kitap yaklaşık seksen kıssadan oluşuyor. Böyle “dinimi öğreniyorum” nevinden basit içerikli bir kitap. Ama kıssalar basit değil. Öğretici, eğitici ve dumura uğratıcı. Ama en azından biraz tasavvufa alışkın olduğum için biraz basit geldi ne yalan söyleyeyim. Biri bir Allah çekiyor sonra cennete gidiyor(muş)… sonra adam elhamdülillah diyor pişman olup otuz yıl istiğfar çekiyor. Öyle bir sürü kıssa. Kimi güzel, kimi şaşırtıcı. Ama Şems-i Tebrizi’nin hikayesi de etkilemedi değil..

 Kısacası kıssalarla imanın anlatıldığı bir din kitabı. Tavsiye edilebilir…

Yağan Kar ve Yazmak Üzerine

Ben sivil yaşantıda bu kadar üşür müydüm, hatırlamıyorum… oysa çok uzun zaman olmamıştı sivil yaşantımdan ayrılalı. İnsan ne çabuk alışıyor ve ne çabuk unutuyor sevgili okur…

Bu şehirdeki en büyük parktaki pahalı bir kafeyim. Pahalı olduğu için kendime sadece kırkbeş dakikada bir sıcak içecek ısmarlıyorum ancak. Büyük camekanın yanında oturuyorum ve bu sebepten olsa üşüyorum. Diğerlerine bakıyorum bir şey yok ancak ben üşüyorum…

Bu kış oysa (cemekandan gördüğüm kadar) gayet güzel. Genç kızlar güzel şeyler giymişler. Atkı ve berenin şart olduğu zamanlar değil mi bu zamanlar… ve berenin örtmediği saçlar düşer omuzlara… ve soğuk rüzgar geriye doğru tembelce savrur omuzdaki saçları. Gözler kısılır ve yüz kızarılır…

İnanılmaz bir soğuk hava var burada… nedir bu camekandan bile geliyor soğuk. İmdadıma bir sıcak sahlep yetişiyor. Garson kız kendine yakışan bir nezaketle ve gülümseyerek sephaya koyuyor sıcak sahlepi. Kitabıma ara verip, bende onu tebessümle seyrediyorum. Oysa bu zorunlulukta hasret kalmıştık bu nezaket gösterilerine…

Yaşadığım her şehre ayak uydururdum ve severdim. Ama bu şehre pek alışamadım, sevemedim. Olmadı. Ama alıştım. En azından son kalan iki haftayı rahatça geçirebileceğime inanıyorum. Sonrasında bir sahil kenti bana çok yabancı olmayan ve çok yakın olmayan. Sonrası… sonrası meçhul ve bilinmeyen… gerisi sır… gerisi pek mühim değil…

Geçen farkettim. Bir “serbest ilişkim var”mış… nasıl ve ne zaman yazmıştım o sosyal paylaşım sitesine. Bilmiyorum. Serbet bir ilişkim olmamıştı ve olmaması lazımdı. Bir ilişkim olsa da bu başkasını ilgilendirmeliydi. Yazdığım edebi metinleri her zaman gerçeği mi yansıtıyor sanki. Oysa sanatsal anlamda bir uğraştı bu yaptığımız. Her zaman gerçeği yanstımaz… bir eşcinsel romanı yazsam eşcinsel olduğum içindir herhalde… ama bazı “yakın okur”larım bu durumu anlamakta zorlandı… olmadı anlacağız sevgili yakın okur…

Örneğin André Mourois’in “İklimler” kitabından esinlenerek bir iki yazı kaleme aldım ve şiddetli bir iki tepki aldım. Bir ilham bir, esinlenmeydi oysa .Ama yakın okurlar çok ciddiye aldı. Nasıl ülkemin zihniyetini yansıtıyorlar değil mi?

Bazı şeyleri mutlaka yaşamış olabilirim. Ama her zaman yazar yaşadıklarını değil; okuduklarının analizini, gördüklerini ve ilhamlarını aktarır. Gerçek her zaman yansıtılmaz. Benim yazılarımı okuyan biri benim her daim acı çektiğimi zanneder oysa. Oysa öyle değil…

Geçen kumandan yazarlık, yaşamadan yazdığını ifade etti. Ne kadar vahim. Durum öyle değil… öyle olmamalı… kısmen haklısın kumandanım. ama kazın ayağı öyle değil…

23.01.2009

Ahmet Akgül - Bizim Atatürk

Atatürk hakkında bir çok kitap yazıldı ve her yazılan kitabın yazarı Atatürk’e farklı bir bakış açısıyla yazıldığını iddia etti. Hâl böyle iken Ahmet Akgül’ün de yazdığı “Bizim Atatürk” kitabı da aynı iddia ile kaleme alınmış ve başarısız olmuştur.

