Monthly Archive for Nisan, 2010

Eski Bir Dosta Açık Mektup

“Arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu yeşermez artık.”

(Nazım Hikmet Ran)

 

Aslında bir kapalı mektup daha yazmıştım sana. Hatta şu an masamın altındaki edebiyat dergisinin onikinci sayfasında; adresi, göndericisi yazılmadığı çıplak bir mektup. Oysa göndermemem gerektiğini gördüm… ne hazin…

Bu mektubu kaleme alırken sadece soyutsal kavramlardan bahsetmek isterim. Yani senin bana geçen posta kutuma attığın “ciddi” mesajdan bahsetmek istemem. Tam sana mektup atacağımı ve adresini isteyeceğim sırada sen hızlı bir iletiyle benimle bir daha görüşmek istemediğini ve buna gerekçe olarak da seni hiç aramadığımı söyledin ve gittin… Bunun çok umruma olmadığını söylemek isterim -ki bu isteyişte senin bir cevap vermeden çekip gitmen çok etkili… Ve tavrın amacına ulaştı ve bir tokat gibi suratıma çarptı.  Tamam seni kaybettim. Anladık. Bir an tüm dünyayı kaybettiğimi sandım.

Gerçi sen inançlı bir insansın, senin barış dininde küsmek yoktur değil mi? Evet sen beni davet ederdin bu dine… Yanlış anlaşılmasın; ben ile sen aynı dine inanıyorduk zaten… Amaç senin gişbi inanmaktı. Ben senin gibi inanmıyordum. Ya da sen benim inanmadığım gibi inanıyordum. Ama inanıyordum ki ikimizinde inanıp-inanmamazlığımız samimiydi. Ve biraz karışık. Sevdiğin bir kız, aynı zamanda bir de Şeyh’in vardı. O Şeyh’i ben senin kadar sevmesem de saygı duyardım.

Bu açık mektup seni kaybettikten sonra hissettiğim acı duygunun, romantik yansıması değil, ayrıca belirteyim. Bu satırlarda pişmanlığa dair bir iz olacağını da sanmıyorum.  Ama bir kaç cümle yazmak bir dosta… bu kadarı… hiç de fena olmaz değil mi?

Bahsetmek isterim sana… az önce bir paket geldi uzaklardan. Bir dostumdan geliyor. Zaten sana onun hediye ettiği bir dolmakalem ile yazıyorum. Ne ise…belirtmek isterim ki; ben de onu en az seni aramadığım kadar aramadım… Ama onu aylar sonra gördükten sonra, o bana kızmak yerine, onsuz geçen günlerin telafisi için uğraştı, kocaman samimiyeti ve içtenliğiyle… Ah eski dostum, yanlış anlamayasın sakın ha! Seni onunla kıyaslamıyorum. Ama sanki biraz haksızlık ettiğini düşünüyorum… affına sığınarak…

Şimdi bu zorunlulukta. Bu olumsuzlukların koynunda, hiç oldu mu senin gitmen. Zamanla açısından çok kötüydü. Neticede insan değişiyor. Hatırlamaya çalış. Yeşil kubbeli camide seninle kaza namazları kılardık, değil mi? Güzel günlerdi. Ama hayat sana her zaman benimle sonsuza dek kaza namazları kıldıracağını garanti etmiyor. Bu yüzden hayat adına üzgünüm. Klasik yöntemlerle aslında aramızda geçen tatsız husumeti bertaraf ederbiliriz… ama her nasılsa romantik insanlarız ve bu durum biraz daha romantikleştirebiliriz… yani değerlendirmek adına…

Çok mu umarsız olduğumu düşünüyorsun. Hayır! Kazın ayağı öyle değil -ki büyük ihtimalle yanılıyorsun. Esasında çok fazla hassasım… Bunu görebilmek zor. Ben bile bazen bu hassasiyetin farkına varamıyorum.

