Monthly Archive for Mayıs, 2010

Onlar ve Onlar

…ve onların bir derdi vardı. Kendilerinin çok ağır olduklarını sanırlardı. Kendilerine, kendi kendilerine acılardı. Kocaman şehirde, tek başlarına bu dert yüküyle bir yaşam mücadelesi vermeye çalışırlar ve kendilerinin anlam derinliğinde karşısındakinin kaybolduğunu sanırlardı… gülücüklerle ve kalabalık caddelerde yaptıkları serbest hareketlerle dertlerini gizlemeye çalışırlar ve çok derin insanların bu dertlerini anlamalarını beklerler ve yanılırlardı.

Hayattaki derin kavramların adını koyamamış küçük kız çocuklarından bahsediyorum sizlere. Onlarla çok fazla ortak noktam yok ama bir an kendimi kaptırıp, onlarla onlar olabiliyorum. Bu yüzden bazan kendime çok kızıyorum. Ve güllerin solmasına izin veriyorum.

O güller, gülücükler; hepimizin -belki de- zaman zaman kapıldığı, “postmodern depresif” ataklarda kendilerini ifade etmenin güçlüğünü yaşıyorlar sevgili okur. Dün gece, hiç alışık olmadığım bir halde, anlatmaya çalışacaktım. Ama anlamak istemediler. Bunu kaldıramayacağımı söylediler… onlar yerinde saymanın kararını vermişlerdi… güçlü değillerdi. İstanbul size göre değildi… üzülmek elde değildi…

…ve insanların varolduğunu anımsatan insanların gösterdiği-göstermediği-göstermekzorundaolduğu-göstermekzorundaolmadığı sevgileri vardı…

Ve onlar hakkında yazmak bizlere kelam etmek düşmezdi… kutsal kitapta zaten onlar yazılıydı…

 

Gitmeden Hemen Önce

Ne demişti en son? Sevmek için feda etmeli, göze almalı insan. Doğru söylüyor olsa gerek. Doğru söylüyordu. Ama feda etmek zordu… bazı şeyler vardı. Özellikle beklemek. Özellikle beklemek zordu. Bekleyen bilirdi. Beklemek acı verirdi. Tadını kaçırır, rahatını bozardı. Islak kaldırımlarda yürüyüşlerin tadı çıkmazdı. Beklettiği için özür dilerdi beklenen. Çok gecikebilirdi. Hatta hiç gelmeyebilir de. Çünkü her an “süpriiiiz” diyerek karşısına ölüm çıkabilirdi. Ölüm Allah’ın en kararlı emriydi. Olsun. Öldükten sonra bir başka severim seni. Teşekkür ederim. Bekletmek istemem. Bekle. Bak burada bekleyeceğim. Tam burada… (ince uzun şehadet parmağıyla genç adamın göğsüne bastırır.) Adam uzun ince parmağa bakar. Usulca suretine bakar genç kızın. (Genç kız içindeki ıstırabı gizlemek adına gülümser.) Vedalaşmaya lüzum yok. Bir sarılsaydım. Sarılabilirsiniz kuzum… (İkisi de mutludur.)

Özür dilerim ama benim çok fazla vaktim yok. Hani ayrılık  taşıtı geldi ya, gitmeden bir isteğiniz olup olmadığını soracaktım? Ben gidiyorum. Bilmem saatte kaç kilometre hızla bu ayrılık taşıtı beni sensizliğe götürecek. Bu nedir? (Genç kız sevgi dolu yolluğu uzatır.) Tıpkı eski filmlerdeki gibi. Bu nostalji çok ıstıraplı ama. Giderken yolda severim.

