“Arkadaşlık ağaca benzer, kurudu mu yeşermez artık.”
(Nazım Hikmet Ran)

Aslında bir kapalı mektup daha yazmıştım sana. Hatta şu an masamın altındaki edebiyat dergisinin onikinci sayfasında; adresi, göndericisi yazılmadığı çıplak bir mektup. Oysa göndermemem gerektiğini gördüm… ne hazin…
Bu mektubu kaleme alırken sadece soyutsal kavramlardan bahsetmek isterim. Yani senin bana geçen posta kutuma attığın “ciddi” mesajdan bahsetmek istemem. Tam sana mektup atacağımı ve adresini isteyeceğim sırada sen hızlı bir iletiyle benimle bir daha görüşmek istemediğini ve buna gerekçe olarak da seni hiç aramadığımı söyledin ve gittin… Bunun çok umruma olmadığını söylemek isterim -ki bu isteyişte senin bir cevap vermeden çekip gitmen çok etkili… Ve tavrın amacına ulaştı ve bir tokat gibi suratıma çarptı. Tamam seni kaybettim. Anladık. Bir an tüm dünyayı kaybettiğimi sandım.
Gerçi sen inançlı bir insansın, senin barış dininde küsmek yoktur değil mi? Evet sen beni davet ederdin bu dine… Yanlış anlaşılmasın; ben ile sen aynı dine inanıyorduk zaten… Amaç senin gişbi inanmaktı. Ben senin gibi inanmıyordum. Ya da sen benim inanmadığım gibi inanıyordum. Ama inanıyordum ki ikimizinde inanıp-inanmamazlığımız samimiydi. Ve biraz karışık. Sevdiğin bir kız, aynı zamanda bir de Şeyh’in vardı. O Şeyh’i ben senin kadar sevmesem de saygı duyardım.
Bu açık mektup seni kaybettikten sonra hissettiğim acı duygunun, romantik yansıması değil, ayrıca belirteyim. Bu satırlarda pişmanlığa dair bir iz olacağını da sanmıyorum. Ama bir kaç cümle yazmak bir dosta… bu kadarı… hiç de fena olmaz değil mi?
Bahsetmek isterim sana… az önce bir paket geldi uzaklardan. Bir dostumdan geliyor. Zaten sana onun hediye ettiği bir dolmakalem ile yazıyorum. Ne ise…belirtmek isterim ki; ben de onu en az seni aramadığım kadar aramadım… Ama onu aylar sonra gördükten sonra, o bana kızmak yerine, onsuz geçen günlerin telafisi için uğraştı, kocaman samimiyeti ve içtenliğiyle… Ah eski dostum, yanlış anlamayasın sakın ha! Seni onunla kıyaslamıyorum. Ama sanki biraz haksızlık ettiğini düşünüyorum… affına sığınarak…
Şimdi bu zorunlulukta. Bu olumsuzlukların koynunda, hiç oldu mu senin gitmen. Zamanla açısından çok kötüydü. Neticede insan değişiyor. Hatırlamaya çalış. Yeşil kubbeli camide seninle kaza namazları kılardık, değil mi? Güzel günlerdi. Ama hayat sana her zaman benimle sonsuza dek kaza namazları kıldıracağını garanti etmiyor. Bu yüzden hayat adına üzgünüm. Klasik yöntemlerle aslında aramızda geçen tatsız husumeti bertaraf ederbiliriz… ama her nasılsa romantik insanlarız ve bu durum biraz daha romantikleştirebiliriz… yani değerlendirmek adına…
Çok mu umarsız olduğumu düşünüyorsun. Hayır! Kazın ayağı öyle değil -ki büyük ihtimalle yanılıyorsun. Esasında çok fazla hassasım… Bunu görebilmek zor. Ben bile bazen bu hassasiyetin farkına varamıyorum.
Kül rengi bulutlar gökyüzüne hakim… oysa ben sana bu mektubu yazmaya başladığımda havada huzur veren bir mavilik vardı. Yani şunu demek istiyorum dostum. Hayat kaçınılmaz değişimlerle dolu. İşlerin mahiyeti bir noktadan sonra değişebiliyor. Örneğin çok sık-hatta hiç görüşemiyoruz. Ama işin özende herhangi bir değişme olmuyor her zaman, hala seviyoruz değil mi birbirimizi… Hiç bir kanıta, hiç bir yansımaya ihtiyacı yoktur aslında gerçek sevgilerin… Ve sevgiler beklentisizdir. Eğer sevgiden, sana bir şeyler vermesini beklersen… Bence çok beklersin…
Umarım aziz dostum; yanılgıdan kurtulursun ve dinin haram kıldığından uzak durursun… Ben seni kısa zaman sonra ararım… endişelenme…
Çocukluğunu beraber geçirdiğin dostun….