Kül rengi bulutlar gökyüzüne hakim… oysa ben sana bu mektubu yazmaya başladığımda havada huzur veren bir mavilik vardı. Yani şunu demek istiyorum dostum. Hayat kaçınılmaz değişimlerle dolu. İşlerin mahiyeti bir noktadan sonra değişebiliyor. Örneğin çok sık-hatta hiç görüşemiyoruz. Ama işin özende herhangi bir değişme olmuyor her zaman, hala seviyoruz değil mi birbirimizi… Hiç bir kanıta, hiç bir yansımaya ihtiyacı yoktur aslında gerçek sevgilerin… Ve sevgiler beklentisizdir. Eğer sevgiden, sana bir şeyler vermesini beklersen… Bence çok beklersin…

Umarım aziz dostum; yanılgıdan kurtulursun ve dinin haram kıldığından uzak durursun… Ben seni kısa zaman sonra ararım… endişelenme…

Çocukluğunu beraber geçirdiğin dostun….

“kelimeler, albayım. bazı anlamlara gelmiyor”

“fakat oyunları unutacak albayım, yaşamak istiyorsa unutacak. sadece ağladığını ve bir zamanlar çok mutsuz olduğunu hatırlayacak.”

 

Özür dilerim biraz vaktini aldım. Zira biraz yanıldım. Ne bileyim belki de olur dedim… o yüzden acele etmedim oluruna bıraktım. Bir-iki kişi beni umutlandırdı. Zaten istiyordum artık yeni bir hayata adım atmayı. Nasip olmadı. Biraz üzüldüm ama yıkılmadım. Öyle Mecnunvari bir matem içinde adını haykırmadım. Tanrı’nın gücüne bir kez daha inandım… senden sonra biraz yazdım. İnsalığın bihaber olduğu bir zamanlarda bir aşk hikayesiydi, senin hiç bir zaman okumayacağın… Sonra romanımı gözden geçirip, önceki yazdıklarımı yırtıp, tekrar yazmaya koyuldum… daha nefretle, daha hain…

Arkadaşları aradım… yalnız olduğumu ve böyle kalmasının daha makbul olacağını, yanıldığımı, Tanrı’ya inanmaya başladığımı, oralara bir daha gelmenin bir anlamı olmadığını, atalarımın gelenekleriyle yaşamaya karar verdiğimi, içimde tuhaf bir sıkışmasının olduğunu, aksine gerçekten mutlu olduğumu, haddimi sınırımı tekrar anımsadığımı, yaralarımın iyileştiğini, buralarda havanın çok güzel olduğunu, öğle sonraları havuz başında kitap okduğumu, bana bir daha onu sormamalarını, güzel bir şarkı yazdığımı, romanımın biraz aykırı olduğunu, saçma sapan hayallere falan kapıldığımı uzun uzadıya anlattım…

Sonra artık kendime geldim. Elime bir dolmakalem aldım. Yazmaya başladım. Hayatını çok normal yaşayıp, hiç düşünmeyen adamların kafa karıştırıcı-anlamsız-geyiksel bulacağı-bulduğu hikayeler, denemeler yazdım. Sen de okur musun? Oku… sana bir faydası olmayacak şüphesiz… belki de hiç bir şey anlamayacaksın… anlamayıver. Zaten ben sana seni sevdiğimi söylediğimde, şüphesiz cümlelerimde geyikseldi… Sevgi ya da aşk diye bir şey mi dedim ben… Ne aşkı bebeğim? Ne aşkı… Bunu düşünmek bile ürkütücü…

Beni ne kadar tanıyorsun bilmiyorum… Buralardan, atalarımın olduğu yerden, beni tanıyan insanların olmadığı bir yerde, tekrar doğup, teker teker tanışmak istiyorum insanlarla… “merhaba… tanıştığıma memnun oldum. Geçmişte çok kaybettim de şimdi kazanmaya geldim. Dost, sevgili, iş-güç-para-sağlık… Var mıdır buralarda… Pazarları hangi gün açılır burada komşu? Evde sebze niyetine bir şey kalmamış… Evde beklentiler aç…  Sizde biraz buğday var mıdır?”