(Ayrılık filmlerdeki sahneler gibi olmuyor artık ayrılıklar… -artık insanları yeni ayrılık sahnelerine alıştırmanın zamanı gelmişti-  sessiz bir otobüs geri geri kalkıyor terminalden. Genç adam büyük pencereden bakıyor. Genç kız gülümsüyor. Yüzündeki ıstırap  çok belli oluyor lakin. Genç adam için zor olacağı belli. Genç kızın yüreğini sızladığını gördü yanındaki yakın arkadaşı. Bir şey diyemedi, bir-iki basit sözün dışında. Genç adam koltuğundan yanındaki yaşlı adamı rahatsız ederek, bakış açısından kaybolana dek büyük pencereden dışarıya baktı. Gözden kaybolmuştu genç kız.  “Hasret” dedi genç adam. “Hoş geldin” Hasret tebessüm etti. Ona içinde özlem dolu, bir iki satır getirdi. İlerde yazar diye. Genç adam eline kalemi aldı.)

giderken… bir umutla… bir hasretle… acı gözbebeklerimde… karanlık bir yolculuk olacak… dışarıya baktığımda bir şeyler göremeyeceğim… büyük karanlık pencereden üzgün yansımamı göreceğim… hemen yanı başımda hayalini… yalnız değilim… yaşlı adamla ortamızda küçük bir kız misali  oturuyor hasret… yaşlı amcaya en çok neyi özlediğini soruyor… beraber fotoğraf albümüne bakıyorlar… sürekli “bu kim” diye soruyor… karışmıyorum onlara… iyi anlaşıyorlar… adam sabırla anlatıyor…

 

Düşüncelerinize Dikkat Edin; Duygularınıza Dönüşür…

Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir? - Cemil Meriç

 

Saatlerdir bir şeyler yazmayı bekliyordum. Bu arada müzik dinliyordum. Aslında kısmî izinlerden hiç hoşlanmıyorum. Kapalı alanlarda geçiriyorum çoğunu. O özgürce dolaşan insanları görmekten çok hoşlandığımı söyleyemem. Çıldırtan bir bekleyiş bu… bir sabrediş. Bir süre bir şeyi yapmaya mahkum edildiğinde insan çok iyi anlıyor. Bir de masallar olmasa… ve tarihî şahsiyetlerin yanılmadığı yanılgısı. Her şey yeterince sıkıcı. Herşey yavan…

Bunları ne zaman yazmıştı hatırlamıyordu. Saatler önce uzun bir yolculuktan gelmişti. Yolculuk boyunca gözünü kırpmamış, çoğunu müzik dinleyerek, kitap okuyarak ve yanındaki hacı amcanın namaz kılmasını izleyerek geçirmişti. Gündüz yolculuklarını pek bilmediği için sürekli dışarıya izlemiş, bakış açısından çabucak kayan; dağları-taşları, artık yürümekte zorluk çeken yaşlıları, İstanbul’daki kalabalığın bir kısmının alıp  yerleştirilmesi gerektiğine  inandığı bozkırları,  araları kaç metre olduğunu merak ettiği telefon direklerini, üç-dört metrekarelik ve içinde su olan ve insanların bu suya bir şeyler serpiştirdikleri dikdörtgen tarlaları, yol kenarlarında aptal bir şoförün kazasına sebiyet verecek olan siyah taşları izledi… düşündü… ara ara tebessüm etti. “Ne oluyorum” dedi…

İçinde bir his onun elîm bir trafik kazası geçireceğini söylüyordu ve yolculuğun sağ-salim nihayetinde, içindeki sesin tekrar yanıldığını gördü. İçindeki sese bir daha kulak vermemesi gerektiğini söylüyordu içindeki  ses. Bu paradoksa gülümsedi. Bu seferki anlamlı bir gülümsemeydi. Bir şey demedi.

Çok düşündü. Sürekli. Neyi-niçin düşündü, onu da düşündü. Düşüncesizliğini -bir zamanlar-  onu da düşündü. Düşündürücü düşüncelerde hep düşündü. Zehir oldu yolculuk. Yanındaki adamın ona aldırış etmediğini düşündü. Onu iyi bir insan olduğunu en az sekiz torunu olduğunu, hac ibadetinden yeni geldiğini, ölüme yaklaştığını ama mutlu olduğunu düşündü. Yolculuk sonunda ne yapacağını ve aslında dünyanın da nihayete her an eriverebilen bir yolculuk olduğunu düşündü.

