Monthly Archive for Temmuz, 2010

Çarşı İzni Sohbetleri

Jennifer Weiner - Küçük Depremler

O kadar ciddi kitaplar arasında açıkçası Jennifer Weiner adlı, yeşil gözlü yazarın “Küçük Depremler” (Litle Eartquakes) kitabı çok iyi geldi. Yüzlerce erkeğin arasında, dört kadının (Becky, Lia, Kelly, Ayinded) bütün özel yanlarını öğrenmemizi ve sevgili eşlerimizi birazcık da olsun anlamamızda bize yardımcı olacağı için Jennifer’a bu romanı yazdığı için teşekkür ediyoruz…

Ben bu tür kitapları çok fazla ciddi meseleleri kafasını takmayan genç kızların okuduğu kitaplar olarak tanımladığım için bu tür “popüler” diye nitelendirebileceğim kitaplara hiç niyetlenmemiştim. Ama bu ön yargımın bana bir hayli zararı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi ben bu pek vatanî ama az insanî görev sırasında, boşluğu doldurmak için, çok ciddi tarihi kitaplar okuyordum. Jennifer öyle güzel öyle iyi geldi ki… o küçük revir odasına mutlu bir “merhaba” ile içeri girdi… ayrıca yiyecek bir şeyler de getirmişti…. Ben masamda ise çizdiğim satırları, kendi yorumlarımla defterime kaydederken; Jennifer “biraz ara ver artık” dedi ve bana anlatmaya başladı. Becky’nin Mimi ile çekişmesi, Kelly’nin iş yoğunluğu, Ayinde’nin Oliveri’in hastalığını… bakir Steve’in ilginç alışkanlığını… ve saire…

Başarılı Öğrenciler ve  Diğer Gerizekalılar

Her ailenin çocuğunu kimi zaman gerizekalı pozisyonuna çoktuğu bilinir. Ben de kimi zaman kendimi çokça gerizekalı hissetmiştim. Ve de aptal, kararsız, ne idüğü belirsiz, yaramaz, tembel, başkalarınınçocuklarıgibiolamayan, hiç bir eksiği olmadığı halde bir çok eksik iş yapan ve saire…

Gazetelerde (çok kıskandığımdan mıdır nedir anlamadım) kahraman gibi ilan edilen başarılı öğrencilerin o şekilde teşhir edilmesine sinir oluyorum. Öyle bakıyorlar ki… evet kahraman sınav birincileri. “Çok başarısız, gerçek dışı, saçma sapan eğitim sistemimizin başarılı öğrencileri. Bu öğrenciler yıllarca sınava hazırlandılar. Test çözdüler. Dışarya çıkamadılar… çok sevdiği kızlara-erkeklerle zaman kaybı olur düşüncesiyle beraber olamadılar… bitmedi… son çıkan kitaplardan hiç birini bilmezler ve ayrıca gazete takip etmezler. Bunlar sadece test çözerler. Hem de çok güzel. Bahse bile girerim. Var mısınız?”

İyi bakalım… bak bunların içinden Yusuf Arman diye birisi var ki açıkça itiraf ediyor… Yusuf Arman. İşte o zeki çocuklardan. “Sosyal hayattan biraz uzak kaldım. Kitap okumaya bile vakit bulamıyorum. Herşeyi bırakıp sadece sınava hazırlandım…” hazin…

Nevada Üniversitesinde sevgili hocamız Yunus A. Çengel; Sanki lise eğitiminin tek bir gayesi var, o da öğrencileri ÖSS’ye hazırlamak. Yani en kısa zamanda en fazla soruyu en kestirme yollardan çözme becerisini kazanmak. Gerçekten de öğrencilerimiz testlere girip geçme konusunda gayet beceri sahibi. İyi de bu becerinin kime ne faydası var? Hangi işveren bir kişiye bu becerisinden dolayı iş verir, veya hangi lise mezunu bu becerisine dayanarak bir iş yeri açar? İlk ve lise öğretiminde öğrencilere gerçek dünyada kendilerini “yararlı” kılacak hangi beceriler veriliyor? Her lise mezunu üniversiteye girebiliyor olsaydı, bunu yine anlayışla karşılamak mümkündü. Ama her yıl üniversite sınavlarında 5 öğrenciden 4’ü yani yüzde 80’ı yerleştirilemedikleri için başarısız sayılıyor, ve bu ezici çoğunluk 18 yılını kaybetmiş olarak ve pazarlanabilir bir becerisi olmadan hayat mücadelesine terkediliyor. Tablo bu kadar vahim olduğu halde yıllardır neden bir şey yapılmıyor, anlamak zor. 