Hatta Akgül yakın tarihi de ele aldığını falan ifade etmiş ki hiç alakası yok. Atatürk hakkında yazılmış çok aykırı bir şey olmamakla beraber, bir Milli Görüş klasiği ve klişesi olarak yine “siyonizm”, “din elden gidiyor”, gizli güçler ve saire gibi yine paranoyakça bir sürü konu ele alınmış olduğunu gördüm altıyüz seksen sayfada.

Atatürk hassas bir kondur ele alınması zordur ve dikkatli olunması gerekir. Hatta ben bu yazıyı kaleme aldıktan bir hafta sonra bir daha açtığımda sitemi belki kırmızı ve kalın puntolarla engellediği yazısıyla da karşılaşabilirim.

Burada Ahmet Akgül’ün bir Milli görüş teorisyeni olduğunu söylemem gerekir. Atatürk bir giriş konusu olmuş ve arka planda kalmış. Yazar yine kendi bakış açısıyla Atatürk’ü anlatmış. Ayrıca çok fazla alıntılara sahip olan kitabın tasarım konusunda da başarısız olduğunu görüyoruz. Alıntılar kitaba çok fazla güzel yerleştirilmemiş. Öylece konulmuş ve açıkçası biraz kafa karıştırıcı olmuş.

Eğer az çok Milli Görüş cephesinde yer aldıysanız bu kitabı okumanıza gerek yok. Zaten her “sohbet”te bu kitabın muhtevasıyla karşılaşıyorsunuz. Hele hele bir Milli Gazate okuyucu iseniz, hiç mi hiç gerek yok. Çünkü az önce de bahsettiğim alıntıların çoğu Milli Gazete’den.

Kısaca böyle söyleyebilirim bu kitap hakkında… Okuması size kalmış… Kitap  Bilge Karınca Yayınevi’nde 2006 yılında çıkmıştır.

Yayın Yılı: 2006
681 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5×21 cm
Karton Kapak
ISBN:9758715690
Dili: TÜRKÇE
 

 

Karlı Bir Günün Sabahında

Bir çarşı izni daha. 9:30 da yağan karın altında bekledik bizi çarşıya, yani “kısmî özrülüğe” götürecek olan o otobüsü… itişe-kakışa bir şekilde bindik otobüse.  En yakın “internet-cafe” de durdum. Bilgisayarı açtım ve başladım…

Bu üstteki gereksiz ayrıntılara hiç girmeden de başlayabilirdim yazıma. Aslında daha iyi olabilirdi? Hep böyle olmuyor mu oysa? ve hayatımızın her döneminde “daha iyi olabilirdi” dediğimiz yüzlerce zaman olmuyor mu? ne yazık ki…

Kimin ne umrunda bilmiyorum ama kutsallaştırılan her vazifenin altında yatan saçmalıklar var bunu öğrendim son zamanlarda. Gerçi yine son zamanlarda bireysel anlamda bir şeyler düşünmemenin emir olduğu bir yerde işte vakit bulduğumuzda bazı bazı şeyler geliyor aklımıza. Geliyor ve gidiyor.  O kadar. Sonrasının ne önemi var söyler misin? Ya da sus… bu aralar içe kaçışlardayım, kimilerince saçma olan zamanlardayım. Bazı zamanlar insanın kendinden öyle utandığı zamanlardayım. Geç mi kaldım diye soruyorum kendime… her zaman geç değildir dedi bir ses… bak o sesi de özledim… ama en çok… en çok kendimi özledim…

Sorsan bir değişiklik yok. Ama neler neler değişti. Zaman neleri geri getirmeye çalışmadı değil mi? Bunun hepimiz farkındaydık. Ve hepimiz aynı sona “Allah Korusun” dedik. Ne tuhaf, kendi yarattığı sonu kendisimi mi koruyacak…

Bilmiyorum… okuduğum din kitabı belki yardımcı olur. Uzun oldu din kitabı okumayı. Belki bu zorunluluğa aykırı bir kitap kim bilir? ama olsun.. mühim değil… hatta tekrar ediyorum umrumda değil. Ne olması gerektiği değil, ne olmaması gerektiği ile ilgilenen bir zorunlulukta iç kaçışlardayım. Bunun bir önemi yok dostlar ve okular…