Bu yolculuk diğerlerinden farklıydı. Yağmurluydu. Yol kaygandı. Diğer yolcular olmasaydı o yolda o kaca arabanın kaymasını ve elim bir şekilde can vermeyi isteyecekti. İstemedi. Bunu hissetti. Şimdiden ölecek olan yolculara üzüldü. Çok derinden. Sonra  bir iki tehlike atlatıldı. O hissettiği şeye yaklaşıldığını sandı. Yanıldı. Durdu. Düşündü. Şair ölümün güzel olduğunu, eğer öyle olmasaydı peygamberin ölmeyeceğini söylemişti bir zamanlar… o zaman ölmenin bir sakıncası yoktu. Ama bir peygamber gibi ölmek vardı, bir de onun gibi… bir de paygamber gibi yaşamak vardı, bir de…

Düşünce yoğunluğu eski sevgilisinin şehrinin sınırından içeriye girdiğinde her nasılsa artmıştı ve bu düşünceleri abarttığını düşündü artık. Hem kitabını okumalıydı. Sevgi, Hikmet ile evlenmişti. Ve Hikmet o ironik ve şakacı yanıyla o öksüz-yetim ve küçükken sürekli üşüyen kızdan nasıl bahsedecekti.

Bunları düşünüyordu. Bir de O’nu… “O” kimdi…. bu hikayede “O” herhangi biriydi… Öyle ki herşey olabilirdi… bir insan… belki de bir  bitki… ya da bir eşya… Ama o herhalükarda bir “O” düşünmeliydi.

Çok düşündürücüydü…

Yazmak Üzerine -Çelişki-

Okuyacak ne çok şey var. Yazacak ve yaşayacak. İnsanları özlediğimi söyleyemem. Her yanım insan. Ben bile. Boynumdaki kireçlenmenin ağrısına dayanmak güç. Unutur gibi oluyorum, ama gerçekten unutamıyorum bu ağrıyı. Tıpkı yıllardır unutamadığım kalp ağrısı gibi.

Kızmayalım, darılmayalım. Biz Yazar garip ve ilginç şeyler yazmazsak, nasıl yazar olabiliriz? Bu mümkün mü; Değil… o yüzden biraz farklı, biraz sıradışı olmalıyız ki işin bir espiri olsun. Hem postmodern kültürün yansıması da böyle.

Aslında bakmayın bizde farklı şeyler yaşamıyoruz. Tüm insanların yaşadıklarını yaşıyor. Aynı toprağa ayak basıp, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Yazarla sadece yaşadıklarını derinden hissediyorlar ve tüm bunları hangi amaca hizmet ettiklerini bilmeksizin/bilmek istemeksizin kaydediyorlar.

Sonra insanlar bunları okur. Yazarlar doğal olarak tüm yazılanların (yaşanılanların) kolay okunması için edebiyatı icat etmişlerdir. Bir iki farklı kelime, bir iki devrik cümle. Sonra okur bunları okur…. sonra kendilerini unuturlar ve bizlere kafa yorarlar. Bilmezler ki, aynı şeyi yaşadıklarımızı.

Örneğin yazılan bir pornografik-erotik hikayede sonra gerçekten o kızla sevişip sevişlmediğini sorarlar. “Hayır” dersin… hatta evlilik öncesi cinsel münasebete karşısındır. Sadece bir hikayeyi; hikaye kahramanının gözünden anlatmışındır.

Gerçek okurlar daha iyi anlar sizi. Ama gerçek okurlar, hep gerçek yazarları okurlar…

Öyle değil mi?

