Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler katmak istiyorsun?
(Lucretius)

Bana sorarsanız Tanrı bizi beklemiyor. Zaten yüce bir varlığı zaman ve mekandan soyutladığınız zaman, Tanrı benim ne yapacağımı biliyor, görüyor. Ve bunu bizimle paylaşmıyor. Olsun. Kabul ama madem herşeyin sonu belliyse, ya da değilse de sadece bunu Tanrı biliyor olsa bile, yarının bir anlamı yok öyle değil mi? Ki neticede Tanrı herkesin sonunu bilmesinden öte, bir kişinin yüzlerce sonunu dahi bilebiliyor. Ve bizlerde burada, zaman kavramına hapsolmuş bir şekilde, hayatımızı bir şekilde idame ettirmek zorunda bırakıyor…
Alman bir filozof “Eğer ölümden sonra hayat olmasaydı, bu Tanrı’nın en büyük alçaklığı olurdu” diye ifade ederken, ben dün (bunun “dün” olmasının bir önemi yok, daha genel bir geçmişi ifade ediyorum) gerçekten yok olmayı ve bu ve (varsa) öteki hayatları yaşamanın çok fazla bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bana bunu, “çok korkunç” bir şey gibi olarak söyleselerde, ben Cennet ve Cehennem’den öte, yok olmayı isterdim. Zaten ben yok olduktan sonra bu “alçaklığın” farkında bile olmayacağım. Hiç bir şey olmayacaktı. Hiç bir şeyin olmadığının bile farkında olmayacağım. Herşey çok güzel olacaktı…. hayat devam edecekti ama benim varlığım sona ermişti. Nitekim bende şu an aklımızda olmayan-olmayacak bir çok “yok” gibi olacaktım ve hiç kimse bu yokluğun farkında olmayacaktı.
Ki ben kaç kişi var olduğunun farkında ki zaten… çoğumuz bir şekilde kendimize göre inançlar icat etmişiz ve onları inanıp hayatımızı şekillendirmişiz… Herkesin bir senaryosu bir oyunu var. Herkesin bir rolü ve diyalogları var. Kimi Tanrı’yı yaratıyor, kimi inkar ediyor, kimi inanıyor. Kimi sadece ilahi kaynaklardaki kitaplarda yazanları hayatlarına tatbik ederken… kimileri kendi salt akıllarından kendilerine “dünyanın kurtuluşunu sağlayacağını” iddia ettikleri ideolojik fikirler çıkartıyorlar ve insanları bir müddet uğraştıyorlar… kimileri ise tüm bunlardan uzakta, işinden dönüyor, karnı da aç…
…
Kendime haksızlık yaptığımı sanıyorum kimi zaman… bu doğru. Çocukları yeterince dinledik zaten. Bu saatten sonra hadi biraz da biz bi iki kelâm edelim. Sonrasını çok fazla düşünmeyelim. Hele dostlar nasıl da söylemeli; birbirlerine tüm gerçekleri. Bundan çekinmemeli. Sonra aptallara da fazla hoşgörülü olmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü gösterdiğiniz hoşgörü aptalın aptallığını farkına varmasında engel oluyor.
Yok olmayı arzulayan bir insan, çevresindeki hangi olaya kayıtsız kalabilir ki? Ölümler, savaşlar ve saire… aslında o kadar korkunç değil. Kendi adıma. Kendi algıma göre değerlendirdiğimde durum çok fazla değişmiyor. Neden böyle oldu sanıyorsunuz? Korkuyor musunuz? Düşünmekten, şüphe etmekten… korkmayın ve denemeyin. Önemli değil! Nasıl olsa Tanrı’nınj rahmeti gazabından gani, nasıl olsa affeder… iş Kadir gecesi’nde bir dua’ya bakar. .. Böylesine düşünmek kamu personeli olmak için girmen gereken sınavlarına çalışmanı çok fazla etkilemiyor. Zaten kimi zaman işin içinden çıkamadığında arkadaşlarla sohbet ediyorsun. Yani çok fazla endişe edilecek bir durum yok. Bizim, yani ”genç kadın” ile niyetimiz ciddi… yani içinde bulunduğum(uz) hayat içerisinde farkındalık. Genç kadın biraz daha hevesli… ben doyduğum zaman kalkacağım bu merak sofrasından… yok olmak fikri ise ne kadar aklımda olsa da mümkün değil…
Geç kaldım… gitmeliyim…
selam
“Ben Allah’a inanırım çünkü eğer yoksa ona inanmakla hiçbirşey kaybetmem, ama eğer varsa inanmamakla çok şey kaybederim.”/Lucretius
güzel bir hafta sonu dileğiye şen kalın…