Her ne ise… Bundan sonra arama-aramama problematiğini kısa yoldan, küçük bir formülle çözdük. En azından evde beklentiler başka şeylerle meşgul olabilecek…

Eğer Tanrı… yanına gittiğimde “Sen neden geldin?” ya da “Neden böyle geldin?” ya da “Sen günahkarsın… bak yüz ahiriadım ilerde cehennem var, git yan?” ya da “Ben böyle ölenleri kabul etmem… Ben’den nasıl ümit kesersin?” demeyeceğini bilsem… şu dakika kendimi, acıyla -ki birazcık günahların kefareti olsun diye- bu dünyadan yolcu ederdim samimiyetle söylüyorum…

Saçmalama; tabiki senin yüzünden değil… Sen sadece tüm bu olanların yanında, küçücük bir olmayışsın… Senin bana yaşattıkların benim ensemde hafif bir gıdıklamadan başka bir şey hissettirmez… o yüzden gülüm-gülücüğüm bunların seninle bir alakası yok… Sen geyiksel diyaloglarda, arkadaşlarına çocukça şakalar yapmaya devam et… Benimkisi biraz uzun hikaye, iki sayfa sonrasında gözlerini ağrıtan…

Benim hayatımda “aşk” kelimesi en çok satırlarıma yakışıyor. Öyle değil mi Tanrı’m… değil mi albayım?

Şimdi bahar geliyor… Yeni meşguliyetler “bahar sevişmeleri”… Bak ben hiç tatmadım bunu. Bilmiyorum nasıl bir duygu olduğunu. Bir gün belki…ileride…

Ne ise. Artık gitsem iyi olacak. Daha farklı umutlarda, daha yeni ümitlerde ve aşkın olduğu satırlarda görüşmek dileğiyle…

 

 

İşittik ve….

( İnsan Tanrı’ya inanmayınca; hiç bir şeye inanmadığını göstermez; herşeye inandığını gösterir..)

“Umberto Eco”

 

Tanrı böyle yaptıkça O’ndan uzaklaşıyorum. Sebebini bilmiyorum ama Tanrı zor olanı seviyor. İşin kolayına kaçmamıza da izin vermiyor oysa. Zaten hayat denilen şey, artık her ne ise; anlaşılması zor akademik teknikle yazılmış bir sosyolojik kitaba benziyor. O yüzden hayatı anlamam zorlaştı. Her şeye rağmen de Tanrı’nın yönetim politikasına hayran kalıyorum…

Bunu Tanrısal olarak düşünmenin yanında, telefonun ucundaki sesler bana bir şeyi anımsatıyor. Zaten son demde insan unutulduğunu farkediyor. Bu neyin yansıması? Cevaben;  eskiden, yalnız olmadığım zamanlarda tenezzülde bulunmadığım insanların spontan intikamları bu.

Ama Tanrı’ım… (bak hala adının baş harfini büyük yazıyorum… demek ki hala bir şeyler bitmemiş. Korkacak fazla bir şey yok o zaman.) Tamam kabul ediyorum,  eskidendi; o sabah namazında huzuruna çıktığım zamanlar. Şimdi ise biraz farklı, başka huzurlara çıkıyorum. Bu daha güzel oluyor. Ama bilmeni isterim o soğuk sabahlardaki huzuru ve mutluluğu vermiyor.

İronik falan değil bu yanlış anlaşılmasın. Samimi duyguların yansıması bu siyah satırlar. Ne kadar ilginç değil mi?

Biliyorum aslında tüm olanların ne anlama geldiğini. Bunu anlamayacak ne var? Zaten kutsal kitabında bunu çok güzel bir edebi dille anlatmadın mı? Anlattın… kitabını okudum. Güzel şeyler var içerisinde. Yok sadece bir kitap değil… O kadar da değil yani… bu sitede “kitap” kategorisinde yayınlanacak türden kitaplardan değil.

Çok isterdim bir sevgilimin olmasını. Ama illâki O olacak. Evet bir zamanlar O’nu lütfettin bana, o zamanlar hamd ve senâlar ediyordum, hatırlıyorum. Ama nasip olmadı işte. Bu senin kararın; âmenna ve saddakna. Zaten O’ndan ayrı kalma sebeplerinden birisi de zamanında senin kurallarının yansıması olan yargı ve fikirlere sahip olmamdır. Yoksa bırakmazdım. Ne O ne de ben bu duruma düşmezdik. Öyle aptalca eylemlerle gelipgeçen gençliğe hüsranla bakmazdık. Ne güzel olurdu değil mi? Bir çocuğumuz olurdu. Üç maymunu takınırdık onunla… susardık… görmezden gelirdik… konuşmazdık… ve kuvvetle muhtemelen en çok günahları kayda geçiren meleğin çalışırdı. Çünkü toplumca kabul edilmesi güç bir birliktelik olurdu bu. Ah bu toplumsal yapı… adamı deli eder…