diyor… Makalenin tamamı için tıkla; AB SÜRECİNDE RASYONEL EĞİTİME GEÇİŞ

Basılı Gözyaşları Ya Uçarsa/ Ne’m Kalır Bu Dünyada Her Şey Ya Rüyaysa…

Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?

(Lucretius)

 

6799700-lg

Bana sorarsanız Tanrı bizi beklemiyor. Zaten yüce bir varlığı zaman ve mekandan soyutladığınız zaman, Tanrı benim ne yapacağımı biliyor, görüyor. Ve bunu bizimle paylaşmıyor. Olsun. Kabul ama madem herşeyin sonu belliyse, ya da değilse de sadece bunu Tanrı biliyor  olsa bile, yarının bir anlamı yok öyle değil mi? Ki neticede Tanrı herkesin sonunu bilmesinden öte, bir kişinin yüzlerce sonunu dahi bilebiliyor. Ve bizlerde burada, zaman kavramına hapsolmuş bir şekilde, hayatımızı bir şekilde idame ettirmek zorunda bırakıyor…

Alman bir filozof “Eğer ölümden sonra hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu” diye ifade ederken, ben dün (bunun “dün” olmasının bir önemi yok, daha genel bir geçmişi ifade ediyorum) gerçekten yok olmayı ve bu ve (varsa) öteki hayatları yaşamanın çok fazla bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bana bunu, “çok korkunç” bir şey gibi olarak söyleselerde, ben Cennet ve Cehennem’den öte, yok olmayı isterdim. Zaten ben yok olduktan sonra  bu “alçaklığın” farkında bile olmayacağım. Hiç bir şey olmayacaktı. Hiç bir şeyin olmadığının  bile farkında olmayacağım. Herşey çok güzel olacaktı…. hayat devam edecekti ama benim varlığım sona ermişti. Nitekim bende şu an aklımızda olmayan-olmayacak bir çok “yok” gibi olacaktım ve hiç kimse bu yokluğun farkında olmayacaktı.

Ki ben kaç kişi var olduğunun farkında ki zaten… çoğumuz bir şekilde kendimize göre inançlar icat etmişiz ve onları inanıp hayatımızı şekillendirmişiz… Herkesin bir senaryosu bir oyunu var. Herkesin bir rolü ve diyalogları var. Kimi Tanrı’yı yaratıyor, kimi inkar ediyor, kimi inanıyor. Kimi sadece ilahi kaynaklardaki kitaplarda yazanları hayatlarına tatbik ederken… kimileri kendi salt akıllarından kendilerine “dünyanın kurtuluşunu sağlayacağını” iddia ettikleri ideolojik fikirler çıkartıyorlar ve insanları bir müddet uğraştıyorlar… kimileri ise tüm bunlardan uzakta,  işinden dönüyor, karnı da aç…

Kendime haksızlık yaptığımı sanıyorum kimi zaman… bu doğru. Çocukları yeterince dinledik zaten. Bu saatten sonra hadi biraz da biz bi iki kelâm edelim. Sonrasını çok fazla düşünmeyelim. Hele dostlar nasıl da söylemeli; birbirlerine tüm gerçekleri. Bundan çekinmemeli. Sonra aptallara da fazla hoşgörülü olmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü gösterdiğiniz hoşgörü aptalın aptallığını  farkına varmasında engel oluyor.