Ama her nedense içimdeki olası umudu tarif edemem. Öyle ya da böyle bir şeylerin umudunu taşıyorum. Bu hayattan aslında çok fazla bir şey,  hatta hiç bir şey beklemediğimde olsa gerek. Biraz komik bir durum. Öyle kaantkârlıkla alakası yok. Biraz zor onun için…

Ve herkes de aynı soru… askelrik nasıl gidiyor? cevaben, olması gerektiği gibi… ne iyi ne de kötü… satabil… monoton ve tekdüze…

Yanlış anlaşılmasın bir de… ben bu yazıları yazarken hep tebessüm ediyorum…

 

Zorunlulukta Akla Gelen Tuhaf Şeyler

Sabıra artık git gide alışıyorum. Üzgün değilim. Az-çok inancım var, o kurtarıyor. Ha bir müzik olsaydı okuduğum kitapların yanında, pek iyi, çok iyi olurdu. Ve biraz yalnız kalmak. Ben yalnız kalmayı severdim. Şimdi ise, kalablıklarla yatıyorum, yiyiyorum, içiyorum ve banyo yapıyorum. Haftada bir ancak. O da kısa bir süre. Bir bilsen ne kadar sinir bozucu…

Şimdi Avrupa Başkenti’nde olmak vardı. Bu sıkıcı tutsaklıktan ve zorunluluktan kurtulmak. Sultanahmet’te tasavvufi müzikleri dinlemek ve mest olmak. Beyazıt’ta o dostlarla ya da Bahar’la konuşmak. Hani o “muhabbet” dedikleri şey. İçinde anlam ve sevgi olan. Burada geyik var. Bol küfürlü. Bunu bilme. Hiç bilme…

Kitaba başladım. Zamanlamam harika. Tam da bu zorunluluğa denk geldi. Gülüyorum kendime. Tekdüze bir hayattan sınırsız özgürlüklerin (!) olduğu bir hayata adım atan adamın tuhaf hikayesi. Şafak bitmeden biter. Umarım.

Okuduğum üçüncü kitap bugün biter. Çarşıda pek mekan yok. Bir yer buldum. Büyük bir parkın içinde. Büyük camekandan dışarıya bakıyorum. Islanan insanları ve ördekleri izliyorum. Ördekler o havuzdalar. Üşümüyorlar. Allah’ın hikmeti. Ne güzel…

Zorunlulukta üç kitap;

Birincisi Atatürk’e farklı yaklaşan o sıkıcı kitaplardan biri.
İkincisi Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken”… fevkalade… sıkmıyor…
Üçüncüsü bir lezbiyen romanı, sanırım bu zorunluluğa hiç yakışmayan…Selim İleri’den… Mühim değil. Aslında umrumda değil…

Bir alıntıyla devam edelim… İleri’den…
“kitaplar (yazılar) yazara acı verir. bir an’ı, bir sahneyi yazarken gerçek hayattakini anımsar. Gerçek hayattaki acı veya sevinç, mutluluk.. bir an, bir gülümseyiş an’ı.. bana gülümsüyordun. bakışmalar, gülümseyişler, veda edişler, ayrılık sözleri.. hepsi olanca şiddetiyle duyumsanırken, yazarın kağıda döktüğü daima cılızdır. Yaşanmış, gönülde izi kalmış bir acıdır sizi yazmaya yönelten, soluk soluğa bir istek. Yazdınız mı, iki acıyı birden yaşarsınız: geçmiştekini bir türlü yazıda yaşatamamak, ama duyumsamak, boyuna, aralıksız duyumsamak.. duyumsadığınız, sözcüklerinizde eriyip gitmektedir. sözcükleriniz yetersizdir. ve dile getirdikleriniz zaten eriyip gitmiştir.
şimdi yazacaklarım da öyle olacak ..”

Bu zorunlulukta tam da yeriymiş gibi, O (eskilerden adı mühim değil) geldi aklıma. Rüyama. Başka bir adamla. Bilinç altımdaki yeri ve durumu hazır zaten. Üzgündüm. Yorgundum. Tekrar bir kaybedişi ve ayrılığı anımsadım. Bol küfürlü geyik sohbetlerinde aklıma geldiğinde “tam da sırası” diyordum. Gelme artık aklıma. Aklımda sana bundan sonra yer yok. Gönlümde hiç yok. Ben artık başka bir kişiyim. Senin başkalaştırdığın bir kişi. Öyle değil mi? Bir kere teşekkür ettim sana ve bir kere de özür diledim. Alacağım vereceğim yok artık senden. Sana kızgınım. Gelme rüyalarıma.

