Mecburiyetin Getirdikleri

Artık biraz daha sabrımın haddi artıyor ve daha da sakinleşiyorum. Ama son zamanlarda dudaklarımda sigara daha çok var. İyi oluyor sabah kalktığımda aç karnına kahve ile içmek. Uzun bir sigara, kötü tadıyla bana tebessüm ettiriyor…

Mıntıkalar daha çabuk geçiyor. Alıştık haliyle. İzmaritler elime daha da çok yakışıyor oldu. Krem çok kullanmazdım önceleri ama sabahları hava soğuk ve benim ellerimin çatlamasını engelliyor. Teşekkürler “Dove”…

Baharın sesi her gün kulaklarımda. Bahar mı kim? Uzun hikaye ve her gün bir sayfa daha yazıyorum bu hikayeye. Ama bu hikayenin kelimeleri yok. Düşünsel bir hikaye… hayal gibi… Baharın kokusunu özledim. Kokusuna pek de alışık değildim ama haftalar önce buradaydı. Gerçi hava soğuktu ama yanımdaki Bahar ısıtıyordu, sohbetiyle, samimiyetiyle ve çok sonraları farkına vardığım sevgisiyle…

Hoş geldin Bahar…

Şimdi benim denize doğru uzun uzun baktığım ve hayaller kurduğum iki dostum vardı İstanbul’da. Gerçi onlar hala oradalar. Birbirimizi teselli edip, birbirimizle kavga ettiğimiz ama birbirimize hiç yalan söylemediğimiz ama sonraları birbiimize; -kafamızı geriye attığımız kahkahalarla- anlattığımız kandırışlarımız vardı. Ve belki inanmazsınız birbirimize söylediğimiz acı sözlerimiz vardı. Dostun acı söylediğini, o dostlardan öğrendim. Onların seslerini duymak istemiyorum çoğu zaman. Telefonun ucundaki özlediklerinin sesi insanın içini acıtır mı? Acıtıyor işte…

Bahar mı? Ona kelimeler daha yaratılmadı. En çok zorlandığım ise Bahar’ı yazmak. Bahar’ı yazamıyorum. Yazınsal olarak zor bir eylem, kış ortasında Bahar’ı yazmak ve O’na kelimeleri yakıştırmak. Henüz değil. Belki biraz daha büyürsem… belki olabilir…

Bir fikrin yükü omuzlarımda hala…
Ama ihanet ettim fikrime… kusura bakma. Burada başka hayat. Burada hayatın başka bir yönü var. Buradaki hayatın detayları öceleden insanlar tarafından yaratılıyor ve bu hayata inanılması isteniyor (emrediliyor). İlk etapda çok zorlandım ama alıştım. Şartlandırdım kendimi. Her gün kendimi teselli ettim. Sanki burada doğduğuma inandırmaya çalıştım kendimi…

Ben “gerekirse canımı seve seve feda edeceğimin” yemini ederken. Babam ve biraderim gurulanıyor, annem ve kızkardeşim ağlıyordu. Bildiğin ağlama. Hüzün değil, acı değil… bu başka bir şey… fikrimin bu vakte kadar izin vermediği geleneksel bir şey.

Geride bırakılan herşey, kutsal bir beklenti içerisinde. Buda beni farklı bir gurura sevk ediyor. Bastığım toprakları tanımama vesile ediyor… tarih kitaplarını okumak istiyor zihnim. Bazılarının yalan olduğu (ki bazılar hep yalandır zaten) o kitaplara okumak, cilt cilt. Bastığım topraklarımı tanımamı sağlayacak yalan-yanlış, haikat dolu kitaplar…

Yıllardır aklıma gelmemişti. Ama artık geldi. O kafamda kurcalanan kitap. Hayvani serbestiyetliği sorgulayan, sınırsız özgürlüğe hadi oradan çekeceğini sandığım bir roman. Şafaklar biter bitmez o dostun dolma kalemiyle uzun uzun yazacağım…

Orada zaman çabukl geçiyor…
Ama dışarıda daha da çabuk…

İzninizle…

Bir dahaki çarşı iznine kadar…
Esen kalın…

Cemali Safa

0 Responses to “Mecburiyetin Getirdikleri”


  1. No Comments

Leave a Reply