O zamanlar çöllerde çiçek açtığını bilmiyordum. Takdir edersiniz ki cahil biri olarak hala bir yaşam mücadelesi vermekteyim. Bazan ölüm, gözüme pek cazip görünüyor. Bu bir umutsuzluğun, bir aşk acısının ya da kıyrıtık bir dünya meselesinden kaynaklanmıyor. Bu başka bir şey… tarifi zor… ama ölmek kimi zaman çok cazip geliyor bana hala…
Zaman geçmek için çırpınırken ben her daim eylemlerime bir anlam yüklemeye çalıştım. Yoksa gerçekten öyle abartılacak kadar güzel değildi sevdiğim genç kızlar. Bir şeyleri abartmıştım… sevmemeyi örneğin… aslında sevmiyordum. Ben bir kez seviyordum sadece. Çünkü bir kalpte iki sevgi olmuyordu. Ama anlamıyorlardı bunu ve anlamak istemiyorlardı.
Deniz kenarlarında oturan sosyetik hayatlara karşı bir tiksinti duymuyordum ama onlara da özendiğim de yoktu. Hiç bir şeyi, hiç bir nedenden dolayı istememenin garipliğini yaşıyordum. Bu garip bir şeydi. En azından benim için.
Çevremdeki bir çok insan, gerçekçi hayatlarını güzelce yaşarken ben hala olduğum noktada, o sahici yaşamları izlemeye devam ediyordum. Aynı noktada mıydım Allah aşkına, birinin kalksın da samimiyetle cevap versin. Tanrı’dan başka hiç kimse de gerçek bir samimiyet görmedim zaten. Bana ne olduğumu anımsatıyordu İlah… bunu görebiliyordum… terbiye ediliyordum bunun farkındaydım. Tanrı’ya kişi kalıbına sokabilme cüretim olsaydı, O’nun ben dersimi ağır şekilde aldığım zamanlar bana tebessüm ettiğini söyleyebilirdim.
Tanrı tebessüm eder miydi?
Bilmiyorum… belki de siz de bilmiyorsunuz. Ya da ilahiyatçılar uzun ve akademik izahlarla bizim kafamızı karıştırırlar ve biz sorumuzu da unuturuz… ya da zaten bazıları gülümseyen tanrı fikrini de düşünmenin; uçuk ve günah olduğunu düşünürler… ben onlara şimdiden tebessüm ediyorum…
Gülümseyen bir Tanrı… ya da şöyle desek… Aslında bu koskaca dünyadaki güzellikleri Tanrı’nın gülümsemesi olarak telakki etsek nasıl olurdu acap… güzel olurdu… ya da Tanrı bence bundan münezzehtir belki de…. belki de…
Konumuz aslında Tanrı değil… gerek de yok… haddimiz de değil…
Asıl sorun “insan” ve türevleri…
Dünyada insan olma tercimiz tamamen Yaratıcımızın tercihi… bu konuda sıkıntımız yok yani… Yoksa bir ağaç, bir taş, bir dağ, bir bulut, bir el, bir saç teli, bir karınca, bir çarık, bir haç olabilirdik örneğin… İnsanlara bakardık, insanların ellerinde olurduk, insanların konuşmalarını dinlerdik, sevişmelerini seyrederdik, yerlere düşerdik, insanlar bizi ezerlerdi. Hep insanları izlemekle meşgul olurduk… Acaba nasıl görünürdüm bir karıncanın gözünden ben. Heybetli ve bir o kadar küçük biri olarak.
İnsan olarak yaşamak mecburiyetindeki canlılardık biz… ve uymamız gereken kurallar. Ve bunların hepsinin bizim lehimize olduğunu söyleyen bir kutsal bir kitap var üstelik.
Ben insandım… bir annem ve bir babam vardı.
Bindokuzyüzseksenaltı yılında bir mart ayının on sekizinci günü dünyaya istemeden -ki hatırlamıyorum zaten- geldim İlah’ın isteği üzerine…
İlah’ın kurallarını kısmi olarak hayatına tatbik eden, güçlü bir babam vardı ve ben hiç bir zaman onun gibi olamadım. Ama Tanrı’dan çok babamın kurallarıyla hareket eden ve muhtemelen Cennet’e layık bir annem vardı. Onlar bir anne ve bir baba olarak değil de, birer insanlar olarak iyilerdi. Ben onları anne ve baba olarak değerlendirmekten öte bir insan olarak değerlendirmenin yoluna gittim. Yoksa her anne ve baba iyi oluyordu ve bu da çok sıkıcıydı açıkçası…
Organlarımı bağışlayıp, biraz farklılık katma yoluna gittim hayatımın. Öldükten sonra vücudumun bazı organları olmayacaktı. Kimileri bunun hesabının sorulacağını ifade etseler de ben buna inanmıyordum. Yararlı bir şeyin, ne zararı olabilirdi ki?
-Devam Edecek-
0 Responses to “Otobiyografik Serzenişler”
Leave a Reply