Küçük bir kasabada yaşıyordum önceleri. Monotonlarla ve her gün aynı ritüellerle dolu bir yaşamın içerisindeydim. Düşünmüyordum… yaşıyordum… yaşama arzusu da yoktu. Zaten yaşıyordum…

O zamanlar gülen resimlere baktığımda anlamsız duygular hissetmiyordum. Korkuyordum… korktuğum için belki de huzuruna çıkıyordum. Bilmiyorum… artık her ne ise… o küçük kasabayı terk edeli yıllar oldu. Ama geri gidiyoruz… bunu naspettin sanırım…

Peki Tanrım… netice de “amenna ve saddakna”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Ankara

“Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.”

(Gegen Die Wand filminden… )

Yeni bir ülke kurduk. Ve dolayısıyla yeni bir dönem başlatmak zorunda kaldık. Devrimler, reformalar ve saire. Yeri gekdi harflerimizi bile değiştirdik. Ertesi gün tüm alimlerimiz ve aydınlarımı cahaletin pençeçesine düştü. Yeri geldi şapka takmak zorunda kaldık. Tatil günlerimizi, saatimiz, takvimimizi, kıyafetimizi, dilimizi, kültürümüzü ve saire eskiye dair ne varsa hepsini sildik ve yeni bir dönem başlattık.

Bu yeni dönemi başlatmamızın amacı; sadece ve  sadece modern bir hayatı kucaklamak. Ben bu yapılan yeniliklerin samimiyetine inanıyorum. Bir-iki inkilap dışında dışında gerçekten hepsinin zaruri olduğu inancını taşıyorum. Ama baktığımızda, okuduğumuzda biz bu yeni dönemi sanırım biraz anlamsızlaştırdık ve dolayısıyla görüntü itibari ile yaşadığımızı düşünüyoruz.

İşte tam bu noktada Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Anklara” kitabı devreye giriyor.

Hikayenin kahramanarı kuşkusuz Selma Hanım ve Ankara… Daha doğru bir ifadeyle değişen Ankara…

Kitap başarılı ve bir solukta bitirilebilecek bir kitap. Yakup Kadri’nin güzel anlatımıyla, inkilap hareketlerinin ne kadar yanlış anlaşıldığını, modern Dünya’nın balolardan, kokteylerden oluştuğunun yanlış algılanması gibi konuları o Klasik Türk Romanı  üslubuyla Selma Hanım’ın gözünden okurlara çok net olarak sunmaktadır.

Selma Hanım bu yüzden olsa gerek, üç evlikik yapmak zorunda kalır değişen Ankata ile birlikte. İlk eşini Milli Mücadele zamanında Ankara’dan kaçtığı eşidir ve giderken “sen gelmezsen ben giderim” dediği Nazif Bey’dir. İkinci eşi ise Milli Kurtuluş savaşında başarılar elde edip Miralay’lığa kadar yükselen Hakkı Bey’dir ve Hakkı Bey’i, Nazif ile evliyken tanımıştır Selma Hanım ve kuşkusuz Hakkı Bey’in o zamanki milliyetçi tutumundan ve askeri tavrından etkilenmiştir.

Ama bu Hakkı Bey daha sonra, yani Kurtuluş savaşından sonra ve ülke kurulup, muasır medeniyet seviyesine ulaşılmak için yapılan reformlar ve yenilikler sürecinde adeta, -bir zamanlar karşı olduğu- Avrupa insanı olmuştur-çıkmıştır. Kokteyler, balolar, aptalca danslar ve saire. Selma Hanım şaşkındır… ve ne yazık ki bir zamanlar hayranı olduğu Hakkı Bey’den tiksinmeye başlamıştır.

Üçüncü evliliği ise, Hakkı Bey’in benliğini kaybettiği balolardan birinde tanıştığı genç muharrir Neşet Sabit’tir (ve sanırım Yakup Kadri propagandasını bu karakter üzerinden yapmıştır). İlk zamanlarda aynı duyguları hissettikleri için kendilerini dost gören bu iki insan daha sonra ise evlenmişlerdir. Aynı hissettikleri duygular ise bu “monden” hayatın aslında algılanageldiğinden çok farklı olması konusu. Öyle değil mi sevgili okur?