Başka biri var artık aynanın karşısında. Yanlış anlaşılmasın bu konuda bir sıkıntım yok. Yalnız kalmak istiyorum sadece.

Emir-komuta ilişkiler falan bir yere kadar gidiyor. Kimse senin içinde duygularını bilmiyor ve bilmeyecek. O yüzden kimsenin, kimseyi anlamasını beklemek anlamsız. Arkadan bir iki kelime söylerler ve biter. İnsanoğlu nankördür. Bilirim. Kendini Yaratan’a verdiği sözü unutan mahluk sana ne yapmaz ki? Aynı şekilde ben… aslında sende benden bir şey bekleme Bahar.. belki… bilmiyorum… bir Oğuz Atay kahramanı gibi. Kimi zaman Rodion Romanoviç Raskolnikov misali kendi suçumun cezasını çekiyor gibiyim…

Bir şeyleri anlamlaştırmayı seven bir adamın (yazar) bu hikayesini bende okuyorum ve zevk alıyorum…
Ne kadar tuhaf değil mi?

Bir dahaki çarşı iznine kadar…
Esen Kalın…

Mecburiyetin Getirdikleri

Artık biraz daha sabrımın haddi artıyor ve daha da sakinleşiyorum. Ama son zamanlarda dudaklarımda sigara daha çok var. İyi oluyor sabah kalktığımda aç karnına kahve ile içmek. Uzun bir sigara, kötü tadıyla bana tebessüm ettiriyor…

Mıntıkalar daha çabuk geçiyor. Alıştık haliyle. İzmaritler elime daha da çok yakışıyor oldu. Krem çok kullanmazdım önceleri ama sabahları hava soğuk ve benim ellerimin çatlamasını engelliyor. Teşekkürler “Dove”…

Baharın sesi her gün kulaklarımda. Bahar mı kim? Uzun hikaye ve her gün bir sayfa daha yazıyorum bu hikayeye. Ama bu hikayenin kelimeleri yok. Düşünsel bir hikaye… hayal gibi… Baharın kokusunu özledim. Kokusuna pek de alışık değildim ama haftalar önce buradaydı. Gerçi hava soğuktu ama yanımdaki Bahar ısıtıyordu, sohbetiyle, samimiyetiyle ve çok sonraları farkına vardığım sevgisiyle…

Hoş geldin Bahar…

Şimdi benim denize doğru uzun uzun baktığım ve hayaller kurduğum iki dostum vardı İstanbul’da. Gerçi onlar hala oradalar. Birbirimizi teselli edip, birbirimizle kavga ettiğimiz ama birbirimize hiç yalan söylemediğimiz ama sonraları birbiimize; -kafamızı geriye attığımız kahkahalarla- anlattığımız kandırışlarımız vardı. Ve belki inanmazsınız birbirimize söylediğimiz acı sözlerimiz vardı. Dostun acı söylediğini, o dostlardan öğrendim. Onların seslerini duymak istemiyorum çoğu zaman. Telefonun ucundaki özlediklerinin sesi insanın içini acıtır mı? Acıtıyor işte…

Bahar mı? Ona kelimeler daha yaratılmadı. En çok zorlandığım ise Bahar’ı yazmak. Bahar’ı yazamıyorum. Yazınsal olarak zor bir eylem, kış ortasında Bahar’ı yazmak ve O’na kelimeleri yakıştırmak. Henüz değil. Belki biraz daha büyürsem… belki olabilir…

Bir fikrin yükü omuzlarımda hala…
Ama ihanet ettim fikrime… kusura bakma. Burada başka hayat. Burada hayatın başka bir yönü var. Buradaki hayatın detayları öceleden insanlar tarafından yaratılıyor ve bu hayata inanılması isteniyor (emrediliyor). İlk etapda çok zorlandım ama alıştım. Şartlandırdım kendimi. Her gün kendimi teselli ettim. Sanki burada doğduğuma inandırmaya çalıştım kendimi…

Ben “gerekirse canımı seve seve feda edeceğimin” yemini ederken. Babam ve biraderim gurulanıyor, annem ve kızkardeşim ağlıyordu. Bildiğin ağlama. Hüzün değil, acı değil… bu başka bir şey… fikrimin bu vakte kadar izin vermediği geleneksel bir şey.