Yok olmayı arzulayan bir insan, çevresindeki  hangi olaya kayıtsız kalabilir ki? Ölümler, savaşlar ve saire… aslında o kadar korkunç değil. Kendi adıma. Kendi algıma göre değerlendirdiğimde durum çok fazla değişmiyor. Neden böyle oldu sanıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Düşünmekten, şüphe etmekten… korkmayın ve denemeyin. Önemli değil! Nasıl olsa Tanrı’nınj rahmeti gazabından gani, nasıl olsa affeder… iş Kadir gecesi’nde bir dua’ya bakar. .. Böylesine düşünmek kamu personeli olmak için girmen gereken sınavlarına çalışmanı çok fazla etkilemiyor.  Zaten kimi zaman işin içinden çıkamadığında arkadaşlarla sohbet ediyorsun. Yani çok fazla endişe edilecek bir durum yok. Bizim, yani ”genç kadın” ile niyetimiz ciddi… yani içinde bulunduğum(uz) hayat içerisinde farkındalık. Genç kadın biraz daha hevesli… ben doyduğum zaman kalkacağım bu merak sofrasından… yok olmak fikri ise ne kadar aklımda olsa da mümkün değil…

Geç kaldım… gitmeliyim…

Birşeylerebiranlamverebilmeninzorluğunuçekengiller

OĞUZ ATAY’A

Ben hiç düşünmedim. Aslında bu saatten sonra da hiç düşünmüyorum. Belki de kaybetmenin faturasının son ödeme tarihi gelmedi. Son güne kadar ödeme yapmazdık biz. Alışkanlık. Maaştan arta kalan bir miktar paranın, döşeğin altında durması, belki de biraz mutlu ediyordu annemi bilmiyorum ama ben nerede saklıyorum o bedelleri ve o acıları bilmiyorum. Annem gibi olamadım…

Aslında ben… (yani sen) bundan sonra çok fazla düşünmemiz gerektiğini gördüm ve  kaybetmekten iflağı tükenmiş dostlarla (yani hep birlikte) gülmek… samimiyetsiz samimiyet… Sözde sevda. Zorla…

Aslında bir yazar olarak eleştirilmek… şunu okuma, bunu okuma ve hatta hiç okuma, boş ver (kabaca: s.ktir et) bizim gibi ol. Neden Olric? Neden bunu istiyorlar? Olric ben; süreklikafasıkarışıkolupdakararsızolangillerden-mişim… onlara (yani bizlere) göre herşey eskisi gibi devam etmeli(y)miş… “Canım bu kadar farklı şeylerle karşımıza çıktığında duruma hakim olamıyoruz… bak seviyoruz da seni… yapma böyle… okuma-yazma-düşünme…” Neden Olric? Bunlar tümden reddediyorlar herşeyi… Bir şey diyorum “inşallah”  falan diyorlar. Bilmiyorum. “Dua et” diyorlar. Peki ama ya benim dua-mın aksini başka bir adam daha samimiyetle ederse?

Geçenlerde içeride otrmuş kitap okuyordum. Şöyle-böyle ikibinyüzelliiki sayfalık bir kitap. Sosyolojik tahliller var. Sonra baktım dışarıda bir kargaşa çıktı, sonra seslerin benim küçük evime doğru geldiğini gördüm. Kapı zorlandı sonra… daha ne olur demeye kalkmadan içeriye bir çok insan girdi. Ellerinde sopalar ve saire… başladılar teker teker konuşmaya:

GENÇBİRKADIN: “sen neden bu kızı üzdün” (ondokuz yaşında bir genç içeriye ellinde siyah bir elbiseyle içeri girer. Sonra ağlamaya başla ve sonra çıkar gider.

FATİHSULTANMEHMETHANOLDUĞUNUİDDİAEDENBİRİ: “bre bizi Fransız kaynaklardan okumayasın” (kılıcını çeker, kılıcın beyazlığı gözleri kamaştırır.)

YANYANADİZİLMİŞYAKINBİRKAÇDOST: (hep birlikte) “karşımıza adam gibi bir aşkla çık” (uğultular yükselir.)

ÇEVİRMESAKALLIBİRMÜSLÜMAN: “yanlış anladın sen bizi, yanacaksın”

GENARELTWAIN: “asker (emretme komutanım) peki, o zaman ben çıkayım, dışarıda bilmem kaçıncı dünya savaşı var” (General seferbelik ilan eder, herkes gider)