Her Aptal Onu Beğenen Başka Bir Aptal Bulur

“Kadınlar sevişebilmek için nedene ihtiyaç duyarlar. Erkekler sadece bir yere.”

 

Onu nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum. Bilirsiniz aslında aptalları kandırmak daha zor olur aslında. Hele bir de genç bir kız ise. Fikrimce böyle. Şimdi ise beyaz ve ortapedik bir yatağın üzerinde külotunu çıkarmakla meşgul olan kızı izliyorum. Acele etmiyor. Ben biraz aceleci. Gülümsüyor. “Kimseye söylemek yok ama” diyor. Bu “ama”yı söylerken ağlayacak olan bir çocuğa dönüşüyor ve sinirimi bozuyor. Ama buna rağmen yüzümden tebessüm eksik olmuyor.

Önceleri de bir kaç kez seviştiği ve yine bu aptal hali takındığı belli. Aptallar zevk alır mı? Ben alıyorum. Bu aptalı düşünmek istemiyorum. Neyse! Göğüslerinin güzel olduğunu söylüyorum. Gülüyor. Zevk aldığı sırada gözlerini kapattığında daha da güzel geliyor. En azından suretindeki aptalca ifade bir anlığına kayboluyor. Bu inlemeler sevişmeye ayrı bir lezzet katıyor. Ama neticede bir aptallık var ortada. Bu yoğun aptallık fikri ile sevişmek istemezdim. Ve aptallık bu genç kıza yakışmıyor. Belki de değildir. Nereden çıktı bu aptallık fikri. Oysa bu güzelliğe bir “giz” -ki “giz” her daim işe yarar- çok yakışırdı oysa. Ve bir anlam ve bir de aşk…

Doğru! Sevmeden sevişilmez. Sadece bir ayda tanıdğım ve E.’deki tuttuğum yeni evi gösterirken çağırdığım ve üniversitenin İngilizce bölümünde okuyan bir kız…. Evde bir iki eşya ve yatak odamda ise beyaz bir yatak. Ev boş sayılabilir. İnlemelerin yankısı evin boşluğunu hatırlatıyor.

Ama bu evi bir tuhaflık kaplıyor. Allahtan eşyalar yok. Yoksa bu kasvet boğardı bizi. Peki bu kız neden aptal? Belki de değil. Yoksa aptal olan ben miyim? Her şeyi geçtim bu hikayeni anafikri, teması, temas ettiği konu ne? Okuyucu sormaz mı “arkadaş sen ne diyorsun” diye? Haliyle… belki de şuna temas ediyordur. Acımasızlık… aptallık…

Çok terliyor. Bende terliyorum ama onun kadar değil. İşim çabuk bitiyor. (Bu satırı yazarken ona bakarak gülüyorum.) Sanki biraz pişmanlık var gibi. O kadar da olur. Yeni seviştin. Her sevişmenin ertesindeki aynı hissedilenler. Dur bir dakika, bu aptalın yüzünde anlamlı bir ifade görüyor gibiyim. Sigara yakmak için kalkmaya yelteniyor. Açık perdelerden çıplak vücudunun teşhir edilmesinden endişe duyarak kendisine bir çakmak atıyorum. Sigarasını yakarken “kimseye söylemek yok” diyor tekrardan. Bu defa “ama”sı yok. Daha kararlı… bu sefer aynı kararlılıkla “tamam” diyorum. Sevişmek bu kıza iyi geliyor sanırım. Bunu kendisiyle paylaşıyorum. Gülüyor. Bir içki istedi. Gülümseyerek olmadığını söyledim.