Geride bırakılan herşey, kutsal bir beklenti içerisinde. Buda beni farklı bir gurura sevk ediyor. Bastığım toprakları tanımama vesile ediyor… tarih kitaplarını okumak istiyor zihnim. Bazılarının yalan olduğu (ki bazılar hep yalandır zaten) o kitaplara okumak, cilt cilt. Bastığım topraklarımı tanımamı sağlayacak yalan-yanlış, haikat dolu kitaplar…

Yıllardır aklıma gelmemişti. Ama artık geldi. O kafamda kurcalanan kitap. Hayvani serbestiyetliği sorgulayan, sınırsız özgürlüğe hadi oradan çekeceğini sandığım bir roman. Şafaklar biter bitmez o dostun dolma kalemiyle uzun uzun yazacağım…

Orada zaman çabukl geçiyor…
Ama dışarıda daha da çabuk…

İzninizle…

Bir dahaki çarşı iznine kadar…
Esen kalın…

Cemali Safa

Zorunluluk… Anımsamalar… Zaman… Bir De Ayrılık

Bir aydır sabrımın sonuna kadar denendiği bir kurumun çatısı altındayım. Genelde hep gökyüzüne bakıyorum. Tabi “uygun adım” da yürürken ise “cephe”me… Marşlar öğrendim onları söylüyorum ara ara. Günü doğurup, İzmir’in Dağları’na yol alıyorum. Fazla canım sıkılmıyor ve her nedense fazla özlemiyorum. Özlediğim biraz müzik, biraz yazı, bir İstanbul akşamı, bir aile samimiyeti, bir iki yakındost sohbeti ve saire…

Endişe etmeye gerek yok. Sadece biraz zorunluluk. Ama bu zorunluluk farklı bir zorunluluk. Yani biraz kutsallık var bu işin içinde. Farkettim de bir hikmet ve yardım var. Günler güzel ve inanılmaz hızlı geçiyor burada…

Ama sakinim. Biraz daha vakurlaştım. Biraz daha ağırlaştım. Biraz daha sustum. Biraz daha gülümsedim. Daha da gerçekçi olmaya başladım. Sigara içmez oldum neredeyse. Bilmezdim ve öğrendim. Korkuların üzerine gitmek, bütün korkuları bertaraf ediyormuş. Babam haklıymış. En başından beri.

Annemin o muhteşem gülümsemesi geliyor gözümün önüne akşamları. Hayır ağlamıyorum. Ağladığımda da oldu ama o kadar da değil. Annemin küçük zaferlerinin ardından gelen gülümse geliyordu aklıma. Babamın ayağını yorganına uzatma eylemleri, erkek kardeşimin rahatlığı ve kız kardeşlerimin masumiyeti. İstanbul yaşantımın küçük ayrıntıları… Hani zamanında “beyazlar içindeki masum sevgili” ve sonrasında gelen kararsızlıklar. İki dost; ve beraber yapılan Kadıköy gezintileri; gülüşmeler, kavgalar. Hepsi ne kadar da güzeldi.

Tasavvufi şiirler vardı. Ve ezgiler. Düşünce serbestiyeti vardı zamanında. Güzel yanılmalar ve “muteşem hatalar” vardı. Bunların hepsi elimden bir süre alındı. Canın sağolsun vatan. Ya da daha kısa ve anlamlı olarak; “vatan sağolsun”…

Ve bu arada herşeyin bir anlamı ve bir de bedeli vardır. Bu durumdan şikayetçi değilim. Olmayacağım da. Öyle bir zorunluluk psikolojisi de yok. Her saniyenin hakkını vererek yaşamalı. Yoksa bu zaman geçmez. Zaten zaman öyle çabucak neden geçsin? Zorun nedir ademoğlu. Her saniyemiz kaybolurken, bence biraz zaman durmalı ve düşünmeli. Zaman geçmeyecek biz düşünürken. Düşünmeliyiz. “Tamam” diyen için zaman yeniden başlasın. Zaman geçsin -ki geçecek- ama anlamlı geçsin. Anlamı olmalı bu geçen zamanın. Burada olmanın, orada olmanın bir önemi yok. Bir misafirhanede hangi odada kaldığının ne önemi var ki? Nasıl olsa saat gelecek ve kalkacağız.

Eğer bir fikrin varsa bu hayatta, her zaman bir zorluk çıkacaktır karşına… çok değil, daha yeni öğrendim. Fikir sahibi olmak ve bunu yaşayamamak ise daha da acı. Çektiğim tek sıkıntı bir fikre sahip olmak. Mahiyeti hiç ama hiç önemli değil. Zaten de bu bir sır. Yani “fikr-i sır”…

Bir dahaki çarşı iznine kadar…
Esen kalın…

Cemali Safa