Monthly Archive for Haziran, 2010

İnanmayanlar Beklediler Dostum

Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez.

-Cemil Meriç-

 

Bir arkadaşım… hatta çok sevdiğim bir dostum, eğer siyasi düşüncelerimde bir değişiklik yapmazsam yani kendisinin inandığı “doğru” düşüncelere yönelik bir değişik yapmazsam, beni evine kalmak üzerine kabul etmeyeceğini söyledi. O kadar şaşırmıştım ki, ona “şaka yapmayı bırak” demiştim ki aslında bu husuta o çok ciddiydi. Hayatımda bir çok defa kırılmıştım ama bu kırılma, benimle onun arasında bir kırılma noktasıydı…

Bu Türk Milliyetçisi arkadaşım benim bir çok yazarı okumama bir anlam veremiyormuş (Ahmet Altan gibi…) Bende tüm bu olup bitenlere aslında bir anlam veremiyordum. Aslında o sevgili dostum benim aslında neye inandığımı ve hangi siyasi düşünceyle hareket ettiğimi bilmiyordu.  {Bak cümleler de birbirine girdi tam olarak istediğimi ifade etmek de ne kadar da zorlanıyorum.} Ne ise… işte bir kokoreççi dükkanında önünde “eğer sen böyle şeylere inanmaya, okumaya ve dinlemeye devam edersen ( ben zorunluluk bittiğinde Kültür Başkenti’ne taşınmayı düşünüyordum ve o arkadaşın evinde kalmayı da aklımdan geçiriyordum) ben seni evime kabul edemem.” Canım bende bu kadar aşağılanmayı kabul edemem. Düşünsene, insanların gözünde küçük bir çocuk gibi görünmek… belli, seni seven çocuk “cahilce” bir laf etmiş. Bu “cahilce” kelimesi senin kelimelerin kadar kırıcı değil dostum, hesap ettim… Bak yazı da karıştı. Ama kafam bu kadar karışık değil… Bak dostum baştan anlatayım sana… Müslüman adamsın Kutsal kitabın “Bakara” yani inek suresi okumuşsundur… İblis, “ben Adem’den üstünüm Tanr’ım… ben ona secde etmem… edemem…” derken orada şoven milliyetçiliğin ilk adımlarını atmıştı… siz de sanırım onu devam ettiriyorsunuz… okuyucuların da eminim ki kafası karışmıştır… Olay şu aslında ben, -sen bir dakka susar mısın ben anlayatayım ilk önce… ne diyordum… ben bir aşırı milliyetçiliğe karşı olduğumu ve bu hoşgörülü düşüncemin temelini;  Allah katındaki tek din olan ”İslam” dan aldığımı, buna rağmen (aslında rağmen değil ama ne ise) dinler ve medeniyerler arasında çatışma değil hoşgörüye ve milli unsurların her zaman arka planda olduğunu… ön planda olduğu vakit durumun ne kadar anlamsız olduğunu, ve benim ülkemde açıkça ve samimiyetle sözler söyleyen yazarları okuduğumu belirtmiştim ona dostluğumuzun samimi ve anlayışlı günlerinde… şimdi öyle kuzum okur yanlış anlamayasın… sonra ama bunun çok doğru olmadığını söyledi dostum neye ve kime dayanarak bilemedim. Olsun ama ben yazardım… Özellikle demokratik ve liberal idim. İkinci Cumhuriyet falan derdim. Tek Tanrı’lı tüm  dinlere karşı eşit mesafede olduğumu ve görünenden çok, görünmeyene inanırdım. Bunu anlamanın çok zor olduğunu söylüyorlardı genç kızlar   (ki hiç biri henüz sevgilim olma talihsizliğini gösteremediler) ve benim anlamlı, ironik sözlerimden hiç bir halt anlamıyorlardı. Onlarca cümlenin ardından sadece “anlamadım”  diyorlardı… dostum da beni dışarıdaki bankta yatmaya zorluyordu bir de… Vay canım İstanbul’um, Kültür Başkenti’m. Beni ret ettiler, içinde barındırdığın bir kaç düşünce nedeliyle… Bir banka ihtiyacım var. Değil mi ne kadar komik Olric? Oğuz Atay‘a teşekkürler. Üstad bak bende tutunamadım. Sonunda intihar  eder miyim? Hikmet gibi… Selim gibi…

Yok dostum sana demiyorum… senle alakası yok…  ben o “milli” tartışmayı unuttum bile. Son zamanlarda önemsiz şeyleri de çok çabuk unutuyorum… Kalacak başka bir yer buldum zaten. Teşekkür ederim.

Yolu Bilmek ve Yolda İlerlemek Farklıdır

Dünyada çok acı var. Bunu kısa bir çarşı izninde farkettim.  Bunları teker teker izah etmeye zamanım yok. Gideceğim. Burada geç kalmanın bedeli biraz baş ağırtıcı. Geçelim tüm bunları. İsrail’in saldırıları ile söylemek istediğim bir kaç şey de yok değil. Aşağılık herif seni! Bunu nasıl yapabildin? Ya Musa yaşasaydı… çok kızardı size. Ve Kabbala bunu mu diyor size? Sizi anlamıyorum. Anlamadım. Anlamıyorum diyorum sizi… Neden?

Sonra insan aşkı arar. Bir genç kadın vardır satırların arasında. Tüm bu olup-bitenleri sorar-sorgular.  Genç adama kahve getirir. Genç adam teşekkür eder. Genç adamın özlemlerini sorar. Aslında hiç sorma der genç adam. Genç kadın karşısındadır. Genç adam aşkı sorar. Genç kadın susar. Bu kadar da olmaz ki… oysa ne güzel piyano çalardın. Hatta keman. Güzel besteleri olan biriydi. Yiyecek bir şeylerde yoktu. Hatta çok korkuyordu. Sonra genç kadının bir arkadaşı vardı. Sade mimarisiyle dikkat çeken çalışma odama usulca gelir. Henüz yeni dinmiş gözyaşları. Genç kadın ve adam ona bakar. O kapının önünde, başı önünde sesizce bekler. Genç kadın ellinden tutar. Ona bir kahve ikram eder. Genç kadının henüz yeni ağlamış arkadaşı kahveyi içerken üzerine az bir şey kahve döker. Çünkü elleri titriyordur genç kadının arkadaşının…

Peki bu neyin savaşı. Benden ne istiyorsunuz? Sonra benden ne alabilirsiniz? Toprak. Komik olmayın her yerde var o dediğiniz şeyden. Ama  burası size vaadedilen toprakları mı? Kim vaadetti. Tanrı mı? Soralım mı Tanrı’ya? Var mısınız?

Herşeyi sadece bir sayfaya sığdıramıyorum. Genç kadın da bunu çok iyi biliyor. (Bu arada arkadşı gitmiştir çoktan.) “Neyi varmış?” Genç kadın adamın yüzüne dikkatlice bakar. Sanki sorunun cevabı onun yeşil gözlerinde saklı. “Sevgilisi” dedi usulca… “herşeyini bağışladığı sevgilisi onu terketmiş” dedi gözlerini genç adamdan ayırmayarak. Genç adam tebessüm etti. “Terkedebilir” dedi, “ilişkide böyle bir ihtimal her zaman vardır.”

Genç kadın televizyonu açtı. Ekranlarda İsrail’in saldırılarıyla ilgili haberler vardı.