Tuhaf bir şeyler seziyordum. Yataktan kalktı. İşin ilginçliğinden çırılçıplak odada yürümesine aldırış etmedim. Evin içinde dolaşmaya başladı. Boş bir evde aptal ve çıplak bir kız dolaşıyordu. Bunu resmetmek isterdim. Ama artık aptal gibi bakmıyordu. Ne olmuştu bu kıza. Ses soluk kesildi. Nereye gitmişti bu kız. Ondan önce yaktığım sigramı söndürdüm. Kalktım… banyodan sesin geldiğini duyfum. Hızlıca banyoya yöneldim. Suyun altında (ki su soğuktu) derin derin nefes alarak bacak arasını yıkarken gördüm. Tüm günahları, pislikleri, olup bitenleri ve sanki tüm geçmişini o bacak arasını yıkayınca geçeceğini sanıyordu belki de… Kafasını kaldırdı… Bana baktı. Durumunu meşrulaştırmak için sanırım aptalca güldü. Bende tüm olanları onun aptallığına verecektim. En başından beri bunu yapıyordu demek ki… Bu duruma aslında onun aptal olmadığına sevdimdim.

Ben de ona zaferle gülümsedim. Aptalca “içime boşalmadığından emin misin” diye sordu. Bu cümeleye “evet” cevabı vermneden önce, onun sevişme eylemine gerçekten aşina olmadığı kanısındaydım…

Benim turuncu yüz havlumla kurulandı. Hava sıcaktı, üşütmezdi. O yüzden saçlarını kurutmadı. O kumral saçları balkonda çay içerken kurudu. Saçları kurudu, çaylar bitti. Gitmesini gerektiğini söyledi. Gitti. Gitmeden önce alnından öptüm. Bu sefer çok anlamlı gülümsedi.

 

İki Şehit Daha Varmış

İki şehit daha. Artık sıradanlaşan. Ne ise geçelim bunu. Zaten geçtiler öyle değil mi? Şu kumandayı versene!

Ama bundan yaklaşık bir hafta önce bir şehit evindeydim. Hayatımda ilk defa ağlayan bir şehit annesi gördüm. Televizyon ekranlarından acı tam olarak gelmiyor evlerimize, anladım. O ağlayan “yavrum, yavrum” diyen kadına baktım dikkatlice. Anneme ne kadar da benziyordu öyle! Babası, evet oda öyle. Çenesini kilitleyen, ağlamak istemeyen ve hala “Vatan Sağolsun” diyen babayı kendi babama da benzettim. Bütün anne ve babalar demek benziyorlarmış birbirine. Gördüm, dinledim. Üzerimdeki yeşil forma olmasaydı, bende ağlayacaktım. Ağlamam yasaktı.

Gelen-giden komşular  ve ağlayanlar. Şehitliğin azabı da bir başkaymış, baksana. Oysa biz o şehitlerin peygamberler ile beraber olacağına inanıyoruz. Ya ne için ağlıyoruz. E oğul sonuçta, insan üzülüyor. Şehitlik, şehadet.

Ama kızıyoruz biz. Çünkü herkes inanmıyor, inananların inandığı-inanmak zorunda kaldığı kavramlara.

Öyle midir albayım? Ölmek zaruri midir? Ölüm olmasaydı, hayat olur muydu? Bu dinsel realitelerin tüm o ananın, babanın acısını dindirmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, şehadet mertebesine erenlerin üzerinde yazı yazıp, kendime prim yaptırmaya niyetim yok. Bu şehitlerin anısına yazılmadı buna da inanın.

Ama ilgimi, dikkatimi celbeden bu şehit olaylarının çok fazla büyütülmemesi. Doğrusu bu mu, düşünmeden edemiyor insan? Yoksa en başından beri yanlış mı düşünüyoruz. Sanmıyorum. Ama o siyah koltuklarda oturup, bir iki kişinin ölmesine karar veren insanların varlığı beni rahatsız ediyor.

Albayım… kusura bakma ama bir şey diyeceğim. Özür dilerim ama ben bazı şeylerin samimiyetini inanmıyorum. Aramızdaki bu tatsızlığın sebebi de bu.

Aradaki samimiyeti bana inandırırsanız ben sizle dalga geçmeyi bırakacağım.

Söz..