Yakup Kadri’nin Ankara’sı o devrin panoramasını görmek isteyenler için güzel bir yazın şaheseri.

Bir Kısa Pazar Sohbeti

Hava sıcak mı sıcak, yaprak kıpırdamıyor
Damar değil sanki bileklerimizdeki.
Umuda yüklü kalplerimiz küt küt atıyor,
Nefesimiz duracak,
Zaman donacak…
İlk öpüşün arifesindeyiz şimdi:
Yaklaş, haydi yaklaş
Bak gözlerime,
Öp beni.
(El Değmedik Sevdalara Uyanmak, Öp Beni - s. 27)

Bir çarşı izni daha. Zaman nasıl da çabucak geçiyor. Bir hafta boyunca hastalar, emirler, komutlar, okunan sosyolojik kitaplar, haftasonu bitirilmesi gereken ama iş yoğunluğundan ötürü bitirelemeyen dergiler ve saire… hafta bitti, diğer bir hafta yarın başlayacak… umarım doğal geçer. Süprizleri nedense sevmiyorum.

Sanırım bugün YGS sınavı var. Başarılar diliyorum. Arkadaşlarım da şu an sınavda. Zihni yaratan onlara açıklık da versin. Belki muvaffak olur da, açıktan bir yerden okurlar. Ben de seneye gireceğim, açıktan bir yerler okumak için. Üniversite bitiremedim, bir gün üniversite mezunu olmayı çok isterim…

Hiç huyum değildir, artık biraz arabesk şarkılar dinliyorum. Kısmen kendimi iyi hissediyorum. Yukarıdaki şiirlere benzeyen şiirlerden okuyorum. Hayal kuruyorum. Telefonla aradıklarımın isteyerek-istemeyerek kalbini kırıyorum. Olup bitenlerle pek ilgilenmiyorum.

Zaman geçiyor evet. Baharda olmamıza rağmen kül rengi bulutlar hakim gökyüzüne. Genç kızlar biraz üşüyor gibi. Şehirdeki insanların bugün biraz aceleleri var sanki. Öğle yemeği için güzel bir mekan bulmak gerek oysa. Sakin ve sessiz…

 

Askerliğie Samimi ve Gerçekçi Bir Yaklaşım -2-

Sonuçta kutsal bir görev… gerçi ben kutsallığa inanmıyorum. Benim düşüncemde bu durum biraz daha farklı. Alternatif fikirlerim de var aynı zamanda. Ama kimin umrunda. Sonuç itibariyle bir burada bilmem kaç yüz gün kutsal bir görevi ifa etmenin hazzını yaşayacağız… ama ne haz… zorunluluğun dayanılmaz hazzı…

Geniş bir açıdan bakacak olursak, askeriye bir multidisipliner bir süreç. İfade ettiğimiz gibi gerçekten bir çok bilimsel verilerin aynı zamanda  kullanılması söz konusu. Askeriyede klişeleşmiş bir söz vardır ki; “askeriye de mantık yoktur” diye… bence bu sözü sarf edenler de  mantık yok. Zira askeriyenin tüm eğitim temelleri, çoğunun bilimsel verilere dayandığını görüyoruz… biraz düşünüp araştırırsak…

Gerçi o kadar bilimsel bir kurum  ki ordu… hasta hasta bir gencin, yağmur altında temizlik yapmasına, daha sonra hasta olmasına ve bunu pek de ciddiye almadığı durumu ile  sıkça karşılaşılabilir…

Verdikleri maaş sadece beş adet ankesörlü kart almaya yeter. Onun için sözde sizin bütün ihtiyaçlarımız karşılanıyordur ordu tarafından. Örneğin çarşıya çıkacağınız zaman askeriye size bir yol parası bile vermez. Öyle değil mi? O yüzden bazıları iki haftada bir, ya da ayda bir çıkar ya da belki de hiç çıkmazlar… Babası işsizdir bazılarının para isteyemezler… bazıları hiç göndermez… ordunun verdiği harçlıkla idare ederler. Sabahtan akşama karın tokluğuna çalışırlar…

Evet kompleks bir multidisipliner bir kurumdur ordu. Örneğin size internet kafe bir nimeti sağlar. Ama bir kaç site haricinde hiç bir yere giremezsiniz…

 -devam edecek